TENİS TOPU

“Bütün günlerim işkence”
“Bütün gecelerim senin olduğun yerde”
Öğleyin, iltimaslı, bol etli kuru fasulyeden sonra anatomi amfisinde buhar banyosu. Yüreğine bir bulut yerleşmiş, burnu tıkanmış, bacakları uzuyor çekilmekten, belkemiğinde şehvetimsi bir gevşeyiş, kasılıyor, geriliyor, bir yerine dokunan olsa ok gibi fırlayacak.
“Klâsik müzikteki kuarterler kadar düzenli ve anlamlı ama dayanılamıyacak kadar can sıkıcı ve tatsız olurdu yaşamak, uykuda ve uyanık görülen rüyalar olmasaydı. Uyanık rüyanın tiryakisi olanların yüzlerinde gülümser gibi bir yumuşama vardır. Birbirlerini tanırlar ve hiç çekemezler, çünkü pratik hayata ayak uydurmalarına engel olan bu tiryakilikten kurtulmak ta istiyorlar, ve aynı cinsten kimseleri gördükçe bozulur, eski alışkanlıklarına kapılırlar. Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi farketmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşıyanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
Anatomi amfisinde profesör, kara tahtanın üzerine renkli tebeşirlerle, hiç şaşırmadan, isimlerinde aksamadan, göz dibindeki damarlarla sinirleri çiziyor. Sanki göz dibi kendi yazdığı kitapmış gibi. O kadar kendi evinde. Kaloriferler mevsim tanımıyor, istihkaklarını zamanla tüketmiye çalışıyorlar. Buğu gittikçe artıyor, ve üst sıralardan aşağıya bastırdıkça bastırıyor. Askerlik dersinde öğrettikleri gibi, eski biçim bir el bombasının ipini çektikten sonra 21’e kadar sayıp ortaya fırlatmak vardı. Ama, mavi gözlerini geri çeviripte kimseyle göz göze gelmiyen profesörün saçsız kafatası ayrıca çekiciydi, ve kullanılmamış, içi lâstikle beslenmiş, namuslu bir tenis topu onun çıplak kafasının tam tepesine nişanlanırsa kimseye zarar vermeden herşey düzelebilirdi. En arka sırada, tehlikeli bir rüya tiryakisi uykuya kapılmamak için homurtuya benzer sesler çıkarıyor, ve iki sıra önde bu işlere bir çare bulmıya çalışanın nevrini döndürüyor. Amerikan filmlerindeki sesiz tabancalardan biri olsa, hocadan başlayıp, ön sıralardan en arka sıralara kadar kim varsa, gık demeden temizlenirdi. Sonra pencereler açılır, o münasebetsiz ve buğuyla gittikçe ağırlaşan fenol kokusunun şehvetli yapışkanlığından kurtulmuş olunurdu.
Öteki dersin hocasıyla öğrencileri olduğu yere mıhlanmış hocayla öğrencileri hiç yadırgamadan içeri girerler ve aynı oyun yeniden başlardı. Sırf bu boğucu, uydurma havayı yok etmek, rahat nefes alabilmek için –Ama en arka sıradaki işin tadını kaçıracağa benziyor ve “gel, fırlıyalım, kurtulalım” mânasında bir işaretimi farkedince, yapacağımızı başka defaya bırakarak açık havaya kavuşuyoruz. Tenis maçına gideceğiz. Hava pırıl pırıl. Her milletten şampiyonlar karşılaşacak. (Şimdiden söylemek lâzım, namuslu olup da bekletmemek, kimseyi aldatmamak için. Anatomi hocasının çıplak kafasının tam tepesine ciddi bir tenis topunun patlatılması o tenis maçında yakalanan teknikten faydalanmakla olmuştur. Bunun kimseye zararı dokunmamış, yalnız, ağzı kilitli gibi konuşan değerli hoca, evini, şöhretini, karısını, çoluk çocuğunu terkedip; dudaksız görünen, morumsu tenli, pudrayla karışık fenol kokusu tenine sinmiş olan kadın asistanıyla Anadolu’da bir yere hekimlik yapmıya gitmiştir. Aşı, sünnet, damar iğnesi filân da yapıyormuş ve halinden şikâyetçi değilmiş. Tıpkı, bir sabah evinden çıkıp, yan sokaktaki bir odaya yerleşen, ve yirmi sene orada yaşarken artık sokakta kimsenin, hattâ karısının bile tanıyamadıkları İngiliz kalem efendisi Mr. Wilkins gibi. Hocada, anemik kadın da ötekilerin arkasından silinmişlerdi tenis topu olayından sonra…)
Amfideki buğulu fenol havasından, iç organların çürük ve cerahat kokusundan kurtulunca, toplanıyor, kadını ve şehveti daha sıhhatli bir şekilde hissediyoruz. Her dudaktan öpüş sarımsak kokuyor, kadınların içlerinde salamura balık kokusu yok.
Tenis maçlarına yalnız Japonları kabul etmemişler. Çünkü onların her attıkları serviste top sıçramıyor, yerde sönüp kalıyormuş. Bunu da, spor değil cambazlık saymışlar. Arkadaşa belli etmedim, bunu öğrendiğimi. Yapacağım gizli kalsın istiyordum. Sonra, ona hiçbir zaman güvenilmezdi. Her öğrendiğinden sonuna kadar faydalanır, işin tadını kaçırırdı. Ama bir nevi çaktı, benim amfiyle ve hocayla ilgili tasarılarımı. Yüzünden anladım. Gözlerini kapamış tenis oyununu seyretmiyordu. Tenis topuyla ilgili olan her şeyi bana bırakmıştı. Daha etkili, daha ciddi bir şaka hazırlıyor olmalıydı.
Tabii bunu benden başka farkeden yoktu. Ben de boşverdim. Daha doğrusu oyunun dalgasına kapıldım. Herkes gibi benim de başım toptan rakete raketten topa gidip geliyordu.
Tatlı bir sarhoşluk içindeydim. Yanımda, önümde, arkamda, ilerimde bir alay, bakımlı, süslü , püslü kadınlar, sıcaktan olacak inanılmaz kokular saçıyorlardı. Yüzleri pembeleşmiş ve nemli. Ara sıra: —Hay! Uuf! Fituuv! diye sesler çıkarıyorlardı, ve göğüsleri inip kalkıyordu. Çünkü kadınların heyecanları göğüslerinden belli olur.
Karınları içinde çocuk vardır belki de, onun için kalkmaz.
Topa bakmaktan, başımı bir sağa bir sola çevirmekten kurtulamıyordum. Fakat öğrenmek istediğimi öğrenmiştim. Bana lâzım olan Japon ustalığının yanında, bu şampiyonların marifetleri çocuk oyuncağı idi.
Tenis topunu tam noktasına nişanlayıp, orada durdurmak, onun durduğu yeri artık değiştirirdi. Bütün topların oraya çarpınca sıçrayıp gitmesine ve pekte iz bırakmamasına alışmış olan o yerde bir top sıçramaz, yapışır kalır ve üstelik olduğu noktada topaç gibi dönerse orası ister çimen kort, ister beton, ister toprak kort olsun, ister saçsız bir kafanın tam tepe noktası olsun artık eskisi gibi değildir.
Ne kadar usta olursa olsunlar, bunlarınki bellenmiş, sıkıcı, inada binmiş, hırçın ve kaba top atışverişleriydi. Çok şükür ki kadınlar, açık ve parlak renkler giyinmişler, baş döndüren kokular sürünmüştüler. Yoksa dayanılmazdı.
Bir aralık, -sezmiştim böyle bir halt karıştıracağını- olan oldu. Bu kadar monoton, sen vur ben vurayım oyununa tahammül edemiyeceğini biliyordum. Gökyüzünü çatlatan bir patlamayı yere inince hissettim. Bir yerime bir şey olmamış, yalnız, pantolonsuz, hatta iç donsuz kalmıştım. Eskiden tanıdığım ve beni sevdiğini hiç ummadığım bir kadın eliyle önümü kapıyordu. Öteki seyirciler de vurulmuş kuşlar gibi yere serilmiştiler. Kadınların o renkli elbiseleri üzerlerinden soyulmuştu. Ona bakındım. Kortların çok ötesindeki bir kavak ağacının tepesine kadar uçurmuştu onu, ustaca kullandığı el bombası patlayınca.
Üzülmedim, kıskanmadım, kızmadım. Tenis topunun Japon tekniğini öğrendikten sonra, onunki gibi tehlikeli fakat süresiz şakalarla vakit geçirilmez. Nice kimselerin hayatlarının değiştirildiği, bu yüzden kendi ihtiyaçlarını ilk defa hissederek giderdikleri, ve değişen şahsiyetleriyle mutluluğa eriştikleri sonsuz olaylar görülmüştür.
Yalnız, bu kimseler, isteseler de bir daha ötekilerin alışılmış hayatlarına dönemezler. Çünkü onlara benzer olmuşlardır. Böyle, onun oynadığı gelip geçici şakalar değil, kalıcı, tesirli, hayat değiştirici nice sonuçlar almak mümkündür. Tenis topunu Japon usulü kocanın kafasının ortasına nişanlayıp, orada zıplamadan döndüren ve onun hayatını değiştiren kim olabilirdi?

(*)Fikret Ürgüp, Van, Kısa Lodos Hikâyeleri, Gece Yayınları, Ankara 1991

“TENİS TOPU” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ

Bir tıp öğrencisinin, boğucu bir ortamda yapılan anatomi dersinin sonunu getirebilmek için kurduğu hayallerden oluşan bir öykü “Tenis Topu”.
Hayallere bağlı olarak, yazarın öyküleme anlayışının, anlatılanın (öğrencinin) bilinç düzeyinin, ruh yapısının, eğlenme anlayışının da inceden inceye verildiği öykü, ilk bakışta “Bütün günlerim işkence” / “Bütün gecelerim senin olduğun yerde” sözünün de bir açılımı.
Biz önce öykülenene, ardından bu tarz bir öykülemenin nedenlerine bakalım:
Sevgiliye yönelik “Bütün günlerim işkence” / “Bütün gecelerim senin olduğun yerde” seslenişiyle, öyküde işlerin normal düzeninde olmayacağını haber veren yazar, öğrencinin onsuz günlerinin bir işkence gibi geçtiğini, gecelerinin de onun olduğu yere ayarlı olduğunu bize bildirerek, zihni bir yere/bir kişiye endeksli bulunan bir öykü kişisiyle yüz yüze olduğumuzu ihsas ettiriyor.
Öğleyin, bol azotlu yemeğin ardından, buğulu fenol havasıyla kaplı anatomi amfisinde başlayan dersi çekilmez kılan ilk öğeler: Sıcaklık, buhar: “Kaloriferler mevsim tanımıyor, istihkaklarını zamanla tüketmiye çalışıyorlar. Buğu gittikçe artıyor, ve üst sıralardan aşağıya bastırdıkça bastırıyor.” Amfide gerçekleşen ilk şey: “buhar banyosu”. O ortamda öğrencinin hali: Yüreğine bir bulut yerleşmiş, burnu tıkanmış, çekilmekten bacakları uzamış, belkemiğinde —“bir yerine dokunan olsa ok gibi fırlayacak.”— şehvetimsi bir gevşeyiş, kasılma, baş göstermiş.
Öğrenci, önce, bir yerlerden zihninde kalmış kimi felsefi telâkkilerle bulunduğu ortamın ve halin dışında çıkma niyetini dışlaştırıyor: “Klâsik müzikteki kuarterler kadar düzenli ve anlamlı ama dayanılamıyacak kadar can sıkıcı ve tatsız olurdu yaşamak, uykuda ve uyanık görülen rüyalar olmasaydı. Uyanık rüyanın tiryakisi olanların yüzlerinde gülümser gibi bir yumuşama vardır. Birbirlerini tanırlar ve hiç çekemezler, çünkü pratik hayata ayak uydurmalarına engel olan bu tiryakilikten kurtulmak ta istiyorlar, ve aynı cinsten kimseleri gördükçe bozulur, eski alışkanlıklarına kapılırlar. Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi farketmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşıyanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
Olmuyor, çıkamıyor ortamın ve mevcut halinin dışına, görüntüler ve boğucu ortam daha baskın çıkıyor: “Anatomi amfisinde profesör, kara tahtanın üzerine renkli tebeşirlerle, hiç şaşırmadan, isimlerinde aksamadan, göz dibindeki damarlarla sinirleri çiziyor. Sanki göz dibi kendi yazdığı kitapmış gibi.” Adamın, ortama hiç aldırmadan rahatça hareket edişine bozuluyor ilkin: “O kadar kendi evinde.” Ortamı tahrip ederek değiştirmeyi düşünürken (“Askerlik dersinde öğrettikleri gibi, eski biçim bir el bombasının ipini çektikten sonra 21’e kadar sayıp ortaya fırlatmak vardı.”), o boğucu havada neredeyse herkes kendinden geçtiği için (“En arka sırada, tehlikeli bir rüya tiryakisi uykuya kapılmamak için homurtuya benzer sesler çıkarıyor, ve iki sıra önde bu işlere bir çare bulmıya çalışanın nevrini döndürüyor.”), “mavi gözlerini geri çeviripte kimseyle göz göze gelmiyen profesörün saçsız kafatası”nı “ayrıca” çekici bulunca, asıl zihni eğlencesini de keşfetmiş oluyor: “…kullanılmamış, içi lâstikle beslenmiş, namuslu bir tenis topu onun çıplak kafasının tam tepesine nişanlanırsa kimseye zarar vermeden herşey düzelebilirdi.” Ortama, diğer öğrencilerin bungunluklarına bakarak daha radikal bir çözümle anatomi amfisinden kurtulmayı (“Amerikan filmlerindeki sesiz tabancalardan biri olsa, hocadan başlayıp, ön sıralardan en arka sıralara kadar kim varsa, gık demeden temizlenirdi. Sonra pencereler açılır, o münasebetsiz ve buğuyla gittikçe ağırlaşan fenol kokusunun şehvetli yapışkanlığından kurtulmuş olunurdu.”) tasarlasa da , anatomiden sonraki dersin de aynı ortamda ve aynı sıkıcılıkta başlamasıyla birlikte anlatıcının “Sırf bu boğucu, uydurma havayı yok etmek, rahat nefes alabilmek için”, “gel, fırlıyalım, kurtulalım, mânasında” bir işaret gönderdiği arkadaşının ona katılmasıyla, bu tasarısını “başka defaya bırakarak” birlikte “açık havaya” çıkarlar.
Aslında bir yere çıkmamış, sadece muhayyel tenis oyununda karar kılmıştır. Tenis kortunun geniş ve havadar oluşunu düşünmekle rahatlamış, dersten tümüyle uzaklaşarak, bir tenis maçında buluvermiştir kendini.
Tenis maçlarının ülke şampiyonları arasında geçeceğini bildirdikten sonra, anatomi hocasıyla ilgili kurgularını da ince bir alayla iletiyor: “Şimdiden söylemek lâzım, namuslu olup da bekletmemek, kimseyi aldatmamak için. Anatomi hocasının çıplak kafasının tam tepesine ciddi bir tenis topunun patlatılması o tenis maçında yakalanan teknikten faydalanmakla olmuştur. Bunun kimseye zararı dokunmamış, yalnız, ağzı kilitli gibi konuşan değerli hoca, evini, şöhretini, karısını, çoluk çocuğunu terkedip; dudaksız görünen, morumsu tenli, pudrayla karışık fenol kokusu tenine sinmiş olan kadın asistanıyla Anadolu’da bir yere hekimlik yapmıya gitmiştir. Aşı, sünnet, damar iğnesi filân da yapıyormuş ve halinden şikâyetçi değilmiş. Tıpkı, bir sabah evinden çıkıp, yan sokaktaki bir odaya yerleşen, ve yirmi sene orada yaşarken artık sokakta kimsenin, hattâ karısının bile tanıyamadıkları İngiliz kalem efendisi Mr. Wilkins gibi. Hocada, anemik kadın da ötekilerin arkasından silinmişlerdi tenis topu olayından sonra…”
Aynı boğucu ortamda bulunduğu halde, kendini gerçekten açık havada, rahat bir ortamda hissettiğini depreşen cinsel duygularından anlıyoruz: “Amfideki buğulu fenol havasından, iç organların çürük ve cerahat kokusundan kurtulunca, toplanıyor, kadını ve şehveti daha sıhhatli bir şekilde hissediyoruz. Her dudaktan öpüş sarımsak kokuyor, kadınların içlerinde salamura balık kokusu yok.”
Daha da ileri boyutlara taşıyor fantezilerini: “Her milletten şampiyonlar karşılaşacak. Tenis maçlarına yalnız Japonları kabul etmemişler. Çünkü onların her attıkları serviste top sıçramıyor, yerde sönüp kalıyormuş. Bunu da, spor değil cambazlık saymışlar.” Bunu mutlaka düşünmesi gerekiyor çünkü, başkalarına zarar vermeden, sadece bir atışla anatomi hocasının kafasında gerekli tahribatı yapabilmesi için, söz konusu tekniğin uygulanması gerekiyor.
Ayrıca, eylem arkadaşı olarak belirlediği öğrencinin, o ortamda uyuklamaya başlamasına bile ilginç bir yorum getiriyor: “Arkadaşa belli etmedim, bunu öğrendiğimi. Yapacağım gizli kalsın istiyordum. Sonra, ona hiçbir zaman güvenilmezdi. Her öğrendiğinden sonuna kadar faydalanır, işin tadını kaçırırdı. Ama bir nevi çaktı, benim amfiyle ve hocayla ilgili tasarılarımı. Yüzünden anladım. Gözlerini kapamış tenis oyununu seyretmiyordu. Tenis topuyla ilgili olan her şeyi bana bırakmıştı. Daha etkili, daha ciddi bir şaka hazırlıyor olmalıydı.”
Yorumlarından vazgeçip, tümüyle kendi oyununa bağlıyor aklını: “…oyunun dalgasına kapıldım. Herkes gibi benim de başım toptan rakete raketten topa gidip geliyordu.”
Yeniden rahatladığı anda cinsel düşünceleri de sökün ediveriyor: “Tatlı bir sarhoşluk içindeydim. Yanımda, önümde, arkamda, ilerimde bir alay, bakımlı, süslü , püslü kadınlar, sıcaktan olacak inanılmaz kokular saçıyorlardı. Yüzleri pembeleşmiş ve nemli. Ara sıra: —Hay! Uuf! Fituuv! diye sesler çıkarıyorlardı, ve göğüsleri inip kalkıyordu. Çünkü kadınların heyecanları göğüslerinden belli olur.”
Tam burada, Fikret Ürgüp’ün zekasıyla bağdaşmayan hafif bir çiğlik: “Karınları içinde çocuk vardır belki de, onun için kalkmaz.”

Farklı bir ortamda olduğuna inanmayı inatla sürdürürken, söz konusu Japon tekniğine tekrar dönüyor. Bu kez anatomi hocasını hayallerinin dışına atıp, kendisini merkeze yerleştirerek, fantezilerini yeni bir boyuta kaydırıyor: “Bir aralık, -sezmiştim böyle bir halt karıştıracağını- olan oldu. Bu kadar monoton, sen vur ben vurayım oyununa tahammül edemiyeceğini biliyordum. Gökyüzünü çatlatan bir patlamayı yere inince hissettim. Bir yerime bir şey olmamış, yalnız, pantolonsuz, hatta iç donsuz kalmıştım.”
Fanteziler içinde kadınsız yüzülür mü? “Eskiden tanıdığım ve beni sevdiğini hiç ummadığım bir kadın eliyle önümü kapıyordu.” dedikten sonra, hayallerini daha da renklendiriyor: “Öteki seyirciler de vurulmuş kuşlar gibi yere serilmiştiler. Kadınların o renkli elbiseleri üzerlerinden soyulmuştu. Ona bakındım. Kortların çok ötesindeki bir kavak ağacının tepesine kadar uçurmuştu onu, ustaca kullandığı el bombası patlayınca.”
Öykünün girişinde, amfideki konumunu belirlerken “bir yerine dokunan olsa ok gibi fırlayacak.” diyen anlatıcının, gele gele “ustaca kullandığı el bombası patlayınca.” cümlesine gelişi, onun muhayyel dünyasından ruhsal ya da fiziksel bir boşalmayla çıktığını gösteriyor.
Bu şekilde normal ortama yeniden döndüğünü haber verdikten sonra (“Üzülmedim, kıskanmadım, kızmadım. Tenis topunun Japon tekniğini öğrendikten sonra, onunki gibi tehlikeli fakat süresiz şakalarla vakit geçirilmez. Nice kimselerin hayatlarının değiştirildiği, bu yüzden kendi ihtiyaçlarını ilk defa hissederek giderdikleri, ve değişen şahsiyetleriyle mutluluğa eriştikleri sonsuz olaylar görülmüştür.”), fantezilerin, muhayyel dünyaların bağımlısı olduğunu belirtmesi (“Yalnız, bu kimseler, isteseler de bir daha ötekilerin alışılmış hayatlarına dönemezler. Çünkü onlara benzer olmuşlardır.”), “tatlı ama yasak ilişkilerin”inde bile bundan etkilendiğini ihsas ettirmesi, söz konusu boşalmayı bir yanıyla zorunlu kılıyor (“Böyle, onun oynadığı gelip geçici şakalar değil, kalıcı, tesirli, hayat değiştirici nice sonuçlar almak mümkündür. Tenis topunu Japon usulü kocanın kafasının ortasına nişanlayıp, orada zıplamadan döndüren ve onun hayatını değiştiren kim olabilirdi?).
***
Neden böylesine bir öyküleme?
Bunun cevabı hem pratik (anlatının kendisi) hem de kuramsal açıdan öykünün ikinci paragrafında yatıyor: “Klâsik müzikteki kuarterler kadar düzenli ve anlamlı ama dayanılamıyacak kadar can sıkıcı ve tatsız olurdu yaşamak, uykuda ve uyanık görülen rüyalar olmasaydı. Uyanık rüyanın tiryakisi olanların yüzlerinde gülümser gibi bir yumuşama vardır. Birbirlerini tanırlar ve hiç çekemezler, çünkü pratik hayata ayak uydurmalarına engel olan bu tiryakilikten kurtulmak ta istiyorlar, ve aynı cinsten kimseleri gördükçe bozulur, eski alışkanlıklarına kapılırlar. Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi farketmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşıyanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
Paragrafın tırnak içinde verilişine göre bir başkasına ya da kendisine ait bir başka metne mahsus görünen bu vargılar, her halukarda yazar tarafından üzerine bir dilsel metin bina edildiği için onun tarafından içselleştirilmiş sayılmalı ve yazarın olayı/konuyu bu tarzda öykülenme nedeni ile genel estetik ve kurgulama anlayışı da bu vargılar üzerine bina edilmelidir:
1)Uykuda ve uyanık görülen rüyalar, yaşamayı can sıkıcı ve tatsız olmaktan kurtarmanın nihai araçları olarak görülüyor.
2)Bu araçları kullananların, sonu “boş vermişliğe”, “pasif kabullenişlere” çıkan, uyumlu, sevecen, yumuşak bir portre çizdiklerine ve aynı aracı kullananların birbirlerini tanıdıklarına ve onların karşılıklı olarak bir “ikinci”nin, bir başka kaşifin varlığına tahammül edemediklerine hükmediliyor.
3)Hayata katlanmak adına bu tarz bir yaşama biçimini benimseyenlerin gündelik pratiklerle çatıştıkları, aslında bu çatışmayı ortadan kaldırmayı istedikleri ancak bu yetkin aracı kullanan başkalarının varlığından etkilenerek yine aynı araca/alışkanlığa/tiryakiliğe döndükleri bildiriliyor.
4)Ve yine bir hüküm cümlesiyle genel estetik ve kurgulama anlayışı tamamlanıyor: “Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi farketmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşıyanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
Fikret Ürgüp, psikiyatri eğitimi de görmüş bir iç hastalıkları uzmanıdır. 1954-1959 yılları arasında ABD’de gerçekleşen psikiyatri eğitiminin birikimini, 1964 yılında kitaba dönüştürmüştür: Şizofreni (İstanbul, 1964). Yukarıda dört kısma ayırdığımız vargıların karşılıklarını da doğal olarak hemen bu kitapta aramalayız:
1)“Şizofreniğin başka kimselerden farkı, hayat olaylarına yabancı kalışıdır. Bu yabancılığını yalnızlık hissiyle fark etmiş veya fark edecektir. Ya¬bancı ve yalnız olduğunu fark eden şizofrenik, mümkün olduğu kadar başkalarından uzak kalarak kendi aleminde yaşamaya çalışır.”
“1849′da İngiltere’de, Hanwell Hastahanesi’nde çalışan John Conolly, sık sık rastladığı bir hastalık tablosunu tarif etmiştir: Bazı genç kimseler, gerçek bir üzüntüleri, büyük bir dertleri olmadığı halde melânkoliye benzer bir psikolojik düşkünlük içinde oluyorlar. Aptal, hissiz, isteksiz, ihtirassız; sanki bütün ümitleri kaybolmuş, yaşama güçleri tükenmiş gibi, neden olduğu anlaşılamayan ve herkese yabancı gelen bir hal alıyorlar.’“
2) Onun ihtiyaçlarını anlayıp, onu koruyan kimselere rastlar ve dış hayat şartları uygun giderse, şizofrenik kendi dünyasında yaşaya¬bilir ve hastahaneye düşmediği gibi, bazen şizofreni teşhisi bile konmaz.”
3) “Gerçek hayatla çatışmadan uyanık rüyada yaşamaya izin yoktur, içinde yaşadığımız ta¬rih devresinde herkesin geleneklere uyarak yaşaması ve hayat şartlarına, ayak uydurması beklenmektedir.”
“İntibaksız, garip ve ya¬bancı kimselere başkaları hasta damgasını vururlar. Bunda ne hasta ne de çevresindeki¬ler kabahatlidir. Çünkü iki tarafın birbirini anlaması zordur. Şizofrenik de kendini anla¬mış değildir. Hastalık başlangıcında, Fransız şairi Valery Larbaud’unun yazdığına benzer bir duygu içindedir: Evet bedbahtım, / Kaba¬hat ne benim ne hayatımın”
4) “Şizofreni sendromunun evrensel ölçüde kabul edilmiş bir tarifi yoktur, Habis bir şahsiyet hastalığı olan şizofreniden anlaşılan; zeka, idrak, duy¬gu fonksiyonlarının aralarındaki dengeli işle¬yişin kaybolması; şahsiyetin dağılması, parçalanmasıdır. Duyguları, idraki, zekası, muhakemesi, başkaları gibi ahenkli, muvazeneli olmıyan kişi şizofrenik olacaksa, başkalarının realitesini inkar edecek, kendi dünyasını ya¬ratacaktır. Otizm içinde yaşayacaktır. Otizm içinde yaşamak, kendi alemini yaratmak için şahsiyetin, zeka, duygu, hayal, hezeyan bul¬ma imkanlarının zengin olması gerekir.
Şizofreni’den yaptığımız bu nakillere bakarak, öykü kahramanımızı bir şizofren saydığımız sanılmamalı; burada, Fikret Ürgüp’ü hem bir doktor olarak bilimin sınırları içinde tutan, hem de bir öykücü olarak onu hayaller alemine sevk eden temel saiki tespit etmek niyetindeyiz.
Kendi cümleleriyle şizofreni, “Eski¬den erken bunama denen şizofreni, akıl hastahanelerinde ve hastahane dışında en sık rastlanan bir şahsiyet bozukluğudur.” Ve yine tekraren: “Onun ihtiyaçlarını anlayıp, onu koruyan kimselere rastlar ve dış hayat şartları uygun giderse, şizofrenik kendi dünyasında yaşaya¬bilir ve hastahaneye düşmediği gibi, bazen şizofreni teşhisi bile konmaz.”
“1851′de Morel, oldukça çabuk ilerleyip bunamaya benzer deteryorasyon’la sonlanan bir hastalık tablosu tarif ederek démeence précose yani erken bunama terimini kullanmıştır, 1911′de Eugene Bleuler, geniş sayıda hastalar üzerindeki çalışmaları sonucunda hastalık tablosunu anlatmak için dementia praecox yerine schizophrenia terimini kullanmıştır. Schizo’nun lügat manası, parça¬lanma, dağılma, ayrılma’dır, phrenia eski Yu¬nanca da akıl demektir. Schaophenia’dan an¬laşılan, aklın parçalanması, dağılması, ayrılması’dır. Başka bir deyişle akıl fonksiyonları arasındaki münasebetlerin, ayarın ve ahenkli işlemenin bozulmasıdır. Dementia ise aklını kaybetmek, bunamak, akıl eksikliği manasına gelir; halk arasında çıldırma, sapıtma gibi de anlaşılır…”
Bunlara rağmen, “Şizofreni sendromunun evrensel ölçüde kabul edilmiş bir tarifi yoktur.” Dolayısıyla, hastalığına uygun şartlarda yaşayan bir şizofren sağlıklı sanılabileceği gibi, küçük psikolojik problemleri olumsuz bir çevrede abartılan bir sağlıklı da şizofren sanılabilir.
Fikret Ürgüp, “Tenis Topu” öyküsünü işte bu bilimsel tespitlerle, belirsizlikler üzerine kurup, bir şizofreniği öykülemiş gibi görünürken, aslında olumsuz şartlarda akli dengesini korumak isteyen kahramanını geçici olarak bir şizofreniğin güvenli iç dünyasında yaşatmıştır; öyküdeki sabit (gerçek) mekanla (amfi), gerçek kişilerin (anatomi hocasının, arkadaşının), muhayyel mekanla (Tenis Kortu) ve muhayyel kişilerin (kadınların, seyircilerin) aynı anlatı düzleminde önce birleşip, sonra parçalanması ve giderek hayalin gerçeğin yerini alması da sağlıklı bir zihnin zorunlu (ve geçici) bir sağlıksızlığı (şizofrenik hali) seçişini açıkça göstermektedir.
Tabii bunlar Fikret Ürgüp’ün kısa öykü anlayışını ifşa eden ve temellendiren hususlar. Bir de işin estetik boyutu var. Ne diyordu Kısa Lodos Hikâyeleri’nin önsözünde: “Çok kısa hikâyeyi anlamak, hissetmek güç ister. Okuyanın kendine yabancı gelecek yaşantı parçalarına kendi hesabına iştirak etmesini gerektirir. Gerçek üstü olmayıp, sahici gerçek (super-realizm) insan yaşantısının üç değişik alanını birden içinde alır. Onların bir karışımıdır: Bilinç, bilinçaltı, ve rüya. Süperrealist hikâyeyi okuyanın yazarı ve kendini bu üç alanın karışımı şeklinde anlamıya kapıları açık olması gerekir. (Bu da olur mu?) şaşkınlığından kurtulmak.” Edebi planda “sahici gerçek”le, “Bilinç, bilinçaltı, ve rüya”nın bilim kefesi ağır basan kâşifi Fikret Ürgüp. Aynı olguları edebiyat kefesi ağır basarak öykü ve romana taşıyan bir diğer kâşif ise: Ahmet Hamdi Tanpınar (Demek ki Tanpınar, keyfinden konuk etmemiş Doktor’u Huzur’una.); ama neticede iki de “yekpare bir akış”ın peşinde…
***
El bombasının “pim”ini, “ip”le karşılamak dışında Türkçesi de bir harika Fikret Ürgüp’ün; dolambaçsız, süssüz, akışkan bir temiz Türkçe.
Sanat ve estetik felsefesiyle birlikte, o zamanki edebiyat ortamı uyarınca “sanat ve estetik”i öz mesele olarak da ön plana alan bir öykücü Fikret Ürgüp.
Sanata, Tanpınar’la hemen aynı estetik pencereden bakan Fikret Ürgüp’ü tüm bu çabalarıyla daha iyi anlamak ve değerlendirebilmek için onun tüm öykülerini okumalıyız.


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri