SÜZÜLMÜŞ GÜN IŞIĞI
Hey Tanrım! Ben hepsini unutmuşum. Kırk sekiz yıllık ömrümü de, ömrümün yarıdan çoğunu dolduran memurluk hayatımı da unutmuşum. Unutmuşum, bu odadan gelip geçenlerin yüzlerini, seslerini… Ya da anımsamayı gerekli görmemişim, Bilmem ki niçin… Öyle işte. Oysa Yenidoğan’la Bakanlıklar arasındaki uzun yolu, sabahlı akşamlı yürürken düşünecek şey gerekiyor insana. Eski günleri asfaltın üstüne çize çize yürüdüğüm zamanlar, bir buçuk saattan biraz daha çok çeken, yol kısalıyor gibiydi. Sabahın serinliği sırtımda, kendimi bakanlığın kapısı önünde buluyordum. Demek eski arkadaşları, seslerini, konuşmalarını, kalem tutuşlarını, gülüşlerini unutmamışım. Gelgelelim bu beklenmez yaratığı getirip karşımdaki masaya oturttukları dakikada bunların hepsi silindi belleğimde. Sanki eski bir betiğin ilk cildini kapamışım da ikinci cildine hazırlanmışım gibi, öyle bir ferahlık, mutluluk doldu içime.
Pek ahım şahım da güzel miydi? Ölçülerimi de yitirmiştim belki. Hiç bir yerini, hiç bir kadınınkine benzetemiyorum. Hoş, daha geldiği günün akşamı da bundan vazgeçtim. Sonra sonra, ucuz ketenden yapılıp da ezilmiş, örselenmiş olduğunu ayırt ettiğim, belki de hafifçe kirli, az nemli küçük karelerin yan yana gelmesinden meydana gelmiş rubası, yaka yönünden biraz bolcanaydı derim. Makinenin üstüne eğilmeden de bir yanı, dur bakayım, sol yanı belli belirsiz kabarıyordu. Öyle derisinin biraz daha ilerisi, aşağısı, noktalı ışığı alıveriyordu. Gözlerinin üstüne de, kaşına da, kalın, enli boyalar sürüyordu. Bu boyanın fabrikasında, onun için yapılmış olacağını yüz kere düşündüm. Öylesine ki, onu boyasız düşlemek elde değildi. Bu yüzden boyalı olduğunu da aklıma getiremiyordum. Bönlüğümden mi? diyelim, dudaklarının boyasını istediğim zaman siliyor, istediğim zaman yeniden sıvıyordum. O da bir parlak, bir kızıldı ya, gövdesinden ayrıt edilebiliyordu.
Bilmem kimin, daire müdürüne, kim bilir hangi yolla gönderdiğini söyledilerdi. Günlerce sözü edildi; kulak kesilip dinledim de. Dedim ya, gereksiz sigara dumanları gibi tümü siliniverdiler; kısa sürede. İlk günü daireden çıkıp evin yolunu tuttuğum dakikaları ömrüm oldukça unutamayacağım ama. Bu ha? Bir kuyunun dibinden bol sularla taşarak yeryüzüne, gün ışığına çıkmışım, ben ha? Karımın, zorlana zorlana yanak çukurlarına yapışıp kalmış, o tatlı gülümseyişi… Okullarından döner dönmez tulumba başında gıcır gıcır ayakları, elleri, enseleri yıkanan çocuklarımın takunya tasmalarından sarkan beyaz parmakları… Alçacık, yer yer morarmış ama, ak sıvası taptaze tavanlarımız… Ne kerte yorgun olsanız da, nice sinirli, öfkeli olsanız da, hemen ense kökünüzden terli sırtınıza akıveren o billur soluklu pencereler, perdeler, saksılar. Hayır, bir sandık kapağı kapanmış, yeni yeni bir kapaklar, bir dolaplar, bir sokaklar açılmış.
Tam da karşımdaki masaya oturtmuşlardı. Gözünü uzun uzun kucağında, yumruğunda tuttuktan sonra, kaldırıp bana baktı. Yola çıktığım sıra düşündüm bu bakışı da. Düz yoldan gitmeyi sıkıntılı buldum. Geniş caddeden vurup Cebeci’yi tutsam, sonra Ulucanlar’ı yukarı doğru sürüp Atpazarı’ndan park yoluyle Bentderesi’ne insem… Rüzgâr da bana yoldaş, kıpır kıpır çenemde oynar. Ayakkabılarım hiç ağır gelmiyor artık. Topuğu vurmuyor, bağları da gevşemiyor. Birtakım dağ deliklerinin içinden gün boyu, ömür boyu taban teperek, binde bir ışıyıveren dar mazgalları bekle babam bekleyerek, kaplumbağalar gibi mi yaşıyoruz biz, dininizi severseniz? Bir açılsın şöyle doruklar, bir yıkılsın yükler, çözülsün ipler… Ohh! Söylemesi güç de inandırması daha güç, belki de yolu yok. Burnumdan kalem odasının kokusunu silip almasın diye o rüzgârdan, o annece sıvazlayıştan da vazgeçerdim. Yanımdan yöremden sıra sıra akıp giden insanların sayısından, sesinden adamakıllı kurtulmuştum. İyiden iyiye duyuyordum ki şehirden de, sokaktan da kurtulmuştum. Birisine çarpmamak için denge kurmaktan öte, her türlü düşünceyi de atmıştım kafamdan. Böylesine tüy bir gün, bir saat, bir soluk daha yoktu belleğimde. Nasıl olurdu da bu benzersiz gölgesiz yaratık, yılların tozuyle bunalmış o kalem odasına düşerdi? Tanrı benimle eğleniyor muydu yoksa! Bir geldi; serçe kuşları etlice butlarını nasıl çukurlaştırarak yandaki dala uçarlarsa, öyle aktı şefin masasına doğru. Şef de onu aldı, yarı yola kadar yürüyüp masasını gösterdi. Ne olduysa o zaman oldu işte. Dar, o daktilo sandalyeleri… Ama bunun için sanki genişlemiş, çukurlaşmıştı. Makinenin silindirinden belki biraz daha kalıncaydı beli. Öyle, bir sıkımlık. Şaşıracaksınız ya, aklıma ilk saldıran düşünce, o belin kasnağında bağırsaklar nasıl barınır; karaciğer ne eder; dalak, işkembe nice sığışır; burasını düşündüm. Kavrulmuş bozkırların ortasında bir çalı, kök çalı, günün birinde düşünmek çabasına tırmanırsa, kesin, benden ayrıntısı olmaz. Kökünü topraktan çekmeye uğraşsın istediği kadar, çırpınsın kuzey rüzgârının önünde; boştur. Nedir; üçüncü gününü süren sakalım bile o akşam, o akşam hani, avuçlarıma yapışmıyor. Seyrek saçlarımın her kılının Samanpazarı esintisinde pır pır ettiğini duyuyorum. Hem vallah, hem billah! Ellerim paltomun ceplerinde, bir avcumda ufak paralar, ötekinde sıcacık, kocaman kapı anahtarı. Sabahlı akşamlı taksilere binenler acep yaylı, böyle hafif, böylesine oynak mı olurlar? Bir küçücük meşin çantası var. İkide bir açar; beyaz güller gibi tomurmuş mendiller çıkarır; burunlarını, gerdanlarını siler. Bir kez daha bakardı yüzüme. Sanki “o sana yeter!” demek istedi. Yetmedi mi sanki? Parklarda, ıslak sıraların üstünde oturdum. Oturdum da donuk akşam güneşine batmış kuru dalların nasıl da güzel, güzellemesine güzel, ömrümde ilk olarak güzel olduğunu seziverdim. Dokuma gömlek de terden karnıma yapışıp kalmıştı, o ayazda. Ama karnım hiç yok, çöküvermiş. Sinema oyuncularının kaburgaları altında göbekleri nasıl çukurlaşıveriyorsa, benimki de öyle. Eriyivermiş. Tığ gibi kalkmışım sıradan… Yolun gittikçe kısalmasından üzgün, insanlara doğru yaklaşmaktan umutsuz, Dağ mahallesinin dar asfaltına vurmuşum.
O kurşunî, kirli duvarla, perdeler gibi havaya kalktı da, pembemsi bulut rengi tüllü çitler indi odaya. Ter kokulu üç kadınla terlik gibi eskimiş dokuz arkadaş, birbirimize sokulduk derim. Öylesine yılmışız. Bize onca yürek vermeye uğraştı ya, yatışabilir miyiz? Pörsümüş davul gibi püf püf eden ikinci mümeyyizimiz de ertesi gün teslim oldu. Bin yıl yaşasam orada, o hokkanın başında, o kara ciltli defterin içinde, rezil olmayacağımı bilsem, benden iğrenmeyeceğine aklım kesse, yerinmem. Yok saydırırım kendimi; paspas olup serilirim. Tek, saat başında bir, o da kaçamak, yakasının kabarık yanına bir bakayım…
Gece yarısına doğru varmışım eve. Kadın lambayı kısmış, patiskanın arkasında, fesleğenin gölgesinde, bekler. Çocuklar yatmış. Köşedeki mangalın külünde tıkır tıkır edip durur yemeğimiz. Bir tatlı karı bu, bir usanılmaz insan; bitirir. Koparıp koparıp getirmişler, üfleyip püfleyip temizlemişler, gülleyip takmışlar buna. Nasıl da ben getirmeden o geliyor buraya? Nasıl da esintileriyle karşıladı beni, sokak kapısından. Yaka aralığı da öyle, yanak çukuru da. Beli? Kokular içinde, utancımdan geri geri çekilerek, yaratığın belini düşünüyorum. Bağırsaklar, işkembe, karaciğer, belki de dalak, yürek, mide… Acep onların derisi de öyle peripembe midir! Kuş yumurtası kadar mıdır midesi, beyaz ipekten kaytanlar gibi midir bağırsakları!
Çocukların takunyaları kapı ardında dizili. Bizimki de bu akşam alacalı peştemal atmış başına. “Caddeye kadar indim de sana baktıydım…” diyor. İki de bir yüzüme bakıp bakıp “Sende bir hal var, içtin mi yoksa?” Ona anlatmayı nasıl da isterdim. Nasıl gönlüm çekti, ona başından sonuna kadar anlatmayı. Anlatmadım. Belki sabah ışırdı, horozlar öterdi. Belki pencereleri de açıp Yenidoğan’ın o ısırıcı yelini göğüslerimize çekerdik. Kim bilir nasıl kokardı, selvi süzgecinden süzülüşü. Bütün gün bitmezdi öyküm. Bütün hafta bitmezdi. Anlatmadım.
Yattık.
Bir güzelliği yoktur yün yatağımızın. Babacığım da bu yatakta dinlendirmiş sırtını. Ama sıcaklık derseniz, iliklerine sinmiştir. Karımı içine alır da yetinmez; o canlı ekşiliğini sulandırıverir, eritir. Üç çocuğu kalça kemiklerinin arasında besleyip yetirmiş insan diyemezsiniz ona. Kolları koltuklarına doğru yumrulaşır, sertleşir, nemlenir. Vazgeçmek aklımızın kenarından da geçmez. Nidersin ki, süzgeçlerin altında kıpranmaya gücün olmaz. Sabahı düşünürsün. Yol boyu kavaklar, ayaza meydan okuyan iğdeler, kerpiç duvarlar, canlanıp kalkınmak için beni beklerler. İnsanlarla böcekler, ayak tırnaklarını bileyerek, çapak söküp dirsek dikerler; ben geçeceğim diye. Ta ötelerde, kim bilsin hangi apartmanlı yolların gölgesinde, o da daireye doğru yürür. Bunu bile bile uzatma sıtmasına tutulursun da; bu kez İncesu deresinin yosunlu izini sürdürme tutkusuna düşersin. Daha geç varmanın sıvı, lekeli tadını içirdin mi iliklerine; dünyalar senindir. Benim! Gayrı ondan kesik, ondan uzak, onunla ilgisiz semtlerin adamı olurum. Ya da kulu kölesi. Zincirlere çakılı yaşamanın, yürümenin, sonra da varıp çökmenin baygınlığı. âdem babamız gibi beni de bin yıl yaşatsa, yeğ! Söküm söküm atkestanelerinden süzülüp gelen gün ışığı, birkaç dakika içinde, bir gür saksıyı havalandırmaya yeter de; ondan bana doğru vuran kalorifer ısısının mucizesine bir türlü erişemez.
Karım, birbirine ilikli günlerin dikişini çözmeyi, tam kendine yakışır olgunluk içinde, olduğu yerde bırakıverir; gece yarılarından sonra çorap yamama oyalantısına dalar. Gözü kaymaz mı bana? Çocukları, tulumba başından telâşla çekip sandık odasında doyuruvermesinin sonra da şiltelerine gömüvermesinin hikmeti ne ki? Selvilerden süzülen ay ışığı değil artık, gün ışığı. Bilip duruyor. Kanatlarını dışarlara karşı gererek, insanı çabucak huylandıran oyunlarına usul usul başlıyor. Anlatacağım ona. Kime anlatabilirim başka? Çaylakların, saksağanların, belki de kırlangıçların, sapanlardan, ökselerden ürkmeden, “Şimdi geçecek, kıpırdamayın yavrularım!” gibilerden, benim yoluma baktıklarını kimler, nasıl anlarlar? Vazgeçemeyeceğim tek insan, nasıl da bunalmış, yıkılmış dakikamda beni bulup, “çorabını çıkar, topuğu açılmış gene…” diyebilir. O beni bitirir işte, topuğuma bakan o kadın beni yer. Bütün dünyanın daktiloları, noktalı tenlerinin korkutucu ışığını açarak üstüme saldırsalar, topuğumdan beni yakalayacak, sökecek, götürecek olan, o!
Yarı karanlıkta, kavakların ışığını gözlerimize sindirerek, karşı karşıya oturuyoruz. Bu ot yastık da bu akşam ne kadar yumuşak? Sabah olsa da manavlar, “Uğurola ağabey!” gibilerden, mutluluğumu trafiğe vursalar! İskeletim kıpırdıyor: Sabah olsa da ekmekçiler, sandıklı beygirlerini durdurup “İyi günler komşu!” diye, biraz da yılışıkçasına, güneşin süzmelerine yol açsalar! Kirli kedilerle köy boynundan nafaka aramaya çıkmış uyuz köpekler, iki yana dizilip “Yolun açık olsun, mutlu adam!” diyesiye, kuyruklarını sallasalar!
Anlatamadım. Onu sıyırıp başkasına, beni anlaması için yalvarmak da geçti aklımdan, yalvaramadım. Ot yastığa, daha bir rahat, daha bir bezgin diyelim, suların yüzüne upuzun serilip uzanır gibi yaslandım. İçimin içinden Yaradan’a kısık kısık haykırdım: Şükürler olsun sana!
(*) Türk Dili, Ağustos 1961, Sayı: 119′dan, Türk Dili Dergisi Türk Öykücüğü Özel Sayısı: 286, Temmuz 1975, ss. 334-338
“SÜZÜLMÜŞ GÜN IŞIĞI” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
İlhan Tarus’un “Süzülmüş Gün Işığı” adlı öyküsü, olgun yaştaki bir memurun, iki kadın çevresinde aşk ve vefa duyguları arasındaki bocalayışının, iç çatışmasının öyküsü.
Bir senfoninin ritmini izleyerek, sakin sakin başlayan iç konuşmanın, bir duygu seline tabi olarak iç isyana, iç feryada dönüşmesi, sonra yavaş yavaş dinginleşerek asıl dengesine kavuşması, ardından da sükunete ulaşması…
İsimsiz anlatıcı, kendisinin başından geçen bir olayı öykülüyor. “Parklarda, ıslak sıraların üstünde oturdum. Oturdum da donuk akşam güneşine batmış kuru dalların (…). Dokuma gömlek de terden karnıma yapışıp kalmıştı, o ayazda.” dediğine göre zaman, kış olmalı. Takunya, kocaman kapı anahtarı, kerpiç duvar, tulumba, yamalı çorap sözcüklerine göre yılı da bizim tahmin etmemiz gerekiyor.
Uzun zamandır memur olan anlatıcımızın yaşı kırksekiz (”Kırk sekiz yıllık ömrümü de, ömrümün yarıdan çoğunu dolduran memurluk hayatımı…”). Hep aynı yerde mi memurluk yapmıştır bilmiyoruz ama şimdi Ankara’da bir bakanlıkta çalışmaktadır. Yazar, her halde reklam olmasın diye bakanlığın adını vermiyor. Yenidoğan’da oturuyor (”…Yenidoğan’la Bakanlıklar arasındaki uzun yolu, sabahlı akşamlı yürürken…”).
Anlatıcı “Hey Tanrım!” nidası ve “Ben hepsini unutmuşum” yakınmasıyla başlıyor öyküsünü anlatmaya. “Kırk sekiz yıllık ömrümü de, ömrümün yarıdan çoğunu dolduran memurluk hayatımı da unutmuşum. Unutmuşum, bu odadan gelip geçenlerin yüzlerini, seslerini… Ya da anımsamayı gerekli görmemişim, Bilmem ki niçin… Öyle işte.” diyor. “Bilmem ki niçin…”i izleyen “Öyle işte”, bir tür kırgınlığın, yenilginin, tükenişin ifadesi olmakla, öncesindeki “niçin”in soru niteliğini izale ederek “Öyle işte” gibi onu da satır arası ‘Ne yapalım böyle oldu’, ‘Böyle olması gerekiyordu’ hükmüne bağlıyor.
Hemen izleyen satırlarda ‘böyle oluş’un temellendirilmesiyle de “Bilmem ki niçin” sorusu tümüyle ortadan kalkarak, muhtemel bir yeni haberin, olay başlangıcının ilk bilgileri geliyor: “Oysa Yenidoğan’la Bakanlıklar arasındaki uzun yolu, sabahlı akşamlı yürürken düşünecek şey gerekiyor insana. Eski günleri asfaltın üstüne çize çize yürüdüğüm zamanlar, bir buçuk saattan biraz daha çok çeken yol kısalıyor gibiydi. Sabahın serinliği sırtımda, kendimi bakanlığın kapısı önünde buluyordum. Demek eski arkadaşları, seslerini, konuşmalarını, kalem tutuşlarını, gülüşlerini unutmamışım. Gelgelelim bu beklenmez yaratığı getirip karşımdaki masaya oturttukları dakikada bunların hepsi silindi belleğimde. Sanki eski bir betiğin ilk cildini kapamışım da ikinci cildine hazırlanmışım gibi, öyle bir ferahlık, mutluluk doldu içime.”
“Gelgelelim”: ‘Ama ne yapayım ki, ah bu kaçınılmaz durum, şu garip tesadüf var ya’ iç anlamlarıyla anlatıcının hayatında açılan yeni bir sayfa için anahtar rolünü üstleniyor. Ve buradan itibaren, sadece anlatıcının eylem gücü kazandırdığı, eleştirdiği, övdüğü, tasvir ettiği oranda var olabilen ikinci kahramanının öyküye dahil oluşuyla doğrudan alakalı bu açılan sayfa. Okuyucu olarak biz, bu ikinci kahramanı kendi nesnelliğiyle hiç tanıyamasak, onu anlatıcının gördüğü, anlattığı biçimde şartlandırılmış olarak tanımak zorunda kalsak da bu tali kahraman (genç bir kız ya da genç bir bayan) öyküsel açıdan büyük önem taşıyor:
-”Pek ahım şahım da güzel miydi?” cümlesindeki istihzaî söyleme göre belli ki güzel değilmiş.
Fakat güzel olup olmadığı değil tam bir öykücü dikkatine sahip olan anlatıcıya hangi yan ve organlarıyla nasıl göründüğü daha önemlidir: “Nasıl olurdu da bu benzersiz gölgesiz yaratık, yılların tozuyle bunalmış o kalem odasına düşerdi? Tanrı benimle eğleniyor muydu yoksa! Bir geldi; serçe kuşları etlice butlarını nasıl çukurlaştırarak yandaki dala uçarlarsa, öyle aktı şefin masasına doğru. Şef de onu aldı, yarı yola kadar yürüyüp masasını gösterdi. Ne olduysa o zaman oldu işte. Dar, o daktilo sandalyeleri… Ama bunun için sanki genişlemiş, çukurlaşmıştı. Makinenin silindirinden belki biraz daha kalıncaydı beli. Öyle, bir sıkımlık. Şaşıracaksınız ya, aklıma ilk saldıran düşünce, o belin kasnağında bağırsaklar nasıl barınır; karaciğer ne eder; dalak, işkembe nice sığışır; burasını düşündüm.”, “yaratığın belini düşünüyorum. Bağırsaklar, işkembe, karaciğer, belki de dalak, yürek, mide… Acep onların derisi de öyle peripembe midir! Kuş yumurtası kadar mıdır midesi, beyaz ipekten kaytanlar gibi midir bağırsakları!”
Bunların ötesinde onun gizemli bir işveye, profesyonelce bir tahrik kabiliyetine sahip olduğunu da keşfeder anlatıcımız: “Sabahlı akşamlı taksilere binenler acep yaylı, böyle hafif, böylesine oynak mı olurlar? Bir küçücük meşin çantası var. İkide bir açar; beyaz güller gibi tomurmuş mendiller çıkarır; burunlarını, gerdanlarını siler. Bir kez daha bakardı yüzüme. Sanki “o sana yeter!” demek istedi.”
- “Yetmedi mi sanki? Parklarda, ıslak sıraların üstünde oturdum. Oturdum da donuk akşam güneşine batmış kuru dalların nasıl da güzel, güzellemesine güzel, ömrümde ilk olarak güzel olduğunu seziverdim. Dokuma gömlek de terden karnıma yapışıp kalmıştı, o ayazda. Ama karnım hiç yok, çöküvermiş. Sinema oyuncularının kaburgaları altında göbekleri nasıl çukurlaşıveriyorsa, benimki de öyle. Eriyivermiş. Tığ gibi kalkmışım sıradan… Yolun gittikçe kısalmasından üzgün, insanlara doğru yaklaşmaktan umutsuz, Dağ mahallesinin dar asfaltına vurmuşum.”, “Ölçülerimi de yitirmiştim belki. Hiç bir yerini, hiç bir kadınınkine benzetemiyorum Hoş, daha geldiği günün akşamı da bundan vazgeçtim.”, cümlelerinden anlaşılıyor ki bu genç hanım anlatıcıda bir tür basiret bağlanmasına, bakar körlüğe, vurgun yemişliğe neden oluyor. Hatta görünümüyle ilgili bilinç oyunlarına baş vurduracak kadar giriyor onun düş dünyasına: “Kavrulmuş bozkırların ortasında bir çalı, kök çalı, günün birinde düşünmek çabasına tırmanırsa, kesin, benden ayrıntısı olmaz. Kökünü topraktan çekmeye uğraşsın istediği kadar, çırpınsın kuzey rüzgârının önünde; boştur.”, “…derisinin biraz daha ilerisi, aşağısı, noktalı ışığı alıveriyordu. Bönlüğümden mi? diyelim, dudaklarının boyasını istediğim zaman siliyor, istediğim zaman yeniden sıvıyordum. O da bir parlak, bir kızıldı ya, gövdesinden ayrıt edilebiliyordu.”
“Tam da karşımdaki masaya oturtmuşlardı.” derken bu bağlanışı, vurgun yemişliği bir şikayet diliyle, kendi dışında zorla oluşturulmuş kaçınılmaz bir hal gibi sunuyor bize anlatıcı. Tam karşısına oturtulması, onun tüm edimlerinin anlatıcı tarafından adese altına alınmasına, tüm dikkat ve bakışının ona odaklanmasına bir sebep sanki: “Gözünü uzun uzun kucağında, yumruğunda tuttuktan sonra, kaldırıp bana baktı. Yola çıktığım sıra düşündüm bu bakışı da.”
“…Yenidoğan’la Bakanlıklar arasındaki uzun yolu, sabahlı akşamlı yürürken düşünecek şey gerekiyor insana.” sözü buradan itibaren anlatılanlarla bu bağlanışın, tutuluşun bir tür zaman öldürme oyunu olmadığını, çok ciddi içsel boyutlar kazandığını gösteriyor:
a)Düşünme, hayal süresini uzattıkça uzatmak istiyor: “Düz yoldan gitmeyi sıkıntılı buldum. Geniş caddeden vurup Cebeci’yi tutsam, sonra Ulucanlar’ı yukarı doğru sürüp Atpazarı’ndan park yoluyle Bentderesi’ne insem… Rüzgârda bana yoldaş, kıpır kıpır çenemde oynar.”
b) “Eski günleri asfaltın üstüne çize çize yürüdüğüm zamanlar, bir buçuk saattan biraz daha çok çeken, yol kısalıyor gibiydi. Sabahın serinliği sırtımda, kendimi bakanlığın kapısı önünde buluyordum.” cümlesiyle anlamlı ve kolay yürünür kılınan “işe geliş”ler, eve gidişlere de aynıyla yansıyor: “Ayakkabılarım hiç ağır gelmiyor artık. Topuğu vurmuyor, bağları da gevşemiyor. Birtakım dağ deliklerinin içinden gün boyu, ömür boyu taban teperek, binde bir ışıyıveren dar mazgalları bekle babam bekleyerek, kaplumbağalar gibi mi yaşıyoruz biz, dininizi severseniz? Bir açılsın şöyle doruklar, bir yıkılsın yükler, çözülsün ipler… Ohh! Söylemesi güç de inandırması daha güç, belki de yolu yok. Burnumdan kalem odasının kokusunu silip almasın diye o rüzgârdan, o annece sıvazlayıştan da vazgeçerdim. Yanımdan yöremden sıra sıra akıp giden insanların sayısından, sesinden adamakıllı kurtulmuştum. İyiden iyiye duyuyordum ki şehirden de, sokaktan da kurtulmuştum. Birisine çarpmamak için denge kurmaktan öte, her türlü düşünceyi de atmıştım kafamdan. Böylesine tüy bir gün, bir saat, bir soluk daha yoktu belleğimde.”
c)Kendini tümüyle bu ilgiye kaptırmış, duygularının seline bile isteye kapılmış anlatıcımız, yeni yetme, romantik bir sevgili gibi, Leyla’nın karşısındaki Mecnun gibi tam bir zihinsel ve fiziki dağınıklığı da birlikte yaşıyor: “Nedir; üçüncü gününü süren sakalım bile o akşam, o akşam hani, avuçlarıma yapışmıyor. Seyrek saçlarımın her kılının Samanpazarı esintisinde pır pır ettiğini duyuyorum. Hem vallah, hem billah! Ellerim paltomun ceplerinde, bir avcumda ufak paralar, ötekinde sıcacık, kocaman kapı anahtarı….”, “O kurşunî, kirli duvarla, perdeler gibi havaya kalktı da, pembemsi bulut rengi tüllü çitler indi odaya. Ter kokulu üç kadınla terlik gibi eskimiş dokuz arkadaş, birbirimize sokulduk derim. Öylesine yılmışız. Bize onca yürek vermeye uğraştı ya, yatışabilir miyiz? Pörsümüş davul gibi püf püf eden ikinci mümeyyizimiz de ertesi gün teslim oldu. Bin yıl yaşasam orada, o hokkanın başında, o kara ciltli defterin içinde, rezil olmayacağımı bilesem, benden iğrenmeyeceğine aklım kesse, yerinmem. Yok saydırırım kendimi; paspas olup serilirim. Tek, saat başında bir, o da kaçamak, yakasının kabarık yanına bir bakayım…”
-”….ucuz ketenden yapılıp da ezilmiş, örselenmiş olduğunu ayırt ettiğim, belki de hafifçe kirli, az nemli küçük karelerin yan yana gelmesinden meydana gelmiş rubası, yaka yönünden biraz bolcanaydı derim. Makinenin üstüne eğilmeden de bir yanı, dur bakayım, sol yanı belli belirsiz kabarıyordu.” tespitlerine göre bayanın orta sınıf hatta fakir bir aleye mensup olduğu anlaşılıyor. Makyaj becerisiyle yeni yetme bir kenar mahalle kızı olmadığı da ortaya çıkıyor: “Gözlerinin üstüne de, kaşına da, kalın, enli boyalar sürüyordu. Bu boyanın fabrikasında, onun için yapılmış olacağını yüz kere düşündüm. Öylesine ki, onu boyasız düşlemek elde değildi. Bu yüzden boyalı olduğunu da aklıma getiremiyordum.”
“Bilmem kimin, daire müdürüne, kim bilir hangi yolla gönderdiğini, söyledilerdi.” denildiğine göre, bayanın fakirlik yüzünden kimi para babalarının resmi çıkarlarına alet olmak zorunda kaldığını da düşünmek mümkün. “…kim bilir hangi yolla gönderildiğini…” vurgusu bu alet oluşu pekiştiriyor.
Bu yaşadıkları, duydukları, düşündükleri hayat yorgunu memurun ömründe kısa süreli bir teneffüs değeri taşımak zorunda neticede. Bir tür ilgi patlaması, duygu sıçraması, anlık bir hayatâ değişim olmak zorunda. Çünkü bunlar, onun kurulu düzeninin, gerçek alışkanlıklarının, bağlandığı, ait olduğu gerçek kişilerin yanıda geçici bir oyunun, sonu olan bir oyunun sahneleri; gerçek tüm hayallerin üstünde ve tatlı hayallere rağmen yaşanası tek doğru, “Bir kuyunun dibinden bol sularla taşarak yeryüzüne, gün ışığına çık”ış:
Eşi:
“Karımın, zorlana zorlana yanak çukurlarına yapışıp kalmış, o tatlı gülümseyişi…” sözleriyle vefayı da içeren asıl sevgisini belirliyor anlatıcımız. Her ne kadar kimi imgeler (”Beli?) hep “o bayan”ı hatırlatıyorsa da, sahip olduğu kadının değerini, farkını unutturamıyor: “Kadın lambayı kısmış, patiskanın arkasında, fesleğenin gölgesinde, bekler. (…) Köşedeki mangalın külünde tıkır tıkır edip durur yemeğimiz. Bir tatlı karı bu, bir usanılmaz insan; bitirir. Koparıp koparıp getirmişler, üfleyip püfleyip temizlemişler, gülleyip takmışlar buna. Nasıl da ben getirmeden o geliyor buraya? Nasıl da esintileriyle karşıladı beni, sokak kapısından. Yaka aralığı da öyle, yanak çukuru da. Beli?”
İyi giyimli biri değil (”bu akşam alacalı peştemal atmış başına.”) ama Sevecen, Sezgili bir kadın eşi (”Bizimki”): “Caddeye kadar indim de sana baktıydım…” diyor. İki de bir yüzüme bakıp bakıp “Sende bir hal var, içtin mi yoksa?” Belki anlayışlı da bir arkadaş o ancak yine de bir eş, kıskanmak, sahiplenmek gibi doğal haklara sahip, herkesten önce sahip bir eş. Bunun için “iyi arkadaş” olması yetmiyor; çok istediği halde (”Nasıl gönlüm çekti, ona başından sonuna kadar anlatmayı.”) anlatamıyor ona son birkaç gündür yaşadıklarını, hissettiklerini: “Anlatmadım. Belki sabah ışırdı, horozlar öterdi. Belki pencereleri de açıp Yenidoğan’ın o ısırıcı yelini göğüslerimize çekerdik. Kim bilir nasıl kokardı, selvi süzgecinden süzülüşü. Bütün gün bitmezdi öyküm. Bütün hafta bitmezdi. Anlatmadım.”
“Yattık” der anlatıcı. Alışkanlıkların seline daldım, insan olmanın, eş olmanın, aşina tadını tattım, dirildim der gibi der bunu. “Yatak” ona ait gerçeklerin tipik bir simgesi oluverir hemen: “Bir güzelliği yoktur yün yatağımızın. Babacığım da bu yatakta dinlendirmiş sırtını. Ama sıcaklık derseniz, iliklerine sinmiştir. Karımı içine alır da yetinmez; o canlı ekşiliğini sulandırıverir, eritir.”
Üremenin de mekanı oluverir yatak; cinsellik gösterisinin yeri oluverir. Kabalaştırmadan, pornosal nitelikler yüklemeden, kendi hislerini ifşa ederek bir güzel anlatır bunu kahramanımız: “Üç çocuğu kalça kemiklerinin arasında besleyip yetirmiş insan diyemezsiniz ona. Kolları koltuklarına doğru yumrulaşır, sertleşir, nemlenir. Vazgeçmek aklımızın kenarından da geçmez. Nidersin ki, süzgeçlerin altında kıpranmaya gücün olmaz. Sabahı düşünürsün. Yol boyu kavaklar, ayaza meydan okuyan iğdeler, kerpiç duvarlar, canlanıp kalkınmak için beni beklerler. İnsanlarla böcekler, ayak tırnaklarını bileyerek, çapak söküp dirsek dikerler; ben geçeceğim diye. Ta ötelerde, kim bilsin hangi apartmanlı yolların gölgesinde, o da daireye doğru yürür. Bunu bile bile uzatma sıtmasına tutulursun da; bu kez İncesu deresinin yosunlu izini sürdürme tutkusuna düşersin. Daha geç varmanın sıvı, lekeli tadını içirdin mi iliklerine; dünyalar senindir. Benim! Gayrı ondan kesik, ondan uzak, onunla ilgisiz semtlerin adamı olurum. Ya da kulu kölesi. Zincirlere çakılı yaşamanın, yürümenin, sonra da varıp çökmenin baygınlığı. âdem babamız gibi beni de bin yıl yaşatsa, yeğ! Söküm söküm atkestanelerinden süzülüp gelen gün ışığı, birkaç dakika içinde, bir gür saksıyı havalandırmaya yeter de; ondan bana doğru vuran kalorifer ısısının mucizesine bir türlü erişemez.”
Yatak ve eş birlikte düşünüldüğünde sökün eder bu düşünceler anlatıcımızın belleğinden. Ama onun kadını bundan ibaret değildir. Cinselliğin birincil merkezi olma niteliğini her hâlukârda sergilerken, bir anne, bir bakıcı, bir eksik giderici, bir geçim sorumlusu, bir arkadaş olma konumunu da üstlenir: “Karım, birbirine ikili günlerin dikişini çözmeyi, tam kendine yakışır olgunluk içinde, olduğu yerde bırakıverir; gece yarılarından sonra çorap yamama oyalantısına dalar. Gözü kaymaz mı bana? Çocukları, tulumba başından telâşla çekip sandık odasında doyuruvermesinin sonra da şiltelerine gömüvermesinin hikmeti ne ki? Selvilerden süzülen ay ışığı değil artık, gün ışığı. Bilip duruyor. Kanatlarını dışarlara karşı gererek, insanı çabucak huylandıran oyunlarına usul usul başlıyor. Anlatacağım ona. Kime anlatabilirim başka? Çaylakların, saksağanların, belki de kırlangıçların, sapanlardan, ökselerden ürkmeden, “Şimdi geçecek, kıpırdamayın yavrularım!” gibilerden, benim yoluma baktıklarını kimler, nasıl anlarlar? Vazgeçemeyeceğim tek insan, nasıl da bunalmış, yıkılmış dakikamda beni bulup, “çorabını çıkar, topuğu açılmış gene…” diyebilir. O beni bitirir işte, topuğuma bakan o kadın beni yer. Bütün dünyanın daktiloları, noktalı tenlerinin korkutucu ışığını açarak üstüme saldırsalar, topuğumdan beni yakalayacak, sökecek, götürecek olan, o!”
“Söküm söküm atkestanelerinden süzülüp gelen gün ışığı, birkaç dakika içinde, bir gür saksıyı havalandırmaya yeter de; ondan bana doğru vuran kalorifer ısısının mucizesine bir türlü erişemez.” ve “Vazgeçemeyeceğim tek insan, nasıl da bunalmış, yıkılmış dakikamda beni bulup, “çorabını çıkar, topuğu açılmış gene…” diyebilir. O beni bitirir işte, topuğuma bakan o kadın beni yer. Bütün dünyanın daktiloları, noktalı tenlerinin korkutucu ışığını açarak üstüme saldırsalar, topuğumdan beni yakalayacak, sökecek, götürecek olan, o!” cümleleri ‘Bu yaşadıkları, duydukları, düşündükleri hayat yorgunu memurun ömründe kısa süreli bir teneffüs değeri taşımak zorunda neticede.’ tespitimizin net karşılıklarıdır. Anlatıcımızın “gerçeği”, yine onun hayallerine baskın çıkmıştır. Alışkanlıkları, kurulu düzene olan bağımlılığı ve vefa duygusu tüm “serseri” yönelişlerini ilgilerini bitirmeye yetmiş, onu hayaller aleminden gerçekler alemine yöneltmiş, muhayyel alandan aklî alana sevketmiştir.
Memduh Şevket Esendal’ın öykülerindeki belirgin anlayışa, dünya görüşüne ne kadar da denk düşüyor bu sonuç. Ailenin önemini, onun nihai sığınak oluşunu belgeleyen olumlu bir anlayış. Sadakat duygularını, vefa duygularını biricikleştiren, değerli kılan seçkin, insanî bir anlayış…
Eş, çocuk, ev, sadakat ve vefa: “Süzülmüş Gün Işığı” yani.
***
“Ben” anlatıcı, başkalarına yansıyan ve başkalarınca belirlenen durumlarını değil, kendi hal ve eylemlerini öykülüyor. Kendine bakış, kendini yakalayış biçimlerini dışlatırıyor doğrudan.
Anlatıcının düşünce ve edimlerinin belirleyenleri olmakla “o bayan” ve “eş”, “ben”in gözünden kalın çizgilerle verilirken, çocuklar ve mesai arkadaşları silik bırakılıyor.
Anlatıcının, Yenidoğan’la Kakanlıklar arasındaki yaya yürüyüşü ulaşım araçlarının kıtlığına bağlanır, dokuma gömlek, yamalı çorap, ot yastık, sandıklı beygir vurgularına dikkat edilirse öykünün yılı da rahatça belirlenebilir. Ayrıca, olaya mahsus (Donuk akşam güneşi, kuru dallar ve ayaz vurguları itibariyle kışa yakın ya da kış sonu) zamanla, öyküleme zamanının (birkaç günlük arayla) neredeyse çakıştığı görülmektedir.
Öykünün mekanı Ankara. Yenidoğan, Bakanlıklar, Düz yol, Geniş cadde (Cebeci’yi Kızılay’a bağlayan bulvar), Cebeci, Ulucanlar, Atpazarı, park (?), Bentderesi, İncesu Deresi isim olarak öyküde yeralan ancak özel bir tasvire mazhar olamayan yerler. Yazar, öyküyü zenginleştirmek bakımından, anlatıcının o ayaza rağmen oturduğu parkı biraz olsun anlatabilir, düz yolu asfalt olmasının ötesinde farklı çizgilerle verebilir, o zamanın Cebeci’sini, Ulucanlar’ını, Atpazarı’nı, Yenidoğan’ını daha kalın çizgilerle sunabilirdi.
Süt gibi bir Türkçesi var İlhan Tarus’un, rahat mı rahat bir söyleyişi… Betik, patiska, ruba, takunya, bolcana, nidersin, derim, gayrı, sıvazlayış, tüy bir gün, tığ gibi kalkış, ısırıcı yel, oyalantı… günlük konuşma dilinden seçilip, öykü cümlelerinde tam yerlerine oturtulan sözcükler… İlhan Tarus’un üslûbunu da belirliyor bu vb. sözcükler…
Dilde, atmosferle birebir çakışan, sıradanlığa prim vermeyen bir sadeliği, nesir diliyle örtüşen bir seçkinliği hedefliyor ve beceriyor Tarus.
Klasik tarzı zorlayan bir kurgu anlayışı var Tarus’un. Birkaç gün süren olayı, arap saçına dönüştürerek değil, ince bir hesapla katıp karıştırarak öykülüyor. Öykünün son (”Şükürler olsun sana!”) cümlesini, ilk cümlesine bağlamak, yani anlatıcının kesin seçimini izleyen rahatlama cümlesinden sonra öykülemeye başladığını düşünmek mümkün olduğu gibi, öykülemeyi, “Unutmuşum, bu odadan gelip geçenlerin yüzlerini, seslerini…” cümlesine dayanarak sözkonusu rahatlamayı izleyen ilk mesai gününe bağlayıp, anılaşmış bir olayın nakledilişi olarak almak da mümkün görünüyor. Bunlardan hangisini seçersek seçelim, neticede, kurguda bir boşluk bulamayacağımızı söylememiz gerekiyor.
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 2, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998)
İLHAN TARUS HAKKINDA BİLGİ
1907’de Tekirdağ’da doğdu.
Babasının reji müdürlüğü yapması nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Tekirdağ, Biga, Niğde, Erbaa, Konya ve Kütahya’da tamamladı. Kabataş Erkek Lisesi’nin 10. Sınıfındayken sınavla Hukuk Fakültesi’ne girdi (1925) ve buradan mezun oldu (1928).
Pazarcık / Kahramanmaraş, Edirne ve Kayseri’de savcılık, hakimlik yaptı (1929-32). Görevine son verilince İstanbul’a yerleşti, çeşitli gazetelerde musahhih ve muhabir olarak çalıştı (1932-45). Görevden alınma itirazı olumlu sonuçlanınca Adalet Bakanlığı’ndaki işine tekrar döndü (1946-57).
Edebiyat hayatına 1927’de Hareket dergisinde yayımlanan bir oyunuyla başladı. Öykü ve yazıları Servetifünun / Uyanış, Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe dergileriyle Ankara Zafer gazetesinde yer aldı.
Öykü kitapları dışında Yeşilkaya Savcısı (1955), Var Olmak (1957), Uzun Atlama: Bir Endüstrileşmenin Romanı (1957), Hükumet Meydanı (1958), Duru Göl (1961), Vatan Tutkusu (1967) adlı roman, Ceza Hakimi (1940), Bir Gemi (1942), Savi Efendi (1962) adlı oyun, Hıfzıssıha Enstitüsü’nü Tanıtıyoruz (C. Baykal ile, 1940), Yüksek Ziraat Enstitüsü’nü Tanıtıyoruz (C. Baykal ile, 1940), Ahiler (1947) adlı tanıtma – inceleme kitapları bulunan İlhan Tarus 1967’de Ankara’da öldü.
Öykü Kitapları:
Doktor Monro’nun Mektubu (Vakıf, İstanbul 1938, 35 öykü: Doktor Monro’nun Mektubu; Baba; Mahkumun Mektubu; Aynalı Gazino; Karıncalar Arasında; Kadın ve Ölüm; Bir Adamın On Senelik Hayatı; Korku; Ekspres; Gizli Harp; Kaptan; Kıskançlık; Kırmızı Mayo; Mahkumun Çocuğu; Çakıl Taşı; Bir Seyisin Ruhu; Casus; Otello’nun Ölümü; Lambalar; Bir Atın Rüyası; Kumarbaz; Terlikler; Rakı ve Rüzgar; Bir Ölü İçin Yaşayan; Bay Volfgang Fingestin’i İdam Ettiler; Kara Kalabalık; Gorilla; Kırbaç; İki Yüzlü Adam; Pirinç; Uşak; Kanguru; Bir Kurt Köpeği, Bir Kadın ve Bir Kelle; Osmanın Tarlası; Arkadaş)
Tarus’un Hikayeleri (Kültür, İstanbul 1947, 9 öykü: Kanad; Bir Alacak İşi; Bir Kasabanın Ruhu; Ecnebi Mütehassıs; Kader; Talebe Kahvesi; Altındağ; Asansör; Kalfa Ana)
Apartman (Varlık, İstanbul 1950, 16 öykü: Apartman; Alışkanlık; Şerefli Sicil; Don – Gömlek Davası; Tiyatro; Adil Bey; Cenaze Kooperatifi; Kurban Bıçağı; Miro; Şair Halveti’nin Mezarı; Fedai; Sal; Demokrasi; Nefaset yağ Fabrikası; Sarı Han; Urgancı Naim Usta)
Karınca Yuvası (Seçilmiş Hikayeler dergisi, Ankara 1952, 1 uzun öykü: Karınca Yuvası)
Ekin İti (Buket Matb., Ankara 1953, 17 öykü: Ekin İti; Pilav; Zina Davası; Yirminci Asır; Çocukluğumuz; Kurban; Müsahhih; Garson Hasan Efendi; Keçi; Makarna; Halka İyi Muamele; Kelleler; Efendimiz; Torba; Karabaş ile Mahmud; Kundak; Tek Kişilik Masa)
Köle Hanı (Yeditepe, İstanbul 1954, 11 öykü: Merdivende İnsan Var; Bir Makinenin Gözyaşları; Odacı Namzedi; Üst Kat; Kör Nefis; Hesna Hanım; Köle Hanı; Köpek; Otuz Papel; Arzu; Sır)