REİS

Adam her yeri dolaştıktan sonra, dünyayı bulamamış, yeryüzüyle yoldaş olamamış, Attar’ın (ki o, Nişaburlu Mehmed Feridüddin’dir, ki selam ola) anlattığı Bağdat’lı Susan Meczup’a dönmüş bir halde, dünyayı keşfe çıktığı Istanbul’a döndü tekrar. Başı dönmüş binbir yöne yuvarlanan serhoş bir top gibi dolaştı dünyayı da, bulamamıştı. Nereye uğrasa, nereye yönelse, önüne binbir çukur çıkmış, dünyayı bulma hayalleri de bu yüzden yıkıldıkça yıkılmıştı. Ve sonunda Istanbul’a döndüğünde, yüzü-gözü ve yüreği hendek hendek tıpkı Istanbul idi.
 Istanbul’un yerüstü caddeleri, yeraltı caddelerini arayan adamın yüzüne aksetmiş ruhunu tanır-tanımaz, adım başı kurulu ve onun gibilere ayarlı mitralyözleriyle yaylım ateşine başladı. Ama o biliyordu artık, ortalığın bomboş olduğunu. Boşluk doğuran boşluklarda, karşı karşıya, kala kala sararmış benzi zaten. Az mı konuk etmişti benzinde en renksiz ve en ağırlarını… Adımlarının ağırdan alışını bozmadan, yıllar önce terkettiği caddelerde, ruhuna bir işmar kalmış mı, diye aranarak, gezintisini sürdürdü. Ve her köşebaşı, her meydan yerinde üzerine yağan mitralyöz sağanağından bir kurşun bile gelip onu bulamadı. Çünkü bu yağlı yangın kurşunları devran güdümlüydü. Adamınsa yüzünde bir allık-kızıllık, vücudunda da deveran sayılabilecek bir dolaşım kalmadığından, kurşunlar, onun dünyayı bulamayışı gibi, bulamadı onu.
Gündüzleri utandı ve gözlerini toprak dolu ceplerine sakladı. Yine de köprülerden hızla geçerken, pek çok şeyi görmek zorunda kaldı / suyun gözlerinde. Ateş vardı. Gri, kahverengi ve kaos vardı. Ve sıvı. Korna sesleri. Yüze çarpan çamurlu su.
/
Çamur ve sudan (ibaret bir) mürekkep olmayan ve de mürekkepsiz olamayan bir adam bir dünya demekti. Ve adam, arınmış mürekkeple yazılmış bir kitap veya bu kitapta edilen dünya tarifini okumuş bir adamdan başka bir şey aramıyordu.
Dolaştığı şehirlerin bilinen ve bilinmeyen raflarındaki dizi dizi tozlu yapraklar hindiba gibi palazlanıp beyninde kanatlanmıştı da; adam adam mı olamıyodu yoksa adam mı bulamıyordu, bu soru yeknesak bir kan teknesinde kabarıp her yanına bulanıyordu her dem ve gece oluyordu gözleri ruhuna yapışık; bakıyor, bakıyor, bakıyordu şimdi Istanbul’a iki büklüm sanki gözleri içine dönük bir dürbün; kendinde değil gibi ama inatla kendinde Istanbul (hem virane hem canhıraşane).
/
Geceler ayla doludur, O sırça bir mercektedir.
Geceler ısrarla doludur ve esrar karnında kaybolur
Ve ay alnında şakkolur…
Bir el ona seslenir; duymadığında bir yel eser.
/
Adam Istanbul’da, metruk bir mezarlıklar semtindeki kadim bir manastıra yerleşti. Burası medreseye kalbedildikten sonra artık harabolmuş ve ancak bir-iki duvar parçası ayakta kalabilmişti. Adamın yerleştiği yer de, bu ayakta kalmış yarım duvarlardan birinin pencere kovuğu idi. Duvar izleri arasındaki hendesi alakaya bakılırsa, burası divanhane olmalıydı. Civarda, taşlar arasında, yarısı toprak altında kalmış ve kararmış, yazıları okunamaz hale gelmiş varak parçaları göze çarpıyordu. Ayakta kalmış diğer pencere kovuklarından birinde de, Yeni Cami’nin merdivenlerinde oturmuş güneşlenirken rastladığı, divanhanenin daha eski sakini, şifahi divan sahibi mazur Reis Bais yatıp kalkıyordu. İkisi, hemen her gece yarısından sonra, oltalarını alıp, pek uzak olmayan Haliç kıyısına, balık avına inerlerdi. Kıyıya yakın, yolları üzerindeki bir sabahçı çorbacısına uğrayıp sarmısaklı sirkeli az taneli işkembe çorbası içme itiyadı adamın içine pek sinmese de, Reis’i kırmağa değmezdi zavallı serhoşlar yüzünden.
İşte yine böyle, gecenin bir yarısı, çürümüş yaprak ve kemik, nemli toprak ve sanki biraz da eski mürekkep ve cübbe kokulu virane kaşanelerinden çıkmış, olta takımları ellerinde, kıyıya doğru iniyorlardı. Balad’ın dar ve karanlık sokaklarından birinde yokuş aşağı yürürlerken, o karanlıkta fosforlu gibi parlayan beyaz tüylü bir kedi peyda oluverip, önleri-sıra rehberlik eder gibi hoplayıp zıplamağa, o yana bu yana sıçramağa başladı. Adam, kedinin önünde yuvarlanan mavi bir boncuk olduğunu hemen farkedemedi. Çünkü naylondandı boncuk. Bu yüzden de, kendileri ile kedi arasında bir alaka vehmedip hayali işmarlar peşinde çeşitli yorumlara girişmişti; ki Reis, onun duyabileceği bir sesle:
“Bırak bu deli saçmalıklarını. Güneş olmayınca olmayan renkler de olmaz. Çorba kasesine at güneşi, kediler de ısınsın”dedi ve bunu aralıklarla birkaç kere tekrarladı.
“Bırak bu deli saçmalıklarını!”
“İmamı kedi olanın balığı aya kaçar. Kafası da alaca aralıklarda kalıp ayin gülü yel alır.”
“Bırak bu deli saçmalıklarını!”
Reisin beş-on adımda bir böyle mırıldanışları, karanlığın sessiz dalgaları üzerinde kayan çektiriler gibi, adamın kulaklarından geçerek meşgul, kalabalık zemine demir atıyordu ise de, Reis’in sustuğu aralarda, kedi acaba bir işaret mi, diye doludizgin düşünüyordu. Kıyıya inmeyen, ters yönde bir sokağa saparlarsa izlemeli miydi kediyi? Reis ne yapardı acaba? Gerekirse Reis’i bile bırakıp gitmeli miydi?
Bazen, yavaşlayan kediye basmamak için tökezleme pahasına adım atacağı yeri değiştiriyordu. Oysa Reis hiç aldırmadan yürüdüğü, kedinin üstüne basacakmış gibi adımını attığı halde, adamın yüreği ağzına gelmişken beklenen olmuyor, beyaz kedi taştan taşa atlayıveriyordu.
Şehrin ruhu muydu kedi? Yoksa şehir sakinlerinin, teravetten hanidir ari ve hem de adavet halelerince kat be kat kuşatılmışlık içinde olduğu halde gafletin rehavet kollarında uysal ve uyuşmuş, yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan Istanbul efendilerinin ruhlarının toplamı olan bir buhar öbeği miydi? Veya çok daha başka, yepyeni bir rumuz mu?
Adam bu müphem sorularla uğraştı, kedinin önü-sıra hoplayıp zıplayarak yuvarlanan yuvarlak mavi boncuğu görene, ve kedinin de onun ardı-sıra sıçramakta olduğunu farkedene kadar. Boncuk, güneş ışığı olmadan insan gözüne -hemen- kolayca görünmediğine göre de, naylon veya mikadan olmalıydı.
“Bırak bu deli saçmalıklarını!”
Haliç kıyısı boyunca uzayan geniş, asfaltlı yola çıkmadan önceki paralel sokakta bulunan Özen Lokantası’na girdiler yine işkembe çorbası içmek için. İkisi de, serhoşların buğulu ve ablak bakışları altında sirkeli sarımsaklı az taneli çorbalarını içtikten sonra, eğer kalmışsa, tatlı olarak telkadayıfı tercih ederlerdi. Bir sürü telciğin şerbetle tek tek birleşip bütün bir tatlı oluşturuşu ve bunun ağıza düştüğünde dil üzerinde yeniden, ama tatlı olarak ayrışıp dağılışı hoşlarına giderdi. Bu gece kadayıf kalmadığından tatlı yemeden çıktılar. Yolda, kıyı boyunca uzayan asfalt yola yaklaşana kadar beyaz kedi ortalıkta görünmedi. Adam da artık onu görmekten umudu kesmiş, asfaltın öte tarafına bakmağa başlamıştı; ki, beyaz kedi de asfaltın üzerine çıkıp mavi boncuğun peşisıra zıplayarak kıyıya doğru gitti. Yani, asfaltın üzerinden hemen hemen birlikte geçmiş oldular.
Kıyıya yakın, civardaki balıkçı kayıklarının bekçi köpekleri parlayıp ürüyerek kedinin üzerine yürüdüler. Bu sırada naylon mavi boncuk, sanki acelesi varmış gibi son sür’at suya doğru yuvarlanmaya başlamıştı. Aynı anda kedi de hızlanmış, adeta fırtınaya yakalanmış beyaz bir bulut parçası gibi, karanlığı yararak uçmağa başlamıştı. Ama, boncuğu izleme ve kaybetmeme sevdasının telaşından mı, yoksa köpeklerden kaçma derdinden midir, bunu anlayamayan adam, şaşkınlık deryasının diplerinde, gözleri iyice açık, nefes almayı unutmuş, donup kalmıştı. Tabi kedi adamın bu şaşkınlık girdabındaki zavallı haline aldırmadı ve mavi boncuğun ardından suya daldı. Daha doğrusu, Haliç’in kıyılardan yansıyan ışıkları rengarenk pırıltının bir ebru teknesini andırır hale getirdiği ışıltılı ve kıpır kıpır sularına kendini bırakıverdi. Bir renk cümbüşünde serhoş dalgacıkların ahenkli raksının deseni, kedinin kendini suya bıraktığı noktada bir süre için bozulup kırıştıysa da, çok geçmeden o noktada da suyun yüzeyi eski halini aldı. Kedi suya dalarken bir ses, bir şıpırtı çıkartmış mıydı? Adam bunu bilmiyordu. Çünkü seyrettiği görüntünün tuhaflık gürültüsünden serhoş olmuştu. İçinin heyecanını yansıtmayan değil, içindeki heyecanın nüzuli sonucu tutuk, adeta zoraki bir biçimde başını -mihaniki bir ağırlıkla- Reis’ten yana çevirdi. Reis, hiç bir şey olmamış veya görmemiş gibi sanki bir aldırmazlık içindeydi. Hatta bakışları, bir şenlik seyrinin neş’esiyle suyun yüzeyinde, rengarenk yanar-döner harmanilere bürünmüş, renk sazları ekibinin meşki eşliğinde raksetmekten mest, minyon bedenli dalgacıkları okşar gibi geziniyordu. Ve de sevecen, muziplik makamında, bir mırıltı tutturmuştu:
“Bıı’raaak bu deliii saç-malıık-laarını
Hanimiş hanimiiiş beniiim kuzucuklarııım
Vay benim derya kuzucuklarııım
Vay beniiim semazendeleriiim
Beniiim deryaaa bendeleriiim”
Her zamanki gibi tok ve derinden, kıvılcımlı ve şeçikti kelimeleri.
Adam ikircikli şaşkınlığı içinde bocalarken, Reis, ilk kelimesini haşince bir vurguyla, kendini hafiften hissettiren gece meltemi yelkenlisinin yelkenlerini doldurmak ister gibi, dişlerinin arasından tısladı -veya, haykırayazdı bir daha:
“Bırak bu deli saçmalıklarını!”
Silkinip Reis’e salim bir nazar ile dikkatlice bakan adam, onun ne yüzünde, ne de duruş tarzında bir hiddet ve asabiyet görebildi. Herşeyi diliyle yaşıyor sanki, diye düşündü. Yani, normal denen insanlara has zaafiyetlerden, idrakin dayanma sınırının sarsıldığı veya aşıldığına dair, bununla alakalı olarak sadece dilini etkilenmeğe bırakıyordu sanki Reis, heyecanını sadece ve ancak diliyle dışlaştırıyordu -sanki-.
Yürüyorlar, iki gölge: Biri bakışıyla suyu didik didik ediyor, diğeriyse kucaklayıp okşuyor ve dostça bağrına basıyordu. Bir bakıştan bir bakışa farktı bu. Gece bile bu farkı silikleştiremiyor, silmeğe yetmiyordu ışığı kendinden menkul gözlerde.
/
Adam Şehristanbul’a yıllar sonra tekrar ayak-bastığında, bıraktığım zamana ait bir iz bulabilir miyim, diye semt semt, sokak sokak dolaşmış, aramayı, başladığı yere döndüğünde sürdürmüş, derken, bula bula, Eminönü’de Yenicami’nin mermer merdivenlerinde oturmuş, güz güneşinde güneşlenen koca mazur Reis Bais’i bulmuştu, yanıbaşında usulca oturarak. Selamlaşma dışında, bir saat kadar -görünüşte- konuşmadan oturmuşlar, sonra, sözleşmiş gibi birlikte kalkıp, yine hiç konuşmaksızın, metruk mezarlıklar semtine yürümüşlerdi, Reis’in rehberliğinde. Medrese harabesinin ayakta kalmış kalın taş duvarlarının bir köşesinde Reis, çalı-çırpı yalımında, oltayla yakalanmış ufak-tefek deniz balıklarını kızartmış ve bu is kokulu balıkları adamla paylaşmıştı. Paylarını bitirene kadar yine bir laf çıkmamıştı ikisinden. Sanki, çalı-çırpı közlerinden çıkan cıtırtılara dizmişler kelimeleri de konuşmuş, böylece anlaşmışlardı.
Yemekten sonra hava kararmış, birer-ikişer yıldızlar görünmeğe başlamıştı gökyüzünde. O akşam Reis, bir ara, uzun uzun yıldızlara baktıktan sonra mırıldanmıştı:
“Bulabildiği aradığıdır aslında insanın.”
Yine sessiz bir müzakere. Ay ışığının acımasızlığının hakemliğinde. Ve ay korosuyla tezahüratlaşan it ulumalarını dinliyormuşçasına.
Oturumun sonunda, Reis nihayet oturduğu kütükten kalkmış, bir duvar çatlağı aralığındaki yerden oltaları alarak dönmüş ve uzun saz değneklerinden birini adama uzatarak, “Bu olta!”demişti. Adam oltayı alırken mırıldanmıştı:
“Aradığının bulabildiği olduğunu anlaması için arama bedelini ödemesi gerekiyor insanın.”
“Bu gece oltaya takılan ilk sen oldun!”diye cevap vermişti Reis de reisçe.
Sonra adamın mütevekkil tebessümüne mukabelede bulunmuş ve omuzuna dokunmuştu, hadi buluştuk, der gibi. Daha sonra, Haliç’e doğru yola koyulmuşlardı. Suya yaklaştıklarında da, su içindeki derya kuzucuklarına seslenmişti ve yine kıyılardan gelen ışıkların yansımalarıyla rengarenk kıvrımlı, kıvrak dalgacıklarla kıpır kıpırdı suyun yüzeyi.
Adam Reis’in yüzündeki kımıltı zenginliğinde yine o ilk gecenin değişmemiş tazeliğini görüp ürperdi. Kendisi hâlâ aramada mıydı?… Reis’in bulduğu kendine yetiyordu besbelli. Ama… ama kedi neyin peşindeydi? Mavi boncuğu bırakmaması ve kendini sulara atması nedendi? Boncuk kediden kaçmış mıydı? Peşinden gelsin diye mi kaçmıştı hep kediden? Sadece kedi için mi kaçmıştı? Ya o köpekler? Kimin peşinden, kime ne ile ilgili havlamışlardı? Av kimdi, avcı kimdi? Ortada av ve avcı var mıydı?
Adam yürümeğe devam etti. Devam etti. Kıyı ışıklarının yansıması suyun yüzeyinde pek çekiciydi. Pek çekiciydi. Dalgacıklar pek albeniliydi. Albeniliydi. Boncuk pek mavi ve kedi pek canlıydı. Masmavi ve capcanlıydı. Ve nihayet adam, pek serin haliç esintisinde pek kendinden geçmiş, pek yangın yemiş ve pek kavruk ve pek kedi gözlü olmuştu suyun altında hem derine, hem karşıya pek şevkle ilerleyen kediyi görüyordu ama, ama mavi boncuk neredeydi? Neredeydi acaba, acaip?… Kedi onu görüyor olmalıydı. Kendisi de kediyi görüyordu ya…
“Bırak artık bu….”
Adam adım adım ilerlemeğe devam etti. Reis misinalarını boşaltmağa devam etti. İkisi de suyun derinliklerine.
Reis bir balık yakaladı ve cebine koyup yürüdü Unkapanı köprüsünden Galata’ya adımını attı ve Kule’ye çıkıp Istanbul’da dünyayı araştırmağa koyulmuş olan adamın omuzuna dokundu hafifçe “Çakın var mı?”dedi. “Var”deyip çıkardı çakısını verdi adam ve Reis balığın karnında bir delik açtı ve avucuna düşen mavi boncuğu gösterip adama uzattı:
“İşte, al.”
Mavi boncuk adamın eline değer değmez al al oldu ve adam Reis’in Haliç’in mavi sularına al boyalı bir su damlası olarak yuvarlanıp karıştığına şahit oldu ve oturup hiç bitmemecesine ağlamağa başladı.

(*)Kamil Doruk, Ağlamayın Efendim, Nehir Yayınları, İstanbul 1995, s: 39-51

“REİS” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
Ömer Lekesiz

Reis, “her yeri dolaştıktan sonra, dünyayı bulamamış, yeryüzüyle yoldaş olamamış (…) Bağdat’lı Susan Meczup’a dönmüş bir halde, dünyayı keşfe çıktığı”yere yani İstanbul’a avdet eden Adam’ın bir ermişle ilişkilerini konu alan simgesel bir öykü. “Istanbul’da, metruk bir mezarlıklar semtindeki kadim bir manastıra”yerleşmesinden, “Yeni Cami’nin merdivenleri”nden “Haliç kıyısı”ndan, “Kıyıya yakın (…) bir sabahçı çorbacısına uğrayıp sarmısaklı sirkeli az taneli işkembe çorbası içme itiyadı”ndan ve “serhoşlar”dan sözedildiğine göre öykünün mekanı: İstanbul, zamanı: son zamanlar.
İbn Sina’dan günümüze yazılagelen simgesel öykülerde zaman ve mekanın çok belirli olmadığını, zihinsellikle ruhsallığın önplanda yeraldığını bilenlerin, Reis’te ilkin zaman ve mekanı belirlememize karşı çıkabileceklerini gözönüne alarak, öncelikle simgesel öyküyü nasıl tanımladığımızı söylemek, çözümlememizi de tanıma bağlı tespitlere göre yapmak durumundayız:
Bize göre, Müslüman edebiyatlarının en önemli türlerinden olan simgesel öykü, hiss-i müştereki oluşturan, bellek, sezgi, imgelem, anımsama ve düşünmeden imgelemin, en üst seviyede işletilmesiyle sağlanan harikulade içsel oluşumların, diğer dört duyunun yardımıyla felsefi bir anlayış çerçevesinde ve nevi şahsına münhasır bir tesadüfi gerçeklik üzre kurgulanmasıdır.
Bu tanımlamadaki masalsal (imgelem, tesadüf vb.) unsurlar gereğince masalla, simgesel öykünün ayrımı da şu şekilde yapılabilir:
1-Simgesel öykü, masaldaki gibi mutlaka “evvel zaman”içinde değil, “belirli bir zaman”içinde geçebilir.
2-Masal, “Bir varmış, bir yokmuş”klişesiyle, daha başlangıcında var ve yok paradoksuna bağlı olarak anlatılır. Simgesel öykü ise “bir varmış” kesinliği üzerine bina edilir.
3-Masalın da, simgesel öykünün de belirli bir mekanı yoktur. Bir farkla ki, masalda temel bir özellik arzeden mekansızlık, simgesel öyküde aşılabilir, yani öyküde verilen mekan her an gerçek bir mekanla ilişkilendirilebilir.
4-Masalda akibet (kader) kaçınılmaz ve değişmezdir. Simgesel öyküde de akibet (kader) bu şekildedir, ancak kahramanın cüzi iradesi, bir direnç göstergesi, bir umudun diri tutulması şeklinde her zaman devrededir.
5-Masaldaki simgeler işlevsiz simgelerdir ve bu nedenle simgesel anlatımdan çok düz (herkes tarafından kavranılabilir) bir anlatım sözkonudur. Simgesel öyküdeki simgeler ise, çok işlevli simgelerdir; ki bu simgeler zihniliğe ilişkin tüm problem ve çözümlerin anahtarı hükmünde olduklarından anlatım da ister istemez onların diline tabi oluverir.
6-Dramatik, komik ve trajik unsurlar masal için (entrikal yoğunluk nedeniyle) vazgeçilmezdir. Simgesel öyküde ise öznel bir perspektifle işlenen zihni dramın dışında bu unsurlar silik bir şekilde yer alırlar. Buna bağlı olarak biçem, masalda hareketli, simgesel öyküde dural olarak yapılanır.
7-Masal tek (hayali) düzlemde, simgesel öykü çift (gerçek/akılsal ve sezgisel/ruhsal) düzlemde kurgulanır. Dolayısıyla, masalda olan-bitenler için ayrıca bir nedensellik araştırması yapılamaz. Simgesel öyküde olan-bitenler içinse, birbirlerini içerme yerine, birbirlerini tamamlama konumunda bulunan iki düzlem aracılığıyla nedensellik araştırması yapılabilir; aklın imkanlarıyla, ruhun imkanları birleştirilerek her düzeydeki (akılsal ve ruhsal) “mümkün”ler belirlenebilir.
8-Masal hemen her zaman pedagojiktir; görünen ve görünmeyen tehlikelere karşı nasıl hazırlıklı olunacağını, etik bir dünyanın nasıl kurulacağını öğretir. Simgesel öykü ise felsefidir; her hangi bir felsefeyi içselleştirerek, onu teorik planda kurar ve nakline aracılık eder.
Öykümüze gelince:
Öykünün ilk paragrafında, İstanbul’dan hiç de mantıklı olmayan bir sebeple ayrılıp, doğal olarak yenilmiş (dünyayı bulamamış) bir durumda İstanbul’a geri dönmüş bir Adam’la karşılaştırılıyoruz. Sıradan bir karşılaştırma bu, çünkü onu tanıyamıyoruz; Adam’ın kimliğine ilişkin tek bir sözcük yok, haline ilişkin imgelerse sağanak gibi: “Susan meczup(*), Başı dönmüş binbir yöne yuvarlanan serhoş bir top gibi, binbir çukur… yüzü-gözü ve yüreği hendek hendek tıpkı Istanbul idi.”Bunu izleyen iki paragrafta da aynı durum: Adım başı kurulu mitralyözler, boşluk doğuran boşluk, devran güdümlü yağlı yangın kurşunları, toprak dolu ceplere saklanan gözler, suyun gözlerindeki ateş…
Öykünün simgeselliğine hemen burada hükmediyoruz: Tuhaf ama gerçek bir Adam’la karşı karşıyayız, harikulade bir saçmalığı(!) yaşayan yani bizim dünyamızda bulunduğu halde bizim gibi olmayan, dünyamızda dünya ötesi ya da öte dünyayı ve ona bunu bulduracak birini arayan bir Adam: “Çamur ve sudan (ibaret bir) mürekkep olmayan ve de mürekkepsiz olamayan bir adam bir dünya demekti. Ve adam, arınmış mürekkeple yazılmış bir kitap veya bu kitapta edilen dünya tarifini okumuş bir adamdan başka bir şey aramıyordu.”
Adam ne aradığından emin ancak, kendisinden kuşkulu ve bu çerçevedeki kendi sorularından rahatsız: “adam adam mı olamıyordu yoksa adam mı bulamıyordu, bu soru yeknesak bir kan teknesinde kabarıp her yanına bulanıyordu her dem ve gece oluyordu gözleri ruhuna yapışık; bakıyor, bakıyor, bakıyordu şimdi Istanbul’a iki büklüm sanki gözleri içine dönük bir dürbün; kendinde değil gibi ama inatla kendinde Istanbul (hem virane hem canhıraşane).”İkinci harikuladelik de burada; yine mantıksızlık: Adamlığından kuşkulu Adam’ın bir adam araması… Merak unsuru içermeyen bu dingin anlatı düzleminde olanları (bildirilenleri) anlamanın tek yolu var o da şiire yaslanmak, ki bu kuşkusuz simgesel anlatımdan kaynaklanan zorunlu bir yöneliş:
“İnsan görüşten ibarettir, ötesi ettir, deridir;
Gözü neyi görürse odur, o şeyden ibarettir”
ve:
“Âşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşı olmasaydı
Gerçekten de dünyada su da olmazdı, ateş de”
ve:
“Ol nüshada bu adem bir nokta imiş ancak”
“Ademini her kim bulduysa odur adem ancak”
Sadece biz miyiz şiire yaslanan? Yazar, cezbeye gelmiş de, ancak bir yerden sonra bir şeyler yazdığının farkına varıp, bunlar nedir? diye kendisine sormuş ve zihnini dengelemek (ya da dinlendirmek) için o da şiire yaslanıvermiş sanki: “Geceler ayla doludur, O sırça bir mercektedir. / Geceler ısrarla doludur ve esrar karnında kaybolur / Ve ay alnında şakkolur… / Bir el ona seslenir; duymadığında bir yel eser.”
Öykünün ikinci (süredizimi açısından birinci) bölümünde, Adam’ın divanhane’ye sığınması, daha önce Yeni Cami’nin merdivenlerinde rastladığı Reis Bâis’le orada karşılaşması ve ondan ilk derslerini alması (daha doğrusu alamaması) anlatılıyor.
Adam’dan esirgenen o küçük kimlik bilgileri, bu bölümde kısmen Reis Bâis’ten olsun esirgenmiyor: Bâis, Allah’ın isimlerinden biri olduğuna göre asıl adı Abdülbâis, reis de sonradan kazandığı bir ünvan olmalı; divanhanenin daha eski sakini, şifahi divan sahibi, (Adamla ya da Adamsız) hemen her gece yarısından sonra, oltasını alıp balık avlamak için (Balad’ın dar sokaklarından Haliç’e) iniyor, bir sabahçı çorbacısına (Özen Lokantası’na) uğrayıp sarmısaklı sirkeli az taneli işkembe çorbası içiyor, telkadayıf yiyor. Ne yüzünde, ne de duruş tarzında bir hiddet ve asabiyet görülmüyor, herşeyi diliyle yaşıyor, sadece dilini etkilenmeğe bırakıyor sanki, heyecanını sadece ve ancak diliyle dışlaştırıyor.
Simgeler de bu bölümde ortaya çıkıyor: “Balad’ın dar ve karanlık sokaklarından birinde yokuş aşağı yürürlerken, o karanlıkta fosforlu gibi parlayan beyaz tüylü bir kedi peyda oluverip, önleri-sıra rehberlik eder gibi hoplayıp zıplamağa, o yana bu yana sıçramağa başladı. Adam, kedinin önünde yuvarlanan mavi bir boncuk olduğunu hemen farkedemedi. Çünkü naylondandı boncuk. Bu yüzden de, kendileri ile kedi arasında bir alaka vehmedip hayali işmarlar peşinde çeşitli yorumlara girişmişti…”Tesadüflerle ilerleyen bir anlatım ve simgeler:
Kedi: Halk nazarında kedi nankörlüğün, kanaatsizliğin, rehavetin simgesi; kalıbına cinin rahatça girebildiği tek hayvan. İmam Nablusi, “Rüyada görülen kedi hizmetçidir. (…) Kedi bir şahsın etrafında dolaşıp onu korumağa çalıştığı halde, o şahsa hem zararı ve hem de faydası dokunan bir adama nisbet edilir.”diyor. Mevlana, şehveti, kediyle ifade ediyor. Yazarsa kediyi müphemce soruyor/sorguluyor: “Reis’in sustuğu aralarda, kedi acaba bir işaret mi, diye doludizgin düşünüyordu. Kıyıya inmeyen, ters yönde bir sokağa saparlarsa izlemeli miydi kediyi? Reis ne yapardı acaba? Gerekirse Reis’i bile bırakıp gitmeli miydi? (…) Şehrin ruhu muydu kedi? Yoksa şehir sakinlerinin, teravetten hanidir ari ve hem de adavet halelerince kat be kat kuşatılmışlık içinde olduğu halde gafletin rehavet kollarında uysal ve uyuşmuş, yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan Istanbul efendilerinin ruhlarının toplamı olan bir buhar öbeği miydi? Veya çok daha başka, yepyeni bir rumuz mu?”
Mavi Boncuk: Mal, kazanım, zevk ve geniş bir hayalin simgesi mavi boncuk. Yazar, “Boncuk, güneş ışığı olmadan insan gözüne -hemen- kolayca görünmediğine göre de, naylon veya mikadan olmalıydı.”diyor.
Köpek: Sadakat, koruma, edepsizlik…
Balık: Doğurganlık, bereket, ganimet, rızk
Sarhoş: Sorumsuzluk, şeyleşme…
Su: Mikrokozmos, materia prima, aslına dönüş.
Kedi, ani yön değiştirmelerle, önü-sıra hoplayıp zıplayarak yuvarlanan, yuvarlak mavi boncuğun ardı-sıra gidiyor. Adam, “yavaşlayan kediye basmamak için tökezleme pahasına adım atacağı yeri değiştiriyordu. Oysa Reis hiç aldırmadan yürüdüğü, kedinin üstüne basacakmış gibi adımını attığı halde, adamın yüreği ağzına gelmişken beklenen olmuyor, beyaz kedi taştan taşa atlayıveriyordu.”Bekçi köpekleri kedinin üzerine yürürken “naylon mavi boncuk, sanki acelesi varmış gibi son sür’at suya doğru yuvarlanmaya”başlıyor. Kedinin diğer eylemlerini yazar şöyle veriyor: “Aynı anda kedi de hızlanmış, adeta fırtınaya yakalanmış beyaz bir bulut parçası gibi, karanlığı yararak uçmağa başlamıştı. Ama, boncuğu izleme ve kaybetmeme sevdasının telaşından mı, yoksa köpeklerden kaçma derdinden midir, bunu anlayamayan adam, şaşkınlık deryasının diplerinde, gözleri iyice açık, nefes almayı unutmuş, donup kalmıştı. Tabi kedi adamın bu şaşkınlık girdabındaki zavallı haline aldırmadı ve mavi boncuğun ardından suya daldı. Daha doğrusu, Haliç’in kıyılardan yansıyan ışıkları rengarenk pırıltının bir ebru teknesini andırır hale getirdiği ışıltılı ve kıpır kıpır sularına kendini bırakıverdi. Bir renk cümbüşünde serhoş dalgacıkların ahenkli raksının deseni, kedinin kendini suya bıraktığı noktada bir süre için bozulup kırıştıysa da, çok geçmeden o noktada da suyun yüzeyi eski halini aldı. Kedi suya dalarken bir ses, bir şıpırtı çıkartmış mıydı? Adam bunu bilmiyordu. Çünkü seyrettiği görüntünün tuhaflık gürültüsünden serhoş olmuştu.”
Adam’ın kuşkularına, sorularına, tedirginliklerine karşı Reis ne yapıyor? Tümüyle edilgen bir tavırla:
“Bırak bu deli saçmalıklarını. Güneş olmayınca olmayan renkler de olmaz. Çorba kasesine at güneşi, kediler de ısınsın.
Bırak bu deli saçmalıklarını!
İmamı kedi olanın balığı aya kaçar. Kafası da alaca aralıklarda kalıp ayin gülü yel alır.
Bırak bu deli saçmalıklarını!”
diyor. “Reisin beş-on adımda bir böyle mırıldanışları, karanlığın sessiz dalgaları üzerinde kayan çektiriler gibi, adamın kulaklarından geçerek meşgul, kalabalık zemine demir atıyor…”Adam, “İçinin heyecanını yansıtmayan değil, içindeki heyecanın nüzuli sonucu tutuk, adeta zoraki bir biçimde başını -mihaniki bir ağırlıkla- Reis’ten yana”çeviriyor, “Reis, hiç bir şey olmamış veya görmemiş gibi sanki bir aldırmazlık içinde… Hatta bakışları, bir şenlik seyrinin neş’esiyle suyun yüzeyinde, rengarenk yanar-döner harmanilere bürünmüş, renk sazları ekibinin meşki eşliğinde raksetmekten mest, minyon bedenli dalgacıkları okşar gibi geziniyor… Ve de sevecen, muziplik makamında, bir mırıltı…”tutturuyor:
“Bıı’raaak bu deliii saç-malıık-laarını”
Bu hep böyle sürmüyor, sürmüyor çünkü, Adam, şüphelerinden, sorularından kurtulup Reis’in istediği/beklediği konuma ulaşmıyor: “Adam ikircikli şaşkınlığı içinde bocalarken, Reis, ilk kelimesini haşince bir vurguyla, kendini hafiften hissettiren gece meltemi yelkenlisinin yelkenlerini doldurmak ister gibi, dişlerinin arasından”tıslaya-haykıra,
“Bırak bu deli saçmalıklarını!”
demek zorunda kalıyor. Yazar burada, Adam’la Reis’in dünya ve ilgi farklarını iyice belirleyip-belirlemediğinden kuşku duyuyor olmalı ki, öyküye müdahale ediveriyor: “Yürüyorlar, iki gölge: Biri bakışıyla suyu didik didik ediyor, diğeriyse kucaklayıp okşuyor ve dostça bağrına basıyordu. Bir bakıştan bir bakışa farktı bu. Gece bile bu farkı silikleştiremiyor, silmeğe yetmiyordu ışığı kendinden menkul gözlerde.” Müdahale olarak hoş değil, ancak tespit olarak gerçekten hoş.
Öykünün son bölümünde, aradığını bulamayan Adam, Reis’le yeniden buluşuyor. Reis’le buluşması, hem neyi aradığını ve neyi bulamadığını daha bir kesinlikle öğrenmesi, hem de bulmayı dilediği şeyi bulması anlamına geliyor. Şöyle ki:
1-Reis, “Bu bilgiyi arayarak elde edemezsin, ne var ki onu bulanlar yalnızca aramış olanlardır.”diyen Bayezid Bistami’yi yansılıyor: “Bulabildiği aradığıdır aslında insanın.(…) “Aradığının bulabildiği olduğunu anlaması için arama bedelini ödemesi gerekiyor insanın.”Ne izliyor bunu: “Yine sessiz bir müzakere.”Nasıl? Sezai Karakoç’un terimleriyle: “Ay ışığının acımasızlığının hakemliğinde. Ve ay korosuyla tezahüratlaşan it ulumalarını dinliyormuşçasına.”
Bunlarla da yetinmeyip, Reis, “Bu gece oltaya takılan ilk sen oldun!” bile diyor açıkça, ancak Adam da, adam olmamak, adamını bulduğunu anlamamak ona teslim olmamakta direniyor: “Adam, Reis’in yüzündeki kımıltı zenginliğinde yine o ilk gecenin değişmemiş tazeliğini görüp ürperdi. Kendisi hâlâ aramada mıydı?… Reis’in bulduğu kendine yetiyordu besbelli. Ama… ama kedi neyin peşindeydi? Mavi boncuğu bırakmaması ve kendini sulara atması nedendi? Boncuk kediden kaçmış mıydı? Peşinden gelsin diye mi kaçmıştı hep kediden? Sadece kedi için mi kaçmıştı? Ya o köpekler? Kimin peşinden, kime ne ile ilgili havlamışlardı? Av kimdi, avcı kimdi? Ortada av ve avcı var mıydı? (…) Ve nihayet adam, pek serin Haliç esintisinde pek kendinden geçmiş, pek yangın yemiş ve pek kavruk ve pek kedi gözlü olmuştu suyun altında hem derine, hem karşıya pek şevkle ilerleyen kediyi görüyordu ama, ama mavi boncuk neredeydi? Neredeydi acaba, acaip?… Kedi onu görüyor olmalıydı. Kendisi de kediyi görüyordu ya…”
2-Yine dayanamıyor Reis, yine ikaz ediyor: “Bırak artık bu….”Adam aynı adam, soruların, şüphelerin adamı! Adam, ille de adam olmak zorunda mı? Evet, çünkü oltaya takıldı bir kere ve artık “Aradığının bulabildiği olduğunu anlaması için arama bedelini ödemesi gerekiyor…” Peki bunun bedeli ne?
Adam kendisiyle didişe dururken, Reis bir balık yakalıyor ve cebine koyup yürüyerek Unkapanı köprüsünden Galata’ya adımını atıyor. Kule’ye çıkıp İstanbul’da dünyayı araştırmağa koyulmuş olan adamın omuzuna dokunup hafifçe “Çakın var mı?”diye soruyor, “Var”deyip çıkarıp çakısını veriyor adam ve Reis balığın karnında bir delik açıp avucuna düşen mavi boncuğu gösteriyor adama ve uzatıyor:
“İşte, al.”
Mavi boncuk adamın eline değer değmez al al oluyor ve adam Reis’in Haliç’in mavi sularına al boyalı bir su damlası olarak yuvarlanıp karıştığına şahit olduğunda oturup hiç bitmemecesine ağlamağa başlıyor.
Evet bedel bu: Aradığını, bulduğu anda kaybederek, onun yokluğunda bulması gerekeni bulmak! Neden böylesine bir bedel? Çünkü:
“Ademde olan esrar bu demde imiş ancak”.
Son harikuladelik (Unkapanı’dan Galata’ya atılan adım, al boyalı bir su damlası olarak Haliç’in sularına karışma) için “sihirsel bir durum ve postmodern söylem”yakıştırmasına sığınıp geçmeyeceğimize göre, “aklın imkanlarıyla, ruhun imkanları birleştirilerek her düzeydeki (akılsal ve ruhsal) “mümkün”ler belirlenebilir.”cümlemize dönmemiz gerekecektir. Adem, esrar ve dem sözcüklerine konulacak soru işaretleri ve bunlara verilecek ruhsal karşılıklarla, aklın desteğinde, akıl ötesindeki tüm mümkünler (örneğin: keramet) bulunabilecektir.
Simgesel öykü demiştik, en önemli yanı felsefesi demiştik. Öykünün yazarı Kamil Doruk, ikide bir düşelim için muz kabuklarını ayaklarımızın altına ata ata bitap düşürdü bizi; hiç değilse sen “Bu öykünün felsefesi nedir?”diye sorup, üzme bizi ey kaari! Zaten, Bayezid Bistami dediğimizde söz denizimiz de kurumaya başlamıştı.

(*)Susan Meczup:
Bağdad’da bir meczup vardı. Ne bir harf söylerdi, ne de bir harf dinlerdi.
Ona dediler ki: Ey aciz mecnun! Neden bir harf bile söylemiyorsun?
Şöyle cevap verdi: Kiminle konuşayım? Adam yok ki; kimden cevap isteyeyim?
Zamanedeki halkı görmüyor musun? dediler, hepsi de adam bunların.
Hayır dedi, bu kavim insan değildir. İnsan ona derler ki ululuğundan
Dünün de gamını çekmez, yarının da. İnsan, beyhude işlerin sevdasına kapılmaz.
Gelmiyen şeyin gamını taşımaz. Geçene de aciz kalmaz.
Yoksulluk ve rızk gamını yemez. Gece gündüz onda bir gamdan başka gam yoktur.
İki alemde de gam, ancak birdir. .söylediğim söz, yakıyn sözdür, şüphesi yoktur bu sözün.
(Feridüddin Attar, İlâhînâme, Türkçesi: Abdülbaki Gölpınarlı, MEB Yayınları, İstanbul 1988, s: 168-169)

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2002, ss: 351-361)


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri