KAYBOLAN

Erkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi.
Ellerinde küçük yol çantaları, bavullarıyla eve girdiler.
Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine.
 Kadın salonun bahçeye bakan pancurlarını açtı. Nisan başlarında bir ikindi üstünün hızı geçmiş güneşi eşyayı aydınlattı.
—Şu hale bak, dedi. Dört bir yan toza bulanmış. Ev bu durumdayken imkânı yok rahat edemem. Hemen kolları sıvamam gerek.
Erkek salondan yemek odasına geçti. Odanın pancurlarını açarken karşılık verdi:
—Gelir gelmez iş çıkarma başına Allahaşkına. Bir nefes alalım da sonra.
Kadın pardesüsünü çıkarıp astı. Sobayı yakmak için hazırlığa başladı.
—Ev berbat olmuş! İyi ki döndük! Beş gün daha kalsak kimbilir ne duruma gelirdi?..
Erkek yöresine baktı bir daha. Bu ev, tertemiz, sıcacık, pırıl pırıldı her ansıyışında. Şimdi ise, bu durumuyla bütün eşyaları çok eski bir zamandan kalmış gibi yabancı, anlamsız, soğuk geliyordu ona.
Karısı bir sepet odunla geldi:
—Ben bayağı yadırgadım evi! Sen?
Yardım için karısına yaklaştı:
—Ben de. Sanki hiç oturmamış gibiyiz burada…
Az sonra sobanın yakılması, salonun, yemek odasının, mutfağın pancurlarının, perdelerinin açılması bitti. Günlük yaşayışlarının yıllardır alışık oldukları ışığı kapladı evin içini. Sobanın çıtırtıları başladı.
Erkek:
—Akşamı düşündün mü? dedi. Ne yiyeceğiz?
Kadın:
—Bilmem ki? dedi. Hiçbir şey yok evde! Bir şeyler al gel istersen.
—Ne alayım? Söyle de ona göre. Bilirsin çarşı işine pek aklım ermez.
Kadın, mutfaktan alıp geldiği fileyi erkeğin eline tutuşturdu:
—Mutfak bomboş. Bu saatte ne bulursan al. Pirzola, ekmek, peynir, yumurta, marul, limon, ne bulursan al işte. Fileyi doldur. Ben de evi toplayayım. Sen yokken daha iyi çalışırım.
Erkek elinde file çıktı. Kadın çarçabuk temizliğe girişti onun ardından. Salonun, yemek odasının tozunu aldı. Süpürdü. Mutfağın fayanslarını sildi. Çantaları açıp kirlileri ayırdı.
Erkek bir saate yakın bir süre sonra, güneşin kavuşmasına yakın döndü. Fileyi, aldıklarını mutfaktaki masanın üstüne bıraktı. Kadın geldi. Fileyi boşaltmaya, gelen paketleri açmaya başladı. Pirzolayı, peyniri, limonları, yumurtaları, derken pirzola paketine benzer başka bir paketi ayırdı. Eliyle yokladı. Burnuna götürdü:
—Bu ne?
Erkek:
—O mu? dedi yaklaşarak. Ciğer aldım. Kediye.
Kadın paketi masaya bıraktı:
—İyi düşünmüşsün.
—Nerelerde?
—Ayvaz mı?
—Ayvaz tabii!
—Çıkar gelir herhalde.
Erkek mutfak penceresinden yan yan dışarı baktı:
—Hiç mi görünmedi?
—Görünmedi.
Adam bu sefer mutfağın bahçeye açılan kapısını açık bıraktı. Seslendi:
—Ayvaz! Ayvaz, gel, pisi pisi…
Bahçeyi seslene seslene dolandıktan sonra mutfağa döndü. Öteberiyi dolaba yerleştiren karısının yanında durdu:
—Merak etmiyor musun?
—Etmez olur muyum? Ediyorum ama, bu mevsim onların hovardalık mevsimi. Evde durmazlar pek. Gelir nerdeyse, diyorum.
Adam, gözleri mutfak penceresinden dışarıda, mırıldandı:
—Tuhaf! Her gelişimizde, sinemadan, gezintiden dönüşümüzde kapıda ayaklarımıza dolanırdı. Böyle görünmeyişi tuhaf gelmiyor mu sana?
Kadın marulları yıkamak için musluğa yaklaştı:
—Tuhaf olmasına tuhaf tabii! Ayvaz hiç gecikmezdi. Ama on gündür hayvan yalnız. Elbet bir başının çaresine bakmıştır. Benim nerelerdeyse çıkar gelir gibime geliyor…
Adam karısına döndü yine:
—Biliyor musun? Hiç iyi yapmadık hayvanı öyle ortada bırakıvermekle. Hiç değilse komşulara emanet edecektik. On gündür hep sana soracaktım. Canın sıkılmasın diye anmadım. Başına bir şey gelmesin hayvanın?
—On günde ne gelecek başına? Bir yerlerde takılmıştır herhalde. Şimdi neredeyse çıkar gelir…
Adam sıkkın, somurttu:
—Gelecek olsa gelirdi! Nafile! Bana gelmez gibi geliyor…
Kadın ortadan yarıya böldü iki marulu, yapraklarını aralayarak, musluğun altında iyice yıkadı. Büyük bir tencereyi suyla doldurup marulları içine bastırdı. Tencereyi kaldırdı. Kocasına döndü:
—Kocaman çocuksun sen! Hep üzüntü ararsın.
Sonra da kocasını elinden tutup mutfaktan dışarı çıkardı:
—Hadi, yardım et de bavulları yukarı çıkaralım. Bu patırtı kalksın.
Salondan üst kata çıkan merdiven başında duran iki bavulu erkek, küçük iki yol çantasını da karısı aldı. Yatak odasına çıkarıp, elbise dolabının önünde yere bıraktılar. Adam karyolanın kenarına ilişip oturdu. Kadın pencerenin perdelerini açtıktan sonra kocasına döndü:
—Oh! Nasıl özlemişim odamızı!
Gün kavuşmuştu artık. Odanın içi alacakaranlıktı. Kocası susuyordu. Gelip kocasının yanına oturdu. Elini omuzuna koydu:
—Sen özlemedin mi? Söylesene!
—Özledim elbette!
Kadın konuyu değiştirdi:
—Kimseyi gördün mü dışarıda?
—Suat’a rastladım.
—Nasıllarmış?
—İyilermiş. Yorgun değilseniz akşama yemeğe bize gelin, dedi. Karısı çok özlemiş seni.
—Ne dedin?
—Sen istersen gideriz, dedim.
—Gidelim mi?
—Bilmem?
Kadın kalktı. Derin bir soluk alarak gerindi.
—Öyle yorgunum ki! Gitsek, sofra gürültüsünden kurtulurum. Ama şimdi sokağa çıkmak da ayrı dert!
Sokağın ışıkları yandı o sırada. Erkek de kalktı. Pencereye yaklaştı. Kadın elektriği açtıktan sonra pencere önüne geldi. Perdeleri kapadı. Hâlâ pencerenin kenarından sokağa bakan kocasının başını çenesinden tutarak kendine doğru çevirdi. Ellerini alıp, kendi beline doladı. Adamın göğsüne iyice sokuldu.
—Biliyor musun? dedi, tatlı bir sesle, bir haftadır çok yorulduk. Bittim akrabadan akrabaya, tanıdıktan tanıdığa koşmaktan!.. Şu saati öyle özlemiştim ki! N’ olursun üzme kendini…
Sarmaş dolaş, öylece bir iki adım atıp yatağın kenarına iliştiler yine.
—Canım iyice sıkıldı şu Ayvaz’ın gelmeyişine!
—Hadi unut onu artık! Nasıl olsa gelir. Bir şey olmamıştır merak etme. Kediler yedi canlı derler.
Adam karısının saçlarını okşuyordu yavaş yavaş.
—Sanmam! Gelse gelirdi…
Kadın, kocasının dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Gözleri ışıl ışıldı:
—Canım, dedi. Ne iyisin!
Daha uzun bir öpüşü denediler. Sonra birbirinin yüzüne bakakaldılar bir süre. Kadın toplanan etekliğini eliyle düzelterek kalktı:
—Suat’lara gitmeyelim istersen?
—Sen bilirsin.
—Canın sıkkın. Bilirim orada da oyalanamıyacaksın. Erken yatarız daha iyi.
Adam da kalktı:
—Fena olmaz.
—Hadi istersen bakkaldan telefon et, gel. Gelemeyeceğimizi söyle. Ben de sofrayı hazırlayayım.
Alt kata indiler. Adam telefon etmek için çıktı. Yemek odasının önü küçük bir balkona açılırdı. Saksıları vardı orada. Kadın sofrayı kurdu. Sonra da on gündür susuz kalan çiçekleri sulamaya çıktı balkona.
Bitişik evde balkonlarına bakan bir pencere açıldı. Evin kadını pencerede göründü:
—Hoş geldiniz kuzum! Nerelerde kaldınız?
—Hoş bulduk canım!
—Ne zaman geldiniz?
—Biraz önce. Bir iki saat oldu.
—Pek yalnız kaldık doğrusu sizsiz. Özlettiniz kendinizi!
—Biz de sizleri özledik!
—Çok kaldınız mı İstanbul’da?
—Topu topu on gün işte! Yolu da sayarsan.
—Bir şey değil doğrusu. Gezdiniz, eğlendiniz mi bari?
—Yorgunluk işte! Kalabalık, gürültü. İnsan eğlendiğini anlamıyor ki!..
—Bizim de niyetimiz var yaza…
—Daha iyi edersiniz. Biz hiç iyi yapmadık şimdi gitmekle. Hep soğuk, yağmurlu gitti havalar…
—Sorma canım! Burada da öyleydi. İki gündür düzeldi.
Kadın sözü değiştirdi:
—Kuzum bizim Ayvaz gözünüze ilişti mi hiç?
—Niye sordun?
—Görünürde yok da ..
—Üç gün önce gördüm o soğuklarda.
—Nerede?
—Kapının önünde. Güneşte büzülmüş titriyor gibiydi.
Kadın meraklandı:
—Hasta mıydı dersin?
—Çağırdım. Bir şeyler döktüm yiyecek. Gelmedi. Hasta olmalı herhalde.
—Büsbütün dert oldu içime şimdi. Bir şey olmasın hayvana…
Komşu kadın omuzlarını kastı:
—Bilmem. Bir daha görmedim. İnşallah olmamıştır!
—Geldiğimizden beri meraktayız. Nerede aramalı bilmem ki!?
—Yaa! Vah vah!
—Turgut çok üzülüyor. Ben üzüntümü saklıyorum, o biraz rahatlasın diye…
—Yazık! Üzülmeyin, gelir inşallah!
Sokak kapısının açıldığını duydu. Kulak verdi. Kapının kapatıldığını duydu şimdi de.
—Turgut geldi galiba, dedi. İyi akşamlar!
İçeri girmek için geriledi.
—İyi akşamlar!
Komşusu penceresini kapadı. Kadın yemek odasına girdi. Kocası sordu:
—Ayvaz geldi mi?
—Gelmedi daha!
Kocası başka bir şey sormadı. Kadın yemeği getirmek için mutfağa gitti.
Yemekte, yemekten sonra yatak odasına çıkıncaya kadar Ayvaz’ın sözünü açmadılar bir daha. Saat sekizi, sekiz buçuğu, dokuzu vurdu. Kadın birkaç kez, bir bahane uydurup mutfağa kadar, Ayvaz geldi mi diye gidip baktı. Erkek her cigara yakışta, kalktı, bahçeye, balkona açılan kapıların önünde durdu. Camlardan dışarıda Ayvaz geldi mi diye arandı. Kulakları sesteydi ikisinin de. Duydukları en küçük gürültüde, ikisi de gözlerini pencereye dikiyor, Ayvaz’ın sırtını kamburlaştırarak, cama sürtünmesini, pencereyi açmalarını beklemesini görür gibi oluyorlardı.
Saat dokuzda kadın:
—Ben yatacağım, uykum geldi, dedi. Kalktı.
Erkek:
—Peki, dedi, beraber çıkalım.
Yatak odasının elektriğini açıp kapısını kapadılar. Hiçbir şey konuşmadan pencereye doğru ilerledi ikisi de. Erkek perdeyi ucundan aralayıp bir daha dışarı baktı. Sonra perdeyi elinden bıraktı.
Kadın çoraplarını çıkartırken:
—Haklısın, dedi. Biri eksilmiş gibi sanki evden!…
Erkek pencereden ayrıldı. Ceketini çıkardı. Sandalyenin gerisine astı:
—Aslında da öyle. Üç canlıydık bu evde…
—Çok üzüldüm. Akşamdan beri kendimi zor tuttum.
—Yüzünden, sesinden belliydi. Sen benden çok severdin Ayvaz’ı.
Kadın gece lâmbasını yakıp elektriği söndürdü. Elbisesini iki eliyle eteklerinden tutarak başının üstünden çekip çıkardı. Geceliğini giydi. Yatağa girdi.
—Mutfakta yemeği hazırlarken hep ayaklarımın dibinde dolaşıyor sandım.
Erkek pijamalarını giyiyordu henüz:
—Ben de yemekte masanın altında arandım hep…
—Sofrayı kaldırırken, tabakları mutfağa götürürken hep yanım sıra geliyor gibiydi.
—Koltuğa, divana bakınca, sanki kıvrılıp yattığını görür gibi oldum bütün gece…
Kadın yorganı göğsü hizasına çekerek yatağa yerleşti:
—Ben de… Çok acıdım. Bir insan kadar acıdım…
Erkek gelip karısının yanına uzandı. Kısa bir sessizlik geçti aralarında. Az sonra erkek sessizliği bozdu:
—Kaç yaşına kadar yaşar kediler?
Kadın gözkapaklarını kısarak az düşündü:
—Bilmem? dedi. Ama on yıldan uzun yaşarlar herhalde.
İkisi de yine daldılar. Erkek:
—Öyle ya, dedi, on beş yıl yaşarlar…
Kadın yineledi:
—Herhalde!
—Ayvaz daha altı yaşındaydı!
—Vakitsiz ölebilir! Ama belki de ölmemiştir.
Kısa bir sessizlik daha geçti aralarında.
—Kim bilir? dedi erkek. Orasını hiç bilmeyeceğiz. Cins kediler ölüsünü göstermez.
Karısının üstünden uzanıp gece lâmbasını söndürdü.

1956

(*)Necati Cumalı, Değişik Gözle, Yazko Yayınları, İstanbul 1983, ss.60-71

“KAYBOLAN” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
Ömer Lekesiz

Gelenler, bir adam ve karısı. Kapıyı kendileri açtıklarına göre kendi evlerine geldikleri belli. Cumalı, hem bunu, hem de uzak bir yerden geldiklerini belirginleştirmek için çanta ve bavullarını da zikrediyor. Ve küçük ama önemli bir incelik: “Erkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi.” Kadınlar daha çabuk yoruldukları için, ev öncelikle kadına mahsus olduğu için, adab –ı muaşerete uygun davranmak için… Her ne için olursa olsun, bu cümle ile öyküleyenin inceliği, dikkati, görme ve yansıtma kabiliyeti de dışlaşmış oluyor neticede.
On gün ayrı kalmışlar evlerinden, nereye gitmişler, niçin gitmişler, kime gitmişler henüz bilmiyoruz. On günlük bir ayrılık, soğutmuş onları evlerinden. Çevre ile birlikte değişen ilgilerin ve zihni dağılmanın beraberinde getirdiği doğal bir soğuma… Ayrıca, “On gündür insansız…”lık nedeniyle kapalı olan evdeki muhtemel ağır hava, toz ve nemin alışılmışın dışında insanı etkileyişi…
Evin hanımı titiz mi titiz? “Ev bu durumdayken imkânı yok rahat edemem. Hemen kolları sıvamam gerek.” deyişine bakılarak temizliği bir takıntı haline getirdiği de ileri sürülebilir. Sobayı yakmaya hazırlanırken de aklı evin temizliğinde:” Ev berbat olmuş! İyi ki döndük! Beş gün daha kalsak kimbilir ne duruma gelirdi?..” Ayrıca, temizliği takıntı haline getirmiş ev kadınlarına mahsus bir eğilim: Temizliği bir başına yapmak isteyişi… Kocasına, “Sen yokken daha iyi çalışırım.”deyişi bundan. İyi ki eline çabuk bir hanım, bir tencere için bir günü harcamıyor, kocasının çarşıya gidip gelme süresi (yaklaşık bir saat) içinde, “Salonun, yemek odasının tozunu al…”ıp, süpürüyor, “Mutfağın fayanslarını sil…”iyor, “Çantaları açıp kirlileri ayır…”ıyor.
Kadının işçimenliğine karşılık erkek kazak adam rolleri oynuyor: “Gelir gelmez iş çıkarma başına Allahaşkına. Bir nefes alalım da sonra.” Ayrıca, evi “tertemiz, sıcacık, pırıl pırıl…” “ansıma”sı da biraz garip görünüyor. Çünkü, “ansımak” sözcüğü burada iğretiliği, yapaylığı yanında aykırı kaçıyor; adam içinde yaşadığı evin durumunu “ansıyış”ıyla mı belirler? Üstelik on günlük ayrılık konusunu da fazla abartıyor: “—Ben bayağı yadırgadım evi! Sen? (…) —Ben de. Sanki hiç oturmamış gibiyiz burada…” Bu konuda, akşam-sabah evinde oturan kadının tavrı makul ama adamın ki hiç mi hiç makul değil. Bir yerde çalışıyor olmalı, seyrek de olsa seyahate çıkıyor olmalı erkek. “Bilirsin çarşı işine pek aklım ermez.” deyişi bunu göstermiyor mu?
Kaldı ki, malum soğukluk konusu da onlar için, kalıcı değil, gel-geç bir konu. Nitekim, “sobanın yakılması, salonun, yemek odasının, mutfağın pancurlarının, perdelerinin açılması…” bitip, “Günlük yaşayışlarının yıllardır alışık oldukları ışığı…” evin içini kaplayınca eve karşı oluşan soğuklukları da hemen kaybolup, boğazlarının telaşına düşüveriyorlar: “—Akşamı düşündün mü? dedi. Ne yiyeceğiz?”
Hali vakti yerine bir aile mi? Evleri dubleks ( “—Hadi, yardım et de bavulları yukarı çıkaralım. Bu patırtı kalksın.”, “Salondan üst kata çıkan merdiven başında duran….”) ve panjurlu (“Odanın pancurlarını açarken”). Erkeğin “bu ev…” nitelemesine göre ev kendilerinin olmalı. Ayrıca, pirzoladan ve fileyi doldurmaktan da sıradan bir şeymiş gibi söz ediyorlar. “Bu saatte ne bulursan al. Pirzola, ekmek, peynir, yumurta, marul, limon, ne bulursan al işte. Fileyi doldur.”
Yine de bunlar eski deyimle “istidlal” yoluyla ulaştığımız muhtemel sonuçlar. Sanki, Cumalı, bu çifti bize tanıtmak istemiyor. Tipleri, görünüşleri bir yana, kaç yıllık evliler, yaşları kaç, çocukları var mı, geldikleri kent (ya da kasaba) onların asıl memleketleri mi? vb. soruların cevabını Cumalı’nın ağzından cımbızla bile alamıyoruz. Okuyucunun merakını diri tutacak bu ve benzeri bilgilerin eksikliğiyle öykünün hantallaşacağını, kuru diyaloga mahkum olacağını biliyor olmalı. Ki hemen, öyküye bir canlıyı daha dahil ediveriyor: Kedi.
Kedinin kendisi yok öyküde, adı var, ona duyulan sevgi ve bağlılık var. Kedi kayıp. Öykü de onun kayboluşunun öyküsü sonuçta: Kaybolan!
Kedi, erkeğin çarşıdan doldurup getirdiği fileden çıkan nesnelerle birlikte giriyor öyküye: “Kadın geldi. Fileyi boşaltmaya, gelen paketleri açmaya başladı. Pirzolayı, peyniri, limonları, yumurtaları, derken pirzola paketine benzer başka bir paketi ayırdı. Eliyle yokladı. Burnuna götürdü: —Bu ne? Erkek: —O mu? dedi yaklaşarak. Ciğer aldım. Kediye.”
Erkek kediyi düşünerek ciğer almakla kalmıyor, nerelerde olduğunu sorarak onu öyküye buyur edip bir de bir isim kazandırıyor: “Kadın paketi masaya bıraktı: —İyi düşünmüşsün. —Nerelerde? —Ayvaz mı? —Ayvaz tabii!” Kadın ise kediye karşı biraz lakayt ya da erkeğe göre kedileri daha iyi tanıdığından, her an bir yerlerden çıkıp gelebileceğini düşünüyor olmalı ki, kedinin yokluğu konusunda daha rahat bir tavır sergileyebiliyor: “—Çıkar gelir herhalde.”
Ama erkek işi oluruna bırakmaya niyetli olmadığı için (—Hiç mi görünmedi?) “pisi pisi”lerle kediyi arama çalışmalarını başlatıyor ve karısının malum lakayt tavrını da sorguluyor: “—Merak etmiyor musun?”. Kadın, kedileri iyi tanıdığını ima ederek, canalıcı bir tespitle kocasını cevaplandırıyor: “—Etmez olur muyum? Ediyorum ama, bu mevsim onların hovardalık mevsimi. Evde durmazlar pek. Gelir nerdeyse, diyorum.”
Erkek, kedisine sıradan bir kedi gözüyle bakmıyor. Kedinin, alışkanlıklarını, davranışlarını dillendirerek, ona ailenin sorumlu bir küçük üyesi gibi baktığını ele veriyor: “—Tuhaf! Her gelişimizde, sinemadan, gezintiden dönüşümüzde kapıda ayaklarımıza dolanırdı. Böyle görünmeyişi tuhaf gelmiyor mu sana?”
Erkeğin kediye yüklediği rolün, verdiği önemin iyi anlaşılması için, ailenin çocuksuzluğunun altını yeniden çizmemiz gerekiyor. Bu çiftin çocukları olmamış mı? Olmuş da, evlenip barklanıp başka evlere, illere mi gitmişler? Bu iki hususta öyküde en ufak bir ipucu verilmediğine göre, kadının, erkeğin ya da her ikisinin kısırlıklarına da hükmedilebilir mi?
Kedi ile daha çok erkek ilgilendiğine göre, ailede bir üçüncü canlıya daha çok özlem duyan da o olmalı. Bu, her an erişebileceği bir şey olduğundan erkeğin çocuksuzluğu kabullenemediğine, kadınınsa doğuramamaya kani olduğundan çocuksuzluğu kabullendiğine yorulabilir. Buradan bakıldığında, erkeğin vicdani muhasebesi, kadının da yine umursamaz tavrı iyice netleşmektedir: “Adam karısına döndü yine: —Biliyor musun? Hiç iyi yapmadık hayvanı öyle ortada bırakıvermekle. Hiç değilse komşulara emanet edecektik. On gündür hep sana soracaktım. Canın sıkılmasın diye anmadım. Başına bir şey gelmesin hayvanın? —On günde ne gelecek başına? Bir yerlerde takılmıştır herhalde. Şimdi neredeyse çıkar gelir…”
Ayrıca, kadının, kediye saplanıp kalan kocasını “rehabilite” etme taktiği de bu açıdan hayli ilginç görünüyor. Kadın, kocasını koca bir çocuk, hep üzüntü arayan biri olarak nitelemekle kalmayıp, ona olan ilgisini de buna göre ayarlıyor. Tam bir anaç rolü üstleniyor. Üzüntüler icat eden çocuğunun ruh sağlığını annelik şefkati ve sıcaklığıyla korumaya çalışan bir dişi… Bunlar, kadının çocuk özlemini bastırma çabasını da dışlaştırıyor. Kadın, kısır da olsa neticede bir kadın olduğunu ispat etmek istercesine, doğal bir refleksle erkeğin dikkatini kendine yani dişiliğine çekmeye çalışıyor:
Bavulları yatak odasına taşımayı bahane ederek, ikisine mahsus (“—Oh! Nasıl özlemişim odamızı!”) en mahrem ortama götürüyor onu. Özleminin yönünü belirlemeye çalışıyor: “—Sen özlemedin mi? Söylesene!” Cinsellik gösterisinin fazla önplana çıkmasını önlemek için konuyu biraz değiştirir gibi yapıyor. Bu vesileyle kedininkinden sonra bir insan ismi giriyor öyküye: Suat. Suatlara gidip gitmeme konusu, kadının erkeğe ‘başbaşa kalma’ fırsatını sunmasıyla sonuçlanıyor: “Kadın, kocasının dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Gözleri ışıl ışıldı: —Canım, dedi. Ne iyisin! Daha uzun bir öpüşü denediler. Sonra birbirinin yüzüne bakakaldılar bir süre. Kadın toplanan etekliğini eliyle düzelterek kalktı: —Suatlara gitmeyelim istersen? —Sen bilirsin. —Canın sıkkın. Bilirim orada da oyalanamıyacaksın. Erken yatarız daha iyi. Adam da kalktı: —Fena olmaz.”
Bu cinsellik gösterisinin bir yerde durdurulması gerektiği için, yazar, erkek kahramana olsun bir isim (“Turgut”) kazandırmanın ötesinde artı bir değer ifade etmeyen kedi merkezli bir “es”e başvuruyor öyküde. Bunu sağlayabilmek için, erkeği Suat’a telefon etmeye gönderip, onun dönüşüne kadar kadını komşu kadınla söyleştiriyor. Seyahat, yorgunluk, kedi, kedinin hasta olabileceği, komşu kadının seyahat niyeti…
Turgut, kedi takıntısını muhafaza ederek dönüyor eve. “Yemekte, yemekten sonra yatak odasına çıkıncaya kadar… Ayvaz’ın sözünü…” açmıyorlarsa da, her ikisi de gizliden gizliye kedinin gelip gelmediğini anlamaya çalışıyorlar: “Saat sekizi, sekiz buçuğu, dokuzu vurdu. Kadın birkaç kez, bir bahane uydurup mutfağa kadar, Ayvaz geldi mi diye gidip baktı. Erkek her cigara yakışta, kalktı, bahçeye, balkona açılan kapıların önünde durdu. Camlardan dışarıda Ayvaz geldi mi diye arandı. Kulakları sesteydi ikisinin de. Duydukları en küçük gürültüde, ikisi de gözlerini pencereye dikiyor, Ayvaz’ın sırtını kamburlaştırarak, cama sürtünmesini, pencereyi açmalarını beklemesini görür gibi oluyorlardı.”
Kediyi takipten ilk vazgeçen de kadın oluyor: “Saat dokuzda kadın: —Ben yatacağım, uykum geldi, dedi. Kalktı.” Erkek de, daha önceden “yatmak” konusunda kadın tarafından kurulduğu için ona tabi oluyor: “…beraber çıkalım.” Birlikte, kedi sevgisini, canlı ihtiyaçlarını sorguluyorlar son kez:
“Kadın çoraplarını çıkartırken:
—Haklısın, dedi. Biri eksilmiş gibi sanki evden!…
Erkek pencereden ayrıldı. Ceketini çıkardı. Sandalyenin gerisine astı:
—Aslında da öyle. Üç canlıydık bu evde…
—Çok üzüldüm. Akşamdan beri kendimi zor tuttum.
—Yüzünden, sesinden belliydi. Sen benden çok severdin Ayvaz’ı.”
Erkeğin, cins kedi nitelemesiyle birlikte ölümden bahis açması, önceden beri kadın tarafından işletilen teselli taktiğinin de yön değiştirmesini gerektiriyor. Birlikte ve erken yatılıp, kedi hayırla yad edildikten, ölüm mevzu açılıp kadın iyice hüzünlendikten sonra iş erkeğe düşecek, o da neticede “Karısının üstünden uzanıp gece lâmbasını…” söndürerek gereğini yerine getirecek.

***

Aylardan nisan, nisanın da ilk günleri. Günlerden bir günün ikindi vaktinden, yatma zamanına kadar geçen bir süre.
Mekan? Panjurlu, elbise dolabı ve karyolası bulunan yatak odalı, mutfaklı dubleks bir ev, o eve bitişik bir komşu evi, file doldurmaya ve birine rastlamaya yarayan bir çarşı, kediyi çağırabilmek için var edilmiş meçhul ve karanlık bir bahçe.
Çevre tasviri ve belirlemesi adına sıradan iki cümle: “Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine.”
Öykü kişilerinin olsun hatlarını daha belirgin tutabilseydi Cumalı. Erkek, kadın, erkeğin adı Turgut, kadının adı yok.
Kadının, toplandığında eliyle düzelttiği, kendisini kocasının tesellisine sunmak için eteklerinden tutarak çıkarttığı bir eteği var. Pardon, bir de geceliği var. Kocası gibi onun da boyu, bosu, kilosu, saçı, kaşı, gözü belirsiz.
“—Kocaman çocuksun sen! Hep üzüntü ararsın.” Ve “—Canım, dedi. Ne iyisin!”’in dışında öykü kişilerinin ruhsal yapılarına mahsus bir şey yok. Adamın, kedinin kayboluşuyla ilgili üstü kapalı hüznünü, kadının da onun hüznünü anlama ve yönlendirme çabasını da var saymalıyız.
Kurgusu itibariyle bu öykü çok sıradan. Durgun, cansız, soluksuz ve renksiz bir işleyiş biçimi tercih edilmiş. Neden-sonuç bağının en iyi işletileceği, kediyi birine emanet etmeme konusunda bile şöyle bir dokunulup geçilmiş.
Cumalı, Kaybolan’da yeni bir anlam üretme amacı taşımadağı için, öyküsel dili de buna uygun düşecek şekilde düz anlam mantığına göre kurmuş.
Pancur, pardesü sözcükleri dışında hatalı sözcük yok gibi. Bir yerde “Kadın toplanan etekliğini eliyle düzelterek kalktı” denilirken bir diğer yerde de “Elbisesini iki eliyle eteklerinden tutarak başının üstünden çekip çıkardı.” denilmiş. Dolayısıyla birinci cümledeki yanlışlık, ikinci cümlede giderilebilmiş.

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 3, Kaknüs Yayınları, İstanbul, ss: 128-139)


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri