BAHAR VE KELEBEKLER

Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri!  Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara, hayata dargın gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga uzanmış esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden, çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yaşında idi. Köşelerin hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini arasıra, karşısında kitap okuyan genç kıza, bu torununun torununa atfediyordu… Birden, üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış elini başına götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü. Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgar onu tehyic ediyor, kuşların güneşli cıvıltıları, çiçek ve çimen kokuları hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa,
“Yavrum, niçin susuyorsun?” dedi. “Biraz konuşalım.”
Genç, esmer kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabından ayırmayarak,
“Okuyorum büyükanneciğim” dedi.
Ancak on sekiz yaşında vardı. Şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyordu. Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyordu. Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyük nine sordu:
“Okuduğun ne, kızım?”
“Bir roman.”
“Neden bahsediyor?”
“Hiç.”
Büyük nine tekrar daldı. Karşısındaki, senelerce evvel ihtiyarlayıp ölen torununun bu güzel, bu taze torununa bakıyordu. Bu vücut işte hayatının baharı idi. Arkasındaki, görmek istediği şu pencerenin dışarısındaki gürültülü, kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyic eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yaşında bir aşığın busesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı, niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında biraz tebessüm, gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu. Tekrar sordu:
“Söyle yavrum, o roman ne diyor?”
Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile,
“Büyükanneciğim, Fransızca bir roman işte…” dedi.
Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
“Adı ne?
“Desenchanté…”(**)
“Ne demek?”
“Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar demek.”
“Onlar kimmiş?”
“Biz… Türk kadınları…”
Büyük nine düşündü. Sol eliyle siyah, parlak saçlarını düzelten torununun torununa şimdi pek elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı büyük matemleri geçirmiş, felaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi.
“Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı?” dedi. “Hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten, sadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olan sizsiniz. Şimdiki kadınlar… Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!… gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.”
Genç kız gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenişlerini her vakit dinler, bazen onunla münakaşa ederdi.
“Hiç siz okumaz mıydınız, büyükanneciğim?” diye sordu.
“Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızlarına Farisi öğretir, Cami dersleri gösterirlerdi. ‘Tuhfe-i Vehbi’yi okuturlardı. Fuzuli’nin, Baki’nin gazellerini ezberlerdik, Mesnevi’yi anlardık. Mükemmel seci’ler, kafiyeler yapar, kocalarımızla münakaşa eder, hafızamıza, zekamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit bir kadın için en büyük medih: ‘Fazıla, edibe, şaire, akıle….’ idi. Şimdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor, başka memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah… At elinden o kitabı!”
Esmer güzeli kız yeniden gülümsedi,
“Peki, büyükanneciğim” dedi, “bu kitabı atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.”
“Hayır kızım, okuyor, fakat eğlenmiyorsun. Gözlerini görsen… Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder…”
“Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?”
Büyük nine düşünmeye başladı; evet, ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayatı birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar alemi vardı ki, şimdi tamamıyla dağılmıştı. Bu alem pek genişti. Binlerce kadın birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik pabuçlar, kırmızı feraceler… ah hele kırmızı feraceler… baharın yeşil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde kadınlar tıpkı birer gelincik çiçeği gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin, yani zayıf, hastalıklı yoktu. Erkekler yalnız kadınlarını tanırlar, işlerinden sonra erkence evlerine gelirler, zevcelerine doyulmaz aşk ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi.
Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler, bütün bu Türk erkeklerini eşlerinden ayıran, zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. Kadınlar erkekleriyle üzülmeden yaşıyor, sonra o vakitki aşı boyalı büyük evlerin büyük sofalarında, havuzlu, kameriyeli bahçelerinde, bostanlarda, deniz kenarlarında, cesim, nadir yalılarda toplanıyorlar, eğleniyorlar, mesut oluyorlardı. Ne oyunlar, ne adetler, ne zevkler vardı ki, bugün hepsi tamamıyla unutulmuştu. Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yoktu… Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hulyaya inkılap etti. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Seksen sene evvelki saadetlerin bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani mukayesesi, zihninde şedit bir yorgunluk husule getiriyor, onu hala yaşadığına müteessif ediyordu. Genç ve esmer kız yüz yaşına girmeye birkaç adımı kalmış olan bu annesinin annesinin annesine, bu mükerrer büyük ninesine dalgın dalgın bakarak onun zamanındaki kadınların saadetinin ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:
“Sustunuz, büyükanneciğim…” dedi.
İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini açtı:
“Ah!… Eski günleri, eski saadetleri düşünüyorum.”
“Eski zamanda, sizin zamanınızda bugünden fazla ne vardı, nineciğim?”
“Çok… birçok şeyler…”
Büyükanne tamamıyla doğruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düşündü. Sonra yine başladı. Genç kız onun dişli ağzının içindeki derin sivri karanlığa bakıyor, oradan çıkan kelimeleri sanki ziyade temaşa ediyordu.
“Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Her şey bizim için zevk, eğlence idi. Her şey: Çocukluk, mektebe başlayış, feraceye giriş, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile… Bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok kadınlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatımız eğlence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdı ki bir mektebe başlama, bir sünnet, bir düğün, bir loğusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye vesile olurdu. Manilerimiz, şarkılarımız vardı. Toplanır, aramızda müşavere eder, kış geceleri divanlardan tefeül ederdik, mevsimler bile bir eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti, eğlencesi, ananesi vardı. Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine akşamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.”
Büyük nine ateh getirmiş ihtiyarların yalnız çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor, sözünü uzatıyordu. O esnada bir kuş kümesi pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu. Şiddetle cıvıldaşıyorlar, keskin çığlıklarını ihtiyarın hafif ve titrek sadasına karıştırıyorlardı:
“Evet, yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısının ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.”
“Ne gibi büyük nineciğim?”
“Ne gibi olacak bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatımızı baharda tefeül eder, güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefeül… pek şairane, pek latif, pek hassastı. Daima doğru çıkardı. Hepimiz itikat ederdik.”
“Nasıl?”
“Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmaya, yapraklar yeşillenmeye, çimenler baş göstermeye başladı mı, bizim gözümüz artık odalarda duramazdı. Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar, onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz, pembe olması için maniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sarı veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik.”
“Niçin?”
“Çünkü kelebeklerin birer manaları vardı. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sarı kelebek: Kedere, hastalığa… Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail olurduk… Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okurduk…”
Büyük nine devam ediyor, ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarını anlatıyor, beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğunu söylüyor, uzatıyor, büyük vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki kadınların müşahede ederek erkeklerine haber verdiklerini hikâye ediyordu. Genç esmer kız artık dinlemiyor; büyük, siyah gözlerini büyükannesinin arkasındaki pencereden görülen nisan semasının mavi beyaz aydınlığına dikmiş, tahayyül ediyordu. Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı… Büyük ninesinin “tarih-i mukaddes” hikâyeleri gibi garip vehimler içinde uzayan sözlerini artık işitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı… Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakıyla, altı asırlık tesadüfi, tabii bir ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu. Ayağa kalktı. Büyük nine susmuştu. Torununun bu ani kalkışına taaccüple bakıyordu. Sordu:
“Ne var kızım, neye kalktın?”
Güzel, esmer kız gülerek,
“Ben bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için değil, benim gibi olanlar için Türk kızları için, bütün Türk kızlarının talii için bakacağım” dedi, pencereye yaklaştı.
Büyük nine titreyerek koltuğundan kalktı.
“Gözlerim o kadar görmez ama” diyordu, “ben de bakayım sizin için…”
İkisi de pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız muhteşem, levent endamıyla yükseliyor, solda minimini, kambur büyük nine duruyordu. Dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri kamaştıran tatlı, sıcak bir aydınlıkta parlıyordu. Denize güneş aksetmiş, onu başka elemlere akıp giden ebedi, nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların ufak, koyu yeşil yaprakları hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düşüyordu. Karşı sahil tirşe dağları, mor koruları, beyaz yalılarıyla bir serap memleketini bir peri payitahtını andırıyordu. Susuyor, bakıyorlardı. Henüz bir kelebek görmemişlerdi. Çiçek tarhları üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor, birden kayboluyorlardı. Tek bir martı yakın bir tehlikeden, meçhul bir şeametten kaçar gibi hızla geçiyor, haykırıyordu. Nerede oldukları görülmeyen kuşlar mütemadiyen ötüyorlar, cıvıltıları canlı ve tannan bir ziya yağmuru gibi semadan yağıyor zannolunuyordu. Genç kız birden, elini kalbine götürdü, yavaş bir sesle,
“Ah işte…” dedi.
Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuşuyordu. Gösterdi. Büyük nine korkunç ve iskelet parmağıyla,
“Fakat ben senden evvel şu beyazı gördüm” diye mermer havuzun üstünde dolaşan bir kelebeği gösterdi.
Genç kız son bir cebirle ona da baktı:
“Ah büyük nineciğim, iyi göremiyorsunuz” dedi, “o beyaz değil, sarı bir kelebek..”
…Anasının ruhuna meçhul bir elem hücum etti, gözleri karardı. Bu parlak taze tabiat şimdi ona meyus görünüyor, mermer havuz genç, esir bir melikenin türbesine, bahçenin tarhları müteverrim kızların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu. Geri çekildi. Yine şezlonga döndü. Büyük nine de kendisine ölümü ihtar eden bu sarı, siyah kelebekli bahardan ürkmüş, yine arkasını dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak oturuyor, kamburunu iyice çıkarıyordu. Genç kız elinden bırakmadığı siyah maroken kaplı kitabını açtı, bu kitap şimdi siyah, büyük, ölü bir kelebek gibi onun yüzünü tamamıyla örtüyordu. Okumuyor, irsi, intisali bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine; zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının talii ancak felaket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin boş, tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi açmadan, doğmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu… Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalnız Türklere, yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris’te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğin, dini taassubun bir mislini Sudan’da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu… Birden kendisi gibi başka ufuklar, başka saadetler, başka hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı, büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur!” dediğini hatırladı.
Pencereden, sevdiğine kavuşmadan ölen genç ve müteverrim bir aşıkın son veda busesi kadar ince, nazik bir rüzgar giriyor, taze mezarlar üzerin bırakılmış taze çelenk kokuları getiriyor, odanın gölgelerinde görünmez, matemli hayaller dalgalanıyordu…
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Bu meşum tefeülün ihtiyar dimağında husule getirdiği yorgunluk on bir uyku ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız… Genç, esmer kız gözlerini kitaba dikmiş, okumuyor, kitabı tutan zambak ellerini asi, anarşist göğsüne bastırarak, içinden dudaklarına yükselen kalbi ihtilali, bu şedit, sebepsiz hırçınlığı tutmaya çalışıyordu. Odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatırası… diğeri, bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem, süslü mezar idi. Pencerenin yakınlarına gelen kuş kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artık hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız, esmer kız hala hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi, şezlonguna uzanmış duruyordu. Geniş pencereden intizamsız fasılalarla giren kokulu, çiçekli bahar rüzgarının cereyanı ansızın deminden gördükleri siyah kelebeği getirdi! Bu siyah kelebek parlak, muhteşem tabiatın, çiçekli, müşfik baharın cennetinde, cehennemin zulmet, cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andırıyordu. Şimdi bu siyah ruh çimen, çiçek kokularıyla gelmiş, şu geniş pencerenin önünde çırpınıyordu. İçerdeki, müstebit muhitin, hain mazinin, zalim itikatların doğmadan katlettiği bu canlı ölüleri, onların müebbet sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz oluyor, nerede oldukları belli olmayan kuşlar, insafsız ve yakıcı bir hücuma uğramışlar gibi ansızın bütün kuvvetleriyle cıvıldamaya başlıyor, bütün tabiatı istila eden şedit, feci cıvıltılarla acı acı feryat ediyorlardı.
(Genç Kalemler dergisi, c:II, 1326/1911, sayı: 26)

(*)Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri 9, Bilgi Yayınevi, Ankara 1994, s. 55-68
(**) Fransız romancısı Pierre Loti’nin eseri.

“BAHAR VE KELEBEKLER”İN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ

Bahar ve Kelebekler, geçmiş (büyükanne / büyüknine) ve şimdinin (genç kız) iç içe anlatıldığı bir öykü; bir büyükanne ile bir genç kızın çakışan portrelerinden mazi ve hale ilişkin yazınsal kayıtları içeriyor.
Ömer Seyfettin tarzı başlayış: Tasvir. Aylardan Nisan. “…bir esatir rüyasının havai hakikati…”nde, yüzü gelecekten çok geçmişe dönük şimdiye dair usturuplu tespitler: “Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri!”
Bir ruh, bir görünmez adam gözüyle öykü mekanının çevresi… Göz, yazara mı, yoksa öykü kişilerinden birine mi ait henüz belli değil. O göz bakışlarını salonun içine çeviriyor:
“gayet” zayıf, sarı, ihtiyar (doksanyedi yaşında, üç dişi kalmış, buruşuk ağızlı, bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış ele sahip, kahverengi yemenili), açık pencereden giren muharrik rüzgar”ca tehyiç edilebilecek ve kuşların güneşli cıvıltılarıyla, çiçek ve çimen kokularıyla hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah doğurabilecek kadar romantik ve ayrıca “Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karış”mış kadının, pencerenin önünde arkası dışarıya dönük şişman (!?) koltukta, o meçhul gözün dışarıda gördüğü güzelliklere (bahara ve dolayısıyla hayata) dargınmış gibi oturduğunu tespit ediveriyor.
İhtiyar kadının ağzındaki üç dişi -o ağızın daha ilk açılışında- görebilecek kadar röntgen kabiliyetli bu göz salonda kadının karşısındaki şezlonga uzanmış bir genç kızı da hemen yakalıyıveriyor: “…pencereden” giren “çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı” altında, siyah maroken kaplı bir kitap okuyan ve ihtiyar kadının torununun torunu olduğu bildirilen bu genç “kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini” taşıyor, yaşı onsekiz gibi, “şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyor”, “Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyor”, “Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor” gibi görünüyor.
Biz, Afrodit’i kıskançlıktan çıldırtabilecek güzellikteki bu kız olsa olsa Türk uyruklu ya da en kötü ihtimalle ona akraba sayılabilecek bir uyruktan olabilir diye düşüne duralım, yazarımız bu işi ihtimallere bırakmak istemediğinden ihtiyar kadınla, genç kızın uyruğunu, sosyal içerikli bir cümleyle kendisi tespit ediyor. Gerçi genç kız, yeni neslin Türk kadınlarının o malum gözlerini taşıdığından mı, yoksa o gözleri bir Türk kızının dışında kimsenin taşıyamayacağından mı Türktür pek anlaşılmıyorsa da netice olarak Türktür ve bu kaya gibi tespit yazarın ulusçu telakkilerini üç aşağı beş yukarı ele vermektedir.
Peki, olay ne? Aslında öyle heyecan verici, okuyucu gözünü öyküye mıhlayıcı bir olay yok öyküde. Genç kız kitap okuyor, büyükanne (nine) kıza ne okuduğunu soruyor. O, Fransızca -sevinçten saadetten mahrum Türk kadınlarını anlatan- bir roman okuduğunu söylüyor. Büyük nine, hem roman okumaya, hem de Türk kadınlarının böyle nitelenmesine ve genç kızın şahsında yeni neslin uyuşukluğuna, karamsarlığına kendi genç kızlığındaki kelebek falı örneğine yaslanarak itiraz ediyor. Genç kız, kendisi ve onun gibi olan Türk kızlarının talihini öğrenmek amacıyla bu kelebek falına başvuruyor. Sonuç olumsuz: Keder ve hastalığa işaret eden sarı (siyah) kelebeği görüyor.
Olay(lar) bundan ibaret. Ancak bu öyküyü önemli kılan temel unsur olay değil, nesiller arası hayat, kültür, anlayış farklılıklarının bir sosyal psikolog yaklaşımıyla, titiz bir uslûpçu çabasıyla anlatılması… Yazarın, nesiller arasında ciddi farklar tespit edebilmek için, nine-torun yerine büyüknine- torununun torununu anlatışı kurgudaki zorlamayı, aşırı hesapçılığı alenileştiriyorsa da, bu durumu, hakim öyküsel mantığı bozmadığından es geçiyor ve nesil farklılıklarına eğiliyoruz:
Öyküde, kendi zamanını ve o zamanın kültürel anlayışını temsil eden nine, yeni neslin (dolayısıyla yeni zamanın) canlı bir tanığı olarak eskiyi anımsarken yeni zaman ve kültürel anlayışa yönelttiği eleştirilerle de zamanlar ve nesiller arası farkın ilk belirleyeni olarak önplana çıkıyor.
Büyük nine’ye göre eskiyle (seksen sene evveliyle), yeninin temel farkları şunlar:
Mekanlar: Aşı boyalı büyük evler, büyük salonlara, havuzlu, kameriyeli bahçelere sahipmiş. Bostanlarda, deniz kenarlarında cesm ve nadir büyük yalılar bulunurmuş. Şimdi için farklı bir tablo çizilmiyor.
Sosyal ve kültürel ilişkiler, eğlence hayatı: O zaman kadınlara mahsus binlerce kadının görüşüp konuştuğu geniş bir alem ve yine kadınlara mahsus eğlence ve zevkler varmış. Yukarıda belirtilen mekanlarda toplanan kadınlar eğlenir mesut olurlarmış. O zamanın kadınları için mevsimler, esvaplar, kınalar kısaca her şey zevk ve eğlence nedeniymiş. Çocukluk, okula başlayış, tesettür, evlilik, doğum, hatta ihtiyarlayış bile belli bir ritüele sahipmiş. Ah evet, maniler ve şarkılar.. istişareler, divanlardan fal açmalar… Binbir özlemle, “Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine akşamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.” Diyor o günler için büyük nine ve ilave ediyor: “Evet, yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısı ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.”
Bunlardan da önemlisi bahar sevgisi ve sevinci. Bahar geldi mi odalarda durulmaz, bahçelere çıkılır, gülünür, eğlenilir, oynanılır ve beyaz ve pembesi için maniler söylenerek kelebeklerin renk dili okunurmuş. “Beyaz kelebek: Saadete, talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sarı kelebek: Kedere, hastalığa… Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet eder”miş. “beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret”miş. Beyaz kelebek görülünce o yıl boyunca mesut olunacağına inanılır ve o beyaz kelebeğin şerefine semailer okunur, sevinçle erkeklere haber verilirmiş.
Vakıa, şimdi bu alem tümüyle dağılmış, kadınlar arasındaki diyalog, eğlence ve zevk kaybolmuş. Şimdi kadınlar sevinçten ve saadetten mahrum, büyükannelerine benzemeyen yorgun, itikatsız kadınlarmış. Bahar onları eski kadınları etkilediği gibi etkilemiyor yani sevinçten deli etmiyormuş. O günlerin güzelim oyun, adet ve zevkleri hepten unutulmuş. Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler gibi felaket mahalleri ortaya çıkıp erkekleri kadınlardan koparmanın yanında, kadınların evlerinde birer tutsağa dönüşmesine neden olmuş.
Okuma ve kitap sevgisi: Bir kadın için en büyük övgünün fazıla, edibe, şaire, akıle olduğu evvelki zamanlarda kibar ve büyük efendiler kızlarına Farisi öğretirler, cami dersleri gösterirlermiş. Kadınlarca, Mesnevi anlanır, Tuhfe-i Vehbi okunup Fuzuli’den, Baki’den gazeller ezberlenir, mükemmel seci ve kafiyeler yapılır, bunların tartışıldığı kocalar hayran edilirmiş. “Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar var”mış.
Oysaki şimdi, ecnebi mürebbiyeler elinde kendilerinden çok yabancıları tanıyarak büyüyen çocuklar, frenkçe okuyor, kendi lisanlarının güzelliklerini anlamıyor, ecnebilere benzemek istedikçe kendi benliklerinden uzaklaşıp, zehirleyici, keder verici kitaplar üzerine düşerek çevrelerine yabancılaşıyor, kararıp, solup, hırçınlaşıyor ve sonuçta birer tahammül olunamaz varlıklar haline geliyorlarmış.
Giyim-kuşam: Modanın olmadığı o zamanda anne, kız ve nineler ortak giysileri ve mücevherleri kullanırlar. Sırma çedik pabuçlar ve özellikle feraceleriyle hepsi besili, sağlıklı, güzel kadınlar baharın yeşil çimenlerinde gelincik çiçeği gibi parlarlarmış. Bugünse “mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yok”muş, “Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmış”, “Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmiş”, “her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit ol”muş, “Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hulyaya inkılap et”miş, “Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz” sönmüş, “Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..” kalmış kala kala.
Karı-koca ilişkileri: Erkekler yalnız kadınlarını tanır, işlerinden sonra bir yerlere takılmayıp erkence evlerine gelirler ve eşleriyle meşgul olurlar, kadınlar da erkekleriyle üzülmeden yaşarlarmış.
Şimdi ise, yukarıda zikredilen yeni eğlence mahallerine takılan erkekler evlerine zamanında gelemiyor, dolayısıyla eşlerini tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi yalnız bırakıyorlarmış.

Öncelikle, büyükannesinin hiddetli serzenişlerini dinleyip, sonra onunla münakaşa eden ve dolayısıyla eski anlayışa karşı direnişi temsil eden genç kız açısından durum şöyledir:
Genç kız, “Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?”, “bu kitabı atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.” Şeklinde büyük ninesini suskunlaştıran soru ve saldırılarına rağmen onun naklettiği zamanda kadınların saadetinin ne menem bir saadet olabileceği konusuyla birlikte değişmenin neden ve yönlerini analiz etmekten geri kalmıyor:
“Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı…”
Peki nasıl olacaktı? İş buraya gelince, genç kız, o çokça umut bağlanan idari değişimler dönemini tam bir kabus olarak algılıyor ve karamsarlığa düşüyor:
“Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı… Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakıyla, altı asırlık tesadüfi, tabii bir ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu.”
Şimdiki zaman vahim, geçmiş zamanlarsa Lale devrinden çalınmış rengarenk görüntüleriyle büyülü mü büyülü. İyi eskiyle, kötü ama kaçınılmaz yeninin çelişkisinden doğan: Eskiye yaslanarak, onun iyiliğince yeniye de iyi bir yön tayin etmek! Genç kızın, umutlar, kuşkular, sorular arasında Kelebek falına müracaat edişi bunun bir gereği. Ancak, çıkan sonuç, yani sarı (siyah) kelebek, eskinin tümüyle yitirdiğini ve kötü yeninin kaçınılmaz olumsuzluğunun süreceğini gösteriyor. Eski adetleri kerih görmek, hatta onları genelleştirerek “din” bağlamında yadsımak yeni bir ideolojiye tutsaklıktan ve şimdi de onun ilkeleri doğrultusunda çok daha büyük yanlışlara kurban olmaktan başka bir anlam taşımıyor: “Türk kadınlığının talii ancak felaket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin boş, tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi açmadan, doğmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu… Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalnız Türklere, yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris’te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğin, dini taassubun bir mislini. Sudan’da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu… Birden kendisi gibi başka ufuklar, başka saadetler, başka hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı, büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur! dediğini hatırladı.”
Neticede, büyük nine yeniliyor, hayalleri, yeninin gerçeğin değil kendi ölüm gerçeğini gördüğü için yeniliyor. Onunla birlikte eski de umut bağlanabilir, yaşatılabilir olmaktan çıkıyor, mukadder bir ölümle yeninin ölümcül görünümüne bağlanıyor, iki nesil arasındaki süre siliniyor, eski, yeninin hüsran ve kederiyle ağır bir blok oluşturup, tüm hayatın üzerine kapanıyor: “Odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatırası… diğeri, bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem, süslü mezar idi. Pencerenin yakınlarına gelen kuş kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artık hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız, esmer kız hala hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi, şezlonguna uzanmış duruyordu.”
Bu abus tablolarla, yeni karanlıklara kaynaklık edecek din düşmanlığına uygun kısa metrajlı çevre tasviriyle öykü son buluyor.
***
Mevcut toplumsal yapının sağlam bir üslup ve realist bir gözlemle anlatılma çabasında, romantizme bulandırılmış uslûpçuluk kaygısı, gerçekçiliğin önüne geçiyor; tumturaklı cümleler ve metne havai fişek görüntüleriyle hakim olan hayaller gerçekleri yer yer bir nisan bulutu gibi kapatıyor ve tahkiyede doğal olarak sağlanması gereken kendiliğindenlik, çoğu yerde yazarın arzusu ve eliyle yerini zoraki oluşumlara bırakıyor.
Büyük ninenin hayret ve hayranlık uyandıran mazisi, öykünün sonuna doğru pozitivist bir bakış açısıyla küçümesniyor (Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor…).
Yazarın, seyrek de olsa vurgulamaya ulusçu ideolojisi gözardı edilecek olursa öykü, türsel özelliklerini muhafaza ederek toplumsal tarihe özgü cins bir belge hüviyetine bürünüyor.
Yazıldığı zamana göre öykünün dili oldukça sağlam görünüyor. Osmanlıca sözcük ve terkipler okumayı ve anlamayı zorlaştırmak bir yana, renkli bir harç gibi metni süslüyor; metni estetik yönden güçlendirirken, üslûbu daha bir ağırbaşlı ve asaletli kılıyor.
Öyküde kimler anlatılıyor? Çevre ve mekan tasvirlerine göre bir konak, ihtiyarın hayallerindeki mekan ve kızın Fransızca roman okuyuşuna göre (İstanbul’un) sosyal statü ve kültürel seviye itibariyle seçkin, o zamanların ağır toplumal ve siyasal sorunlarını midelerinde, giysilerinde, çehrelerinde, tek kelimeyle hayatlarının her safhasında izhar eden değil, o ağır sorunları bir konak entellektüelizmi çevresinde yaşayan, mevcut sorunları teorik planda çözmeyi, gidermeyi düşünen insanlar anlatılıyor.
Yazar, öykünün yayım tarihine göre, sanki sarı-siyah kelebeklerle Balkan, Birinci Dünya ve Ulusal Kurtuluş savaşlarını haber vererek, siyasal olayları iyi değerlendirdiğini muhtemel durumlarla ilgili iyi tahminlerde bulunduğunu gösteriyor.
Ömer Seyfettin’in ulusçu ideolojisiyle kısmen çelişen bu durum, hakim öykü mantığı açısından normal görünüyor. Çünkü, cepheden yaralı dönmüş bir erin veya şehit kocasından emanet çocuklarını doyurmak için çırpınan bir gündelikçi kadının mezkur konuyu aynı seviyede düşünmesi, yansıtması mümkün değil.
Ezcümle, Ömer Seyfettin’in öyküleri içinde soy bir yere sahip bulunan bu öykü, belirtilen kusurlarına rağmen, değerini muhafaza ederek ileri bir geleceğe intikal edecekmiş gibi görünüyor.

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1995)


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri