ESKİYEN
Dolana dolana odanın köşe bucağına yayılıyor, gözlerimizi yaşartıyor. Karanlık, isli. Tavan, selâm vermeğe hazırlanır biçimde üstümüze eğilmiş, bastırıyor, yerse ona inat, ortasından yukarıya doğru bir hörgüç çıkarmış .. İkisinin ortasında ezilense biz, eşyayla birlikte yoğunlaşarak gözlerimizi dolduran, herbirimizi odanın bir köşesine fırlatarak kabuğumuza çekilmemizi zorlayan, üst-başımızdaki çaputlarımızla birlikte bıkkın kımıldanışlarla altımıza aldığımız uyuşmuş ayaklarımıza yer değiştirmek için küçük, isteksiz hareketler yaptıran —en önemlisi sabırsızlandıran. Dolana dolana her köşede ve babamla aramızda koyu mavi bir duvar.. düzenli bir biçimde muhkem bir yapı gibi yükseliyor: duman. Çoktandır derimin altında bir şeyin tükenmez bir yolculuk içinde olduğunu duyuyorum, ne zaman başladı, nerede başladı? Duvar bir mavi yağması’yla kalınlaşıyor. Çevreme sağlam bir kale kuruluyor. Savaşa başlamam için bir neden gerekli, ama duraksamanın yeri değil. Şimdilik hem saldıran, hem koruyan, benim bu kaleyi, neden önemsiz onun için. Bıçaklarım nerede? Evet, cebime koymuşum (âlâ). Dumanın yarısı bacada, yarısı içerde. Soğuktur. Ocaktaki odunlar çıtırdıyor, ama henüz hepsi alev almadı. Hanidir yaşarız bu bir yanları yıkılmış, çürük, harap evde. Karanlık, güneşsizlik, nem. Eksilmez çıtırtılar. Kendimi bildim bileli böyle bu. Dağınıklık. Babamın lime lime elbiseleri, anamın ne işe yaradığı belirsiz eski-püsküleri, bir takım çaputlar oraya buraya atılmış. Tavandan örümcek bağlamış bir ip sürekli olarak bir başka dünyadan haber taşıyormuş gibi ortaya doğru sarkıyor. Ocağın rafında teneke kutular, sigara çubukları kaput düğmeleri, eski, çaput bir para kesesi… her şey tıka basa. Odunlar birden alev aldı, oda donuk bir yalımla aydınlandı. Herkes yerli yerinde. Babam ocağın sol başında çulların içine gömülmüş yatıyor. Dünden beri öksürük de başladı, çok dayanamaz artık. “Ben bittim.” diyor. Sabahleyin, sırtını tentürdiyotla baklava biçiminde çizdik, öksürük geçer gibi olmuştu, ama gene başladı. Oda hâlâ tentürdiyot kokuyor. Anam bir yerlerde “hini hacette” kullanılır diye biraz ıhlamur saklamış, pişirdi, iki bardak babam, birer bardak da Keremle ben içtik. Anam kendi payını babama verdi. Kerem köşede düşünür gibi duruyor. Yılmadan alevleri gözlüyor. Birkaç günden beri dışarıya, çocuklarla oynamaya çıkmadı. Dün kar yağmıştı, bağrışarak kartopu oynuyordu çocuklar, “çık, sen de oynarsın.” dedim. Gözlerini dikerek büyük bir adam tavrıyla baktı yüzüme, “oynamam ben, babam hasta.” dedi. Beni kınadı (ayıp değil miymiş?). Oturup bekliyor, bir şey istenirse hemen koşup getiriyor, sonra gene oturuyor. Mavi duvar, duyurmadan ustalıkla yıkıldı. Odanın içi boşaldı, ama karanlık sürüyor. Az sonra anam petrol lâmbasıyla girdi içeri. Lâmbayı ocağın yanına astı, babamın yanına gitti. Babam uyuyor mu, uyumuyor mu, düzenli aralıklarla derin derin soluyordu burnundan, anamı duymadı. Çekinerek omuzuna dokundu, babam kımıldamadı. Bu kez hafifçe sarstı omuzundan, ama gene aldırmadı babam. “Lâpa yapayım mı, yer misin?” diye seslendi. Babam hafifçe döndü, gözlerini araladı, “ben bittim Rükü, dedi, bittim artık ben.” (Anama Rukiye demez, Rükü der hep). “İster misin, yapayım mı lâpa?” diye sordu anam. “Bilmem ki, yiyebilir miyim?” “Ye biraz, kendini zorla.” dedi anam, kalktı, lâmbayı alarak dışarı çıktı. Daha kapıdayken, Kerem “tentürdiyot sürelim mi gene?” diye bağırdı, babam “istemez” anlamında bir el hareketi yaptı, anam, “gece süreriz.” dedi. Kapadı kapıyı. Komşu kadınlar gelmişler, dışarıdan sesleri duyuluyor. Kerem kadınların sesini alınca koşarak dışarı çıktı, az sonra yeniden girdi içeriye. “Gelinin sancısı tutmuş, ebeyi çağırmaya gidiyorum ben.” dedi. Sonra bir yerinden çıkardığı atkısını boynuna dolarken yatağa doğru yürüdü “ebeyi çağırmaya gidiyorum ben, baba” diye ayrıca bir de ona söyledi. Babam başını kaldırmaya çalışırken, şimdiye dek görmediğim bir anlamla yüklendi yüzü. Göz çukurları yumuşadı, gülüyor mu, ağlıyor mu anlamadım. Kerem çoktan dışarı seğirtmiş merdivenlerden aşağı patır kütür iniyordu. Babam gözlerini bana çevirerek “görebilecek miyim acaba?” diye, kendi kendine endişeleniyormuş gibi, hırıltılı bir sesle sordu. “Elbette, dedim, göreceksin.” Umutsuzca gözlerini kapadı. “Ömer evde yok mu?” dedi. Ağabeyimi soruyor. “Bugün 12’ye kadar gece mesaisi var onun.” dedim. Çullarına yeniden gömülmek istedi, kalktım üstünü örttüm. Ocağa da birkaç parça odun attım. Kar yeniden başladı, dünden beri yağıyor, dışarıya açılan kovuktan aydınlık bir lâcivert görünüyor. Sofada kadın seslerine karışmış tıngırdayan teneke sesleri. Kaynaşma. Bir gelecek var, her şey “gelecek”ini bekliyor. Duvar bir başka duvara bitişmesini, su başka bir suya kavuşmasını, hayat bir başka hayatla tamamlanmasını. Elbiselerimin içinde, bilinmez bir ülkeye doğru geri çekiliyor, gömülüyorum. Yolculuk başladı. Sağ duvar hızla çaprazlamasına ileri, karşı duvar da bana doğru kaçıyor. Eşya, olduğu yerde şöyle bir sallandı. Gıcırtı. Mavi duvar aynı ustalıkla kendini örüyor, hasta mıyım? Hastasın. Göçüyor muyum? Göçüyorsun. (Âlâ). Bir daha nereden başlayabilirim? (Neye?) Bıraktığın yerden, korkma, unutmayacaksın, hatırlayacaksın, her şeyi, nerede kaldığını (nerede kalmıştım?). Evet, tam oradan, işte, işte buradan (Güzel). Kompartımanın penceresindeki küçücük bir noktadan, yakınlardaki ağaçlardan, telgraf direklerinin geriye doğru kaçışına eş bir hızla eşya geriye doğru kaçıyor. Bu denli hızla nereye, nereye gidiyorum. Odamı, eşyamı, sevdiklerimi bırakarak. Dur korkma. (Duramam, elimden gelmez.) Arabaların, otobüslerin, insanların hızla, gürültüyle gelip geçtiği, gözünün takılıp kaldığı şu tünele doğru yürü (öyleyse). Yürüyemem, korkuyorum. Yolculuk derimin altında, sıcak, buğulu, huysuz. Nasıl engel olamıyorum? Tentürdiyot renginde bir koku yayılıyor, duman bir helezon biçiminde kıvrılıp tavandan sarkan ipi içine alıyor, başdönmesi. Cinlerle şakalaşan büyücü kadınlar. Tantanalı tepişmeler alanı yukarısı. Geniş bir tepsinin içinde dansederek yalpalayarak dönüyorlar. Ağlayan narlar, gülen ayvalar. Tavanın yarığından Kahveci Güzeli yoksulluğuma göz kırpıyor. Kar. Dışarıda boyuna gidip gelen, telâşlı ayak sesleri. Bir inilti, çok uzaktan. Gelin mi? Babam mı? (Kuyudaki Yusuf… mu?) Tahtalar yamru yumru gıcırdayıp duruyor. Bir gün yıkılacak bu ev. Yıkılacak bir gün. Her şeyle birlikte bilinmez bir yöne doğru koşar adım gidiyoruz. Karkuşları (var mı böyle kuşlar?) uçuşuyor tepemde –beyaz benekler, kırmızı yuvarlaklar… derin, kara boşluğa doğru, etimden parçalar kopararak gözlerimi tırmıklayıp ayaklarımı gıdıklayarak uğultular, koşuşmalar, iniltilerle tâ boşluğun, derinlerine, sınırlarına doğru sürüklenerek yuvarlanıyor. İşte, Kaf Dağı burası. Soğuk, karlı ve yeşil. (Hoş geldin.) Bakıyorum. Hüthüt kuşu. (Günaydın Hüthüt kuşu). Derimin altında bir el geziyor. “Gaak” diye bir kuş havalandı tepemden ve o anda bir kar soğuğu yığıldı yüzüme. Bir ayak tıpırtısı, çok uzaklardan anlaşılmaz bir konuşma sesi. “Lâpa…” (Kar için mi?). Bir ses adımı ünlüyor, kim? Sarsıntı ve… gözlerimi araladım: anam. “Kalk, kalk, hadi, ne uykusu böyle bu?” dedi. “Sıcak sıcak sen de ye biraz.” Tepsiyi yanıbaşıma bıraktı. Eliyle alnımı yokladı. “Sen de hastasın galiba, ateşin var.” Kıvrılıp kalmışım oturduğum yerde, güçlükle yekindim. Babam höpürdeterek içiyordu lâpasını. “Eline sağlık” dedi. “Çok güzel olmuş”. “Gelin n’oldu?” diye sordum. “Bir şey yok daha,” dedi anam, “sancı devam ediyor.” Ocağa döndü, odunların yerlerini değiştirdi, birden harlandı ocak. Bu sırada merdivenden Keremin koşan ayak seslerini işittik. Dışarıda, komşu kadınlara, daha merdivenin ortalarında “geliyor ebe” diye bağırdı. Arkasından da avuçlarını hohlayarak sevinçle içeri girdi, “ebe geliyor, ana” dedi. Anam, babama dönerek “Ömer akıl etse de,” dedi, “şeker getirse gelirken. Şerbet yapacak şeker yok evde.” Sonra Kereme döndü. “Yola çıktı mı ebe?” “Çıktı” dedi Kerem, “ama ben koşarak önden geldim.” Merakla, “acaba”larla sabırsızlanıyor, yerinde duramıyordu. Kapıya yakın, karanlık köşesine çekildi, elbisesinin düğmelerini çekiştirmeye başladı. Kendi geleceği sağlam bir kap içinde saklı gibi şimdilik, ondan endişelenmiyor, ama bir bekleme karamboluna düşmüş o da, belli. Bir “bilinmeyen nedir”i bekliyor sabırsızlıkla, ne beklediğini bilmeden. Sonunda dayanamadı, kalktı, anamın çaputtan yaptığı deveyi getirip ocağın yanındaki kovuktan, deveyi dört ayağı üstüne dineltmeye çalışıyordu, beceremedi, kuyruğunu kıvırmaya başladı bu kez, deve uysallıkla eğilip bükülüyordu. Anam kendine sığınmış, oturduğu yerde sallanıyor. Tevekkül. Dudakları durmadan kıpırdıyor. Ara sıra kalkıp yan odada gelini yoklayıp geliyor. Gene aynı biçimde, babamın yatağının alt ucunda, sırtı yatağa yarı dönük oturuyor. Oturuyor ve belirsizce sallanıyor, bir ben farkedebiliyorum sallandığını. Başı, kucağına eğik. Babam? Fersiz gözleri, çökük avurtları… başı omuzuna kadar, yüksekçe yastığına dayalı, çullarının üstündeki soluk güllere bakıyor, isteksiz. Bir şey sorulmazsa konuşmuyor, kendiliğinden bir şey istemiyor, hiçbir tercihi yok, her şey başkalarınca onun adına yapılmalı, yoksa yok. (yaşamaktan mı sıkılıyor, nedir? Ölümü istemez, ama korkmaz da). Hafif hafif öksürüyor. Karartı gene başladı, ocağın çeperlerinden kıyı-bucağa doğru gittikçe koyulaşarak bir şeyler saklamaya, saklayıp kaçırmaya çalışarak. Çabucak yayılmıyor, usul usul, sindirerek. Havada görülmeyen, minicik törpüler… eşyayı pörsütüyor, derimizi yalayıp geçiyor, içimizde konukluyor, durmadan sürtündüğü, konukladığı yerleri yenileştirme uğraşısı içinde, bilmeden eskitip geçiyor. Tükenme. Duyuyorum. Ama nereye değin, nere için? Dumandan, soluklardan, sesten bir çizgiler ağır ağır azaltıyor, azaltıyor, azaltıyor. Bu mu ölüm? Hastalık. “Ateşin var.” Berrak bir gökyüzü; içimde, çevremde sesler salarak bir gemi yürüyor. Çalıların dibine pusuyorum, başkaları da başka yerlere saklanmışlar, bir açıklığa çıkıyorlar, onları izliyorum. Arkadaşlarım adımı ünlüyor. Gemi boyuna yürüyor, pusuyorum. Teknesi eski, gıcırdıyor, “haydi yavrum, haydi bir tanem, az daha dayan.” Sonsuz, derin bir boşluğa gömülüyor başım, ayaklarım nerede? Sesler? Kurtuluş. Karanlık abanıyor, kollarımda, başımda bitimsiz bir eziklik, ayaklarım kurşun ağırlığıyla eriyor, ben nereye gidiyorum, ben gidiyor muyum, ben mi gidiyorum? (Evet). (Âlâ.) Yürü öyleyse. Yürüyorum. Sonsuza dek küçülen bir mesafeye doğru —her parçamı bir dağ başında, sıcaktan insanların eridiği bir mahşer ortasında bırakarak, parçalarımı azar azar her bir yana dağıtarak solgun, ölü, titrek, ama kendimi yitirmeden— yol alıyorum. Bastırıyor. Bir lâstik top gibi ufalıyorum. Eşya küçülüyor sofada karışık ayak sesleri. Anlaşılmaz gürültüler, bir sevinç çığlığı, biriyle yarenlik ediliyor. “İşte sonunda…” “geldi…” seni gidi seni…” “babalık mı?” “böyle mi olur?” Kapı gıcırdayarak açıldı. Gözlerimi araladım. Soğukla birlikte Ömer girdi içeriye. Köşemde kımıldandım. Kerem atıldı. “bebek olmadı daha.” dedi. Ömer gülümsedi (utanıyor). “Ebeyi çağırdım gelecek şimdi.” dedi Kerem. Ömer babama doğru yürüdü, “izin aldım.” dedi. Ceketini çıkarırken: “Az kalsın vermeyeceklerdi. Yerime adam bulamadım, soğukta kimse çalışmak istemiyor.” “Sonunda aldın ya!” dedi babam. “İbrahim’i buldum yerime.” “İyi iyi.” dedi babam. Avuçlarını ateşe doğru açarak ocağın kenarına çömeldi Ömer. Bana baktı. Sonra babama döndü. “Sen nasılsın?” Anlamsız bir işaret yaptı babam. Bu sırada merdivenden aceleyle çıkan bir ayak sesi duyuldu. Kerem hemen dışarı çıkıp geri döndü, “ebe geldi.” dedi. Anam kalktı, bu olay için belki de ilk defa heyecanlanıyordu. Dışarı çıktı. Ömer de ayağa kalktı, amaçsız ocak rafını karıştırmağa başladı. Nerden kalmışsa, sayfaları ayrılmış, eski bir kitap geçirdi eline, kör ışıkta hecelemeye çalıştı, sonra tekrar yerine bıraktı. Kısa bir süre ateşlere baktı, kapıya doğru yürüyecekken caydı, dönüp eski yerine geldi. Bekliyor. Karı, dışarıdaki kadınların sesini, çıtırtıları dinliyor. Dikkatle bir çizgiyi geçer gibi tetikte. Bir şey dense hemen koşacak (mutlaka yapacağı bir şey olmalı şimdi.) Oturdu. Parmaklarıyla ayağını fiskelemeye başladı. Babam kımıldanmadan ve konuşmadan yatıyor. O da çizginin üzerinde şimdi. Ağır soluklar, ürkek adımlarla kaymadan, yolundan şaşmadan, özenle yürüyor —yürümüş, yaşantısının her parçasını bir köşelere tıkıştırmış, bir yerlerde unutmuş, dağılıp dağılıp toplanarak kimbilir belki istemeden, belki isteklerle, belki doğrudan doğruya düşünmeden, ama hiç olmazsa alt düşüncesinde hep bunları yaşayarak bir çizgiye yaklaşmış, varıp dayanmış. Üstünde şimdi. Dikkatli olmalı. Pot kırmamalı. Adımlarını hesaplı atmalı. Köşe bucaktaki kalıntıları bunu bekliyor çünkü. Boyuna azalmış bu güne dek, kendine yabancı kalacak kadar, bunu iyi duyuyor. Yeniden bulamaz kalıntılarını, o köşede mi, bu köşede mi? Bir kez daha başlayamaz. Sürükleyip gidecek veya sürüklenip gidecek, çizgi —gençken, yaklaştıkça uzaklaşacağını, korkup kaçacağını, deli kanının önünde karşı duramayacağını sandığı— üzerinde şimdi. Ne yapsam? Yatmak. Tentürdiyot kokularıyla düş görmek. Her şey ne uzak! Ne denli kendisi değil! Güneşler eskimiş. Kendi. (Ah, kendi. Kendi. Kim bu?) Eskimiş. Ben miyim? Sessiz, beyaz, derin, hırçın boşluklar içinde cüretle adım atan.. dönemeyen. Yatıyor ve gözleri kapalı, uyumuyor. Ağır ağır geriye çekiliyorum, kaçıyorum belki. Kapanış. Dipten sönük, zavallı bir sallantı, acımadan sürüyor, bir daha, bir daha. Gürültüyle öksürdü babam. Kerem koşup su getirdi. İçip yeniden uzandı. Sofada telâş ve gidip gelmeler çoğaldı. Ömer huysuz bir sabırsızlıkla, ateşe, şuraya buraya bakınıyor, kımıldanıyor. Yüzümüze bakmak için bütün cesaretini yitirmiş gibi. Taze bir canla sokaklara, alanlara çıkıp koşsam. Oysa için için kendime doğru sönüyorum ve gururla bile değil bu. Ağır ağır yeniden yola koyulmağa başladı gemi, dayanabilecek mi daha? Uzaktan derin bir inilti. Birden bir viyaklama. Keremle Ömer hemen kalktılar. Kerem sofaya çıktı. Kalkmağa çalıştım ben de, başım dönüyor. Ömer’e baktım, yüzü yumuşamış ama gülmüyor. Babam hiç kımıldamadı yerinden, galiba duymadı. Anam çocuksu bir gülümsemeyle girdi içeri o sıra. “Oğlan.” dedi ilkin yalnız. Sonra omuzlarını sarsarak babamı uyandırdı. “Kurtuldu gelin, kurtuldu, topaç gibi bir oğlan.” Babam, dediklerinden bir şey anladı mı, anlamadı mı, yaşlı, sonsuz bir gülümseme yayıldı gözlerine. Kalkıp çıkmak istedi dışarı, belini güçlükle doğrultabildi. Sendeleyerek yürüyordu kapıya doğru. “Dur.” diye bağırdı anam, “dur, getirirler şimdi.” Ama o neredeyse sürüklenerek gidiyordu kapıya doğru. Ama kapının orda tökezlendi. Tutup yatağına getirdik. Bir süre sonra, sarıp sarmalamışlar getirdiler bebeği. Anam kucağına alıp babama doğru uzattı. Babam titrek parmaklarını, incitmekten korkarak bebeğin dudaklarına belli belirsiz dokundururken, güçlükle çıkardığı bir sesle “agucu, agucu.” diyordu. Ömer, orta yerde dikilip kalmıştı.
(*)Rasim Özdenören, Hastalar ve Işıklar, Ankara 1982, ss. 49-58
“ESKİYEN” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
Anne, baba (anlatıcının annesi, babası), Ömer (anlatıcının abisi), Kerem (analtıcının kardeşi), gelin (Ömer’in karısı) ve bebekten oluşan bir kişiler kadrosu var Eskiyen’in. Gelin ve bebek edilgen, diğerleri etken kişiler. Etken olanların etkenliği de anlatıcıya “göre” bir etkenlik; o konuşma izni verdiği, hareket komutu çektiği sürece konuşuyor ve eyliyorlar.
Konu: Evlerinin köhnemişliğine kızarak odada oturan, oradaki hal ve gidişatı gözlemleyen/nakleden anlatıcı, durduk yerde ateşi yükseliverip zihinî dağılmaları, toparlanmaları, doğmaları yaşarken, o arada yengesi de bir oğlan doğuruveriyor, hasta olduğu için anlatıcının yanı başında yatan ihtiyar babası buna çok seviniyor.
Mekan: Eski, güneşten nasipsiz, nemli evin (“Hanidir yaşarız bu bir yanları yıkılmış, çürük, harap evde. Karanlık, güneşsizlik, nem. Eksilmez çıtırtılar. Kendimi bildim bileli böyle bu. Dağınıklık.”) ocağında ateş yanan odası. Bebeğin doğumunun beklenmesi dahil, her şey bu odada olup bitiyor. “Karanlık, isli” bir oda burası. Tavanı “selam vermeye hazırlanır biçimde … eğilmiş” içindekilerin üstüne bastırıyor. Tabanı ise selam vermek için eğilirken bastıran tavana “inat”, “ortasından yukarıya doğru bir hörgüç çıkarmış”. Bilahare “duman” olduğunu öğreneceğimiz bir şey dolana dolana, oturanların gözlerini yaşartacak kadar bu odanın “köşe bucağına” yayılmakla kalmıyor, “bir mavi yağması’yla” duvarı “kalınlaşıyor”, babasıyla anlatıcı arasında da “koyu mavi bir duvar” oluşturuyor. Hatta, hep “yarısı bacada, yarısı içerde” olan duman, “düzenli bir biçimde muhkem bir yapı gibi yükseliyor”. Ama değil mi ki duman işte, bir sıkımlık canı var, rüzgârı, ışığı görür görmez de kayboluveriyor: “Mavi duvar, duyurmadan ustalıkla yıkıldı. Odanın içi boşaldı, ama karanlık sürüyor. Az sonra anam petrol lâmbasıyla girdi içeri. Lâmbayı ocağın yanına astı”. Odanın tavanından “örümcek bağlamış bir ip sürekli olarak bir başka dünyadan haber taşıyormuş gibi ortaya doğru sarkıyor.” Yanan ocağının rafında “teneke kutular, sigara çubukları kaput düğmeleri, eski, çaput bir para kesesi… her şey tıka basa.”
Zaman: “Odanın içi boşaldı, ama karanlık sürüyor. Az sonra anam petrol lâmbasıyla girdi içeri.” cümlesine, Ömer’in gece saat 12’ye kadar mesaide oluşuna, bunun okuyucuya bildirilmesinden kısa bir süre sonra izin alıp eve gelişine göre, öykünün zamanı akşamın ilk saatleri olmalı.
Duman deyip de geçmemeli, öyküdeki yeri çok önemli çünkü. Öylesine kaplamış ki odayı göz gözü görmüyor. Vakıa, “Odunlar birden alev” alıp, oda donuk bir yalımla aydınlanınca, “Herkes”in (yerler önceden tayin edilmiş olmalı ki) “yerli yerinde” olduğunu tespit edebilen anlatıcının, ilkin babasının “yerli yerinde” olup olmadığını kontrolü sayesinde öyküye giriyor baba: “Babam ocağın sol başında çulların içine gömülmüş yatıyor.”
“Dünden beri öksürük de başladı” tespitine göre, belli ki uzun zamandan beri hastadır baba. Anlatıcı, yeni (öksürüklü) durumuna bakarak yakında öleceğine hükmediyor babasının (“çok dayanamaz artık”) O da oğlunu yalancı çıkarmaya niyetli görünmüyor pek, “Ben bittim.” diyor.
Aile efradı onun iyileşmesi için çabalıyorlar elbette; daha o sabah, tentürdiyot kokusunun odaya sinmesi pahasına (“Oda hâlâ tentürdiyot kokuyor.), “sırtını tentürdiyotla baklava biçiminde” çizerek öksürüğünün kısa süreli de olsa geçmesini sağlıyorlar.
Baba, yemek teklifinin dışındaki müdahalelere tepki vermeyecek kadar hasta (“…anamı duymadı. Çekinerek omuzuna dokundu, babam kımıldamadı. Bu kez hafifçe sarstı omuzundan, ama gene aldırmadı babam. “Lâpa yapayım mı, yer misin?” diye seslendi. Babam hafifçe döndü, gözlerini araladı (…) “İster misin, yapayım mı lâpa?” diye sordu anam. “Bilmem ki, yiyebilir miyim?”) olmanın ötesinde, karısına “ben bittim Rükü” söyleyişiyle ve küçük oğlunun, sanıcıları başlayan gelini için ebeyi çağırmaya gidişini haber vermesi üzerine anlatıcıya “görebilecek miyim acaba?” sorusunu soruşuyla psikolojik olarak tükenmişliğini de pekiştiriyor.
Torununun doğmasını bekliyor bir; Lapayı “höpürdeterek” yedikten ve Oğlu Ömer’in izin alıp işinden gelişiyle kısa süreli ilgilendikten sonra, “Çullarına yeniden gömülmek” istemenin dışında ikinci bir talepte de bulunmuyor:
—“Kımıldanmadan ve konuşmadan yatıyor.”, “Babam? Fersiz gözleri, çökük avurtları… başı omuzuna kadar, yüksekçe yastığına dayalı, çullarının üstündeki soluk güllere bakıyor, isteksiz. Bir şey sorulmazsa konuşmuyor, kendiliğinden bir şey istemiyor, hiçbir tercihi yok, her şey başkalarınca onun adına yapılmalı, yoksa yok. (yaşamaktan mı sıkılıyor, nedir? Ölümü istemez, ama korkmaz da). Hafif hafif öksürüyor.”
—“Yatıyor ve gözleri kapalı, uyumuyor.”, “O da çizginin üzerinde şimdi. Ağır soluklar, ürkek adımlarla kaymadan, yolundan şaşmadan, özenle yürüyor —yürümüş, yaşantısının her parçasını bir köşelere tıkıştırmış, bir yerlerde unutmuş, dağılıp dağılıp toplanarak kimbilir belki istemeden, belki isteklerle, belki doğrudan doğruya düşünmeden, ama hiç olmazsa alt düşüncesinde hep bunları yaşayarak bir çizgiye yaklaşmış, varıp dayanmış. Üstünde şimdi. Dikkatli olmalı. Pot kırmamalı. Adımlarını hesaplı atmalı. Köşe bucaktaki kalıntıları bunu bekliyor çünkü. Boyuna azalmış bu güne dek, kendine yabancı kalacak kadar, bunu iyi duyuyor. Yeniden bulamaz kalıntılarını, o köşede mi, bu köşede mi? Bir kez daha başlayamaz. Sürükleyip gidecek veya sürüklenip gidecek, çizgi —gençken, yaklaştıkça uzaklaşacağını, korkup kaçacağını, deli kanının önünde karşı duramayacağını sandığı— üzerinde şimdi.”
Sadece torunun doğumunu beklemesine rağmen, ne gelininin “Uzaktan” gelen “derin bir inilti”sini, ne de “Birden” o iniltiyi izleyen viyaklamayı “galiba” duymuyor baba. Eşi, onu “omuzlarını sarsarak” uyandırdıktan ve gelininin kurtulduğunu, “topaç gibi bir oğlan.” doğurduğunu haber verdikten bir süre sonra ancak kendisine gelip, gülümsüyor (“Babam, dediklerinden bir şey anladı mı, anlamadı mı, yaşlı, sonsuz bir gülümseme yayıldı gözlerine.”). Gülümsemeyi izleyen ani bir tepkiyle, yattığı yerden kalkıp dışarı çıkmak istiyor; belini “güçlükle doğrultabildi”ği halde, “Sendeleyerek… kapıya doğru” yürüyor; eylemini şaşkınlıkla izleyen karısı ve çocukları, onun “kapının orda tökezle”mesini fırsat bilerek, tutup yatağına getiriyorlar.
Dumanlı, isli, tavanından örümcekli ip sarkması nedeniyle çocuk için hiç de sağlıklı bir ortam olmasa da bir süre sonra sarıp sarmalanmış bir halde çocuğu odaya getiriyorlar; Rukiye hanım torununu “kucağına alıp” kocasına doğru uzatıyor. Baba (dede), “titrek parmaklarını, incitmekten korkarak bebeğin dudaklarına belli belirsiz dokundururken, güçlükle çıkardığı bir sesle “agucu, agucu.”, diyor.
Tutumlu, kocasının ve çocuklarının üzerinde titreyen, fedakar, mütevekkil, saf ve sabırlı bir kadıncağız Rukiye (Kocasının söyleyişiyle Rükü) Hanım:
—“Anam bir yerlerde “hini hacette” kullanılır diye biraz ıhlamur saklamış, pişirdi, iki bardak babam, birer bardak da Keremle ben içtik. Anam kendi payını babama verdi.
—“Anam kendine sığınmış, oturduğu yerde sallanıyor. Tevekkül. Dudakları durmadan kıpırdıyor. Ara sıra kalıp yan odada gelini yoklayıp geliyor. Gene aynı biçimde, babamın yatağının alt ucunda, sırtı yatağa yarı dönük oturuyor. Oturuyor ve belirsizce sallanıyor, bir ben farkedebiliyorum sallandığını. Başı, kucağına eğik.”,
—“Kalk, kalk, hadi, ne uykusu böyle bu?” dedi. “Sıcak sıcak sen de ye biraz.” Tepsiyi yanıbaşıma bıraktı. Eliyle alnımı yokladı. “Sen de hastasın galiba, ateşin var.”
—“Ömer akıl etse de,” dedi, “şeker getirse gelirken. Şerbet yapacak şeker yok evde.”
— “Anam kalktı, bu olay için belki de ilk defa heyecanlanıyordu.”
— “Anam çocuksu bir gülümsemeyle girdi içeri…”
Yaşı değilse de küçüklüğü bildirilen Kerem, biraz da niteliğinden olmalı ailenin en hareketli ferdi. Babası hasta diye oyun bile oynamayacak kadar duygulu ve saygılı olan Kerem, babasının iyileşmesine katkıda bulunmak (“Daha kapıdayken, Kerem “tentürdiyot sürelim mi gene?” diye bağırdı, babam “istemez” anlamında bir el hareketi yaptı, anam, “gece süreriz.” dedi.”, “Gürültüyle öksürdü babam. Kerem koşup su getirdi. İçip yeniden uzandı.”) isteminin dışında, yengesi için ebeye koşturuyor, odanın dışındaki seslerle ve dolayısıyla hareketlerle, olan-bitenle ilgilenip, odadakileri bilgilendiriyor.
“Merakla, “acaba”larla sabırsızlanıyor, yerinde duramıyor…” Kerem; “Kapıya yakın, karanlık köşesine” çekilip, “elbisesinin düğmelerini çekiştirmeye” başlıyor.
Kerem’in bundan sonraki iç ve dış durumunu anlatıcı abisi şöyle sunuyor: “Kendi geleceği sağlam bir kap içinde saklı gibi şimdilik, ondan endişelenmiyor, ama bir bekleme karamboluna düşmüş o da, belli. Bir “bilinmeyen nedir”i bekliyor sabırsızlıkla, ne beklediğini bilmeden. Sonunda dayanamadı, kalktı, anamın çaputtan yaptığı deveyi getirip ocağın yanındaki kovuktan, deveyi dört ayağı üstüne dineltmeye çalışıyordu, beceremedi, kuyruğunu kıvırmaya başladı bu kez, deve uysallıkla eğilip bükülüyordu.”
Gelin, hiç görünmeyen ancak öykünün nerdeyse tamamında var olan ikinci kadın. Onun sıkıntılarını, maruz kaldıklarını kendisi değil, başkaları iletiyor bize. Bu nedenle de öyküde “derin bir inilti” olarak kalıyor gelin.
Anlatıcının ağabeyi olan Ömer (“Ağabeyimi soruyor.”), izin alabilmek için soğuk nedeniyle yerine adam bulmakta güçlük çektiğine göre belli ki, fabrika ay da benzeri bir yerde daimi işçi olarak çalışıyor.
Ömer, mahcup, heyecanlı, meraklı, mütereddit, endişeli, büyüklerine karşı sağılı biri:
—“Soğukla birlikte Ömer girdi içeriye.”, “Ömer gülümsedi (utanıyor). “Ebeyi çağırdım gelecek şimdi.” dedi Kerem. Ömer babama doğru yürüdü, “izin aldım.” dedi.” Ceketini çıkarırken: “Az kalsın vermeyeceklerdi. Yerime adam bulamadım, soğukta kimse çalışmak istemiyor.” “Sonunda aldın ya!” dedi babam. “İbrahim’i buldum yerime.”
—“Ömer de ayağa kalktı, amaçsız ocak rafını karıştırmağa başladı. Nerden kalmışsa, sayfaları ayrılmış, eski bir kitap geçirdi eline, kör ışıkta hecelemeye çalıştı, sonra tekrar yerine bıraktı. Kısa bir süre ateşlere baktı, kapıya doğru yürüyecekken caydı, dönüp eski yerine geldi. Bekliyor. Karı, dışarıdaki kadınların sesini, çıtırtıları dinliyor. Dikkatle bir çizgiyi geçer gibi tetikte. Bir şey dense hemen koşacak (mutlaka yapacağı bir şey olmalı şimdi.) Oturdu. Parmaklarıyla ayağını fiskelemeye başladı.”
—“Ömer huysuz bir sabırsızlıkla, ateşe, şuraya buraya bakınıyor, kımıldanıyor. Yüzümüze bakmak için bütün cesaretini yitirmiş gibi.”
—“Ömer’e baktım, yüzü yumuşamış ama gülmüyor.”
Kendisinin iç dünyasının dışında, dış dünyasındaki eşyaları, insanları, duruşları, düşünüşleri ve davranışları da ancak onun bakışıyla öğrenebildiğimiz için çok önemli ben- anlatıcı.
Eğitim görüp görmediği meçhul ama bir Harvard mezunu kadar vakur, bir Freud kadar psikolojik bilgilerinden emin, bir Saul Bellow kadar üretken, bir Tophane bitirimi kadar külhanbeyi (“Bıçaklarım nerede? Evet, cebime koymuşum; âlâ) zaman zaman yazarın yerine geçecek kadar da anlatıcılık maharetine sahip biri isimsiz anlatıcı.
Aslında, oturduğu yerde yükselen ateşinin etkisiyle, kısa aralıklarla halusinasyolar görmesinden, hasta babasına ilgisi ve bir yeğen bekleme heyecanı nedeniyle çevresinden kopmamaya, her olan biteni nakletmeye çalışmaktan öte bir fonksiyonu da yok. Ama işte o “dupduru bir olay” ortamından, net bir hal üzerinden (ateşlenmek), içinde yer aldığı köhnemiş mekanın üzerindeki normal etkisini de gereğinden fazla abartarak bize sunması nedeniyle onu da büyütecimiz altına almak zorunda kalıyoruz.
Anlatıcımızda bir duman takıntısı ki o kadar olur! Güzel ve âlâ! Yarısı bacada yarısı içerde olan dumanın içerideki kısmı canlı bir varlık gibi hem her yanı kaplar, hem duvarı kalınlaştırır, hem de kendi bir başına duvar oluşturur. Konuya böyle başlayıp, dumana böylesine hareketler yaptırması yüzünden kendisiyle ilgili (çoğu zaman nerede ve ne zaman başladığını da bilmediği) acaip oluşumlar sergilemeye başlar. Örneğin: “Çoktandır derimin altında bir şeyin tükenmez bir yolculuk içinde olduğunu duyuyorum”, “Çevreme sağlam bir kale kuruluyor. Savaşa başlamam için bir neden gerekli, ama duraksamanın yeri değil. Şimdilik hem saldıran, hem koruyan, benim bu kaleyi, neden önemsiz onun için. Bıçaklarım nerede? Evet, cebime koymuşum (âlâ).” Deyiverir.
Yer yer mantıklı, kavranabilir tavırlar da sergileyen anlatıcı (“Babam gözlerini bana çevirerek “görebilecek miyim acaba?” diye, kendi kendine endişeleniyormuş gibi, hırıltılı bir sesle sordu. “Elbette, dedim, göreceksin.”), bu halde karar kılamayıp şüpheli durumlara geçer: “Bir gelecek var, her şey “gelecek”ini bekliyor. Duvar bir başka duvara bitişmesini, su başka bir suya kavuşmasını, hayat bir başka hayatla tamamlanmasını. Elbiselerimin içinde, bilinmez bir ülkeye doğru geri çekiliyor, gömülüyorum. Yolculuk başladı. Sağ duvar hızla çaprazlamasına ileri, karşı duvar da bana doğru kaçıyor. Eşya, olduğu yerde şöyle bir sallandı. Gıcırtı. Mavi duvar aynı ustalıkla kendini örüyor…”
Sonra yine aklı-başında tavırlar (“hasta mıyım? Hastasın. Göçüyor muyum? Göçüyorsun.”) (Âlâ) ve yine bunu izleyen septik eğilimler: “Bir daha nereden başlayabilirim? (Neye?) Bıraktığın yerden, korkma, unutmayacaksın, hatırlayacaksın, her şeyi, nerede kaldığını (nerede kalmıştım?). Evet, tam oradan, işte, işte buradan (Güzel). Kompartımanın penceresindeki küçücük bir noktadan, yakınlardaki ağaçlardan, telgraf direklerinin geriye doğru kaçışına eş bir hızla eşya geriye doğru kaçıyor. Bu denli hızla nereye, nereye gidiyorum. Odamı, eşyamı, sevdiklerimi bırakarak. Dur korkma. (Duramam, elimden gelmez.) Arabaların, otobüslerin, insanların hızla, gürültüyle gelip geçtiği, gözünün takılıp kaldığı şu tünele doğru yürü (öyleyse). Yürüyemem, korkuyorum. Yolculuk derimin altında, sıcak, buğulu, huysuz. Nasıl engel olamıyorum?”
Bunu da izleyen olağanüstü kavrayışlar ve olumlu çağrışımlar: “Tentürdiyot renginde bir koku yayılıyor, duman bir helezon biçiminde kıvrılıp tavandan sarkan ipi içine alıyor, başdönmesi. Cinlerle şakalaşan büyücü kadınlar. Tantanalı tepişmeler alanı yukarısı. Geniş bir tepsinin içinde dansederek yalpalayarak dönüyorlar. Ağlayan narlar, gülen ayvalar. Tavanın yarığından Kahveci Güzeli yoksulluğuma göz kırpıyor. Kar. Dışarıda boyuna gidip gelen, telâşlı ayak sesleri. Bir inilti, çok uzaktan. Gelin mi? Babam mı? (Kuyudaki Yusuf… mu?) Tahtalar yamru yumru gıcırdayıp duruyor.”
Halusinasyon içinde ani uyanışlar, kavrayışlar, bilinçaltı fotoğrafları: “Bir gün yıkılacak bu ev. Yıkılacak bir gün. Her şeyle birlikte bilinmez bir yöne doğru koşar adım gidiyoruz. Karkuşları (var mı böyle kuşlar?) uçuşuyor tepemde –beyaz benekler, kırmızı yuvarlaklar… derin, kara boşluğa doğru, etimden parçalar kopararak gözlerimi tırmıklayıp ayaklarımı gıdıklayarak uğultular, koşuşmalar, iniltilerle tâ boşluğun, derinlerine, sınırlarına doğru sürüklenerek yuvarlanıyor. İşte, Kaf Dağı burası. Soğuk, karlı ve yeşil. (Hoş geldin.) Bakıyorum. Hüthüt kuşu. (Günaydın Hüthüt kuşu). Derimin altında bir el geziyor. “Gaak” diye bir kuş havalandı tepemden ve o anda bir kar soğuğu yığıldı yüzüme. Bir ayak tıpırtısı, çok uzaklardan anlaşılmaz bir konuşma sesi. “Lâpa…” (Kar için mi?). Bir ses adımı ünlüyor, kim? Sarsıntı ve… gözlerimi araladım: anam.”
Annesinin uyandırışları onu çevresine ve olay(lar)a bağlayan tek etken: “Kıvrılıp kalmışım oturduğum yerde, güçlükle yekindim. “Gelin n’oldu?” diye sordum. “Bir şey yok daha,” dedi anam, “sancı devam ediyor.” Ancak, yeğenin doğuşuna (yani öykünün hitamına) kadar da kurtulamıyor halusinasyonlardan. Üstelik tümüyle parçalanıyor, saçmalaşıyor algıları:
—“Bir “bilinmeyen nedir”i bekliyor sabırsızlıkla, ne beklediğini bilmeden.”
—“Karartı gene başladı, ocağın çeperlerinden kıyı-bucağa doğru gittikçe koyulaşarak bir şeyler saklamaya, saklayıp kaçırmaya çalışarak. Çabucak yayılmıyor, usul usul, sindirerek. Havada görülmeyen, minicik törpüler… eşyayı pörsütüyor, derimizi yalayıp geçiyor, içimizde konukluyor, durmadan sürtündüğü, konukladığı yerleri yenileştirme uğraşısı içinde, bilmeden eskitip geçiyor. Tükenme. Duyuyorum. Ama nereye değin, nere için? Dumandan, soluklardan, sesten bir çizgiler ağır ağır azaltıyor, azaltıyor, azaltıyor. Bu mu ölüm? Hastalık. “Ateşin var.” Berrak bir gökyüzü; içimde, çevremde sesler salarak bir gemi yürüyor. Çalıların dibine pusuyorum, başkaları da başka yerlere saklanmışlar, bir açıklığa çıkıyorlar, onları izliyorum. Arkadaşlarım adımı ünlüyor. Gemi boyuna yürüyor, pusuyorum. (…) Yürüyorum. Sonsuza dek küçülen bir mesafeye doğru —her parçamı bir dağ başında, sıcaktan insanların eridiği bir mahşer ortasında bırakarak, parçalarımı azar azar her bir yana dağıtarak solgun, ölü, titrek, ama kendimi yitirmeden— yol alıyorum. Bastırıyor. Bir lâstik top gibi ufalıyorum. Eşya küçülüyor sofada karışık ayak sesleri. Anlaşılmaz gürültüler, bir sevinç çığlığı, biriyle yarenlik ediliyor.”
—“Ne yapsam? Yatmak. Tentürdiyot kokularıyla düş görmek. Her şey ne uzak! Ne denli kendisi değil! Güneşler eskimiş. Kendi. (Ah, kendi. Kendi. Kim bu?) Eskimiş. Ben miyim? Sessiz, beyaz, derin, hırçın boşluklar içinde cüretle adım atan.. dönemeyen. Yatıyor ve gözleri kapalı, uyumuyor. Ağır ağır geriye çekiliyorum, kaçıyorum belki. Kapanış. Dipten sönük, zavallı bir sallantı, acımadan sürüyor, bir daha, bir daha. (…) Taze bir canla sokaklara, alanlara çıkıp koşsam. Oysa için için kendime doğru sönüyorum ve gururla bile değil bu. Ağır ağır yeniden yola koyulmağa başladı gemi, dayanabilecek mi daha?”
Bebek doğuyor sonunda, anlatıcımız doğumdan ziyadesiyle heyecanlanan babasının halini bize sunuyor. Öykü de bitiyor böylelikle, anlatıcının halusinasyonları da…
***
Gerçeklikler (babanın hastalığı, anlatıcının ateşinin yükselmesi, gelinin sancılanıp doğurması vd., ) ortamında, en az onlar kadar gerçek olan kontrolü imkansız zihni durumların öykünün imkanlarıyla soyutlanmasına bir örnek oluşturuyor, Eskiyen. Sadece, —yukarıda da vurgulamaya çalıştığımız gibi— ikinci durum, dış müdahalelerle yönlendirilmiş, yoğunlaştırılmış, kısaca biraz abartılmış olarak sunuluyor bize.
Olay örgüsü ise dolaşık bir durum arz ediyor söz konusu nedenlere bağlı olarak; ancak yazar onca dolaşıklığına rağmen onu “sağlam” tutmaya özen gösteriyor; bundan olmalı bir su gibi akıp gidemiyor tek paragraflık metin; bir kaya kadar ağır, soğuk ve somurtkan düşüyor.
Tüm anlatımı boyunca ilginç bir senktaks da geliştiriyor yazar:
•“…herbirimizi odanın bir köşesine fırlatarak kabuğumuza çekilmemizi zorlayan, üst-başımızdaki çaputlarımızla birlikte bıkkın kımıldanışlarla altımıza aldığımız uyuşmuş ayaklarımıza yer değiştirmek için…”
•“selâm vermeğe hazırlanır biçimde üstümüze eğilmiş, bastırıyor”
•“Ocağın rafında teneke kutular, sigara çubukları, kaput düğmeleri, eski, çaput bir para kesesi…”
•“Sağ duvar hızla çaprazlamasına ileri, karşı duvar da bana doğru kaçıyor.”
•“Babam başını kaldırmaya çalışırken, şimdiye dek görmediğim bir anlamla yüklendi yüzü.”
•“Her şey ne uzak! Ne denli kendisi değil!”
—“…anamın çaputtan yaptığı deveyi getirip ocağın yanındaki kovuktan, deveyi dört ayağı üstüne dineltmeye çalışıyordu…”
•Havada görülmeyen, minicik törpüler… eşyayı pörsütüyor…”
•“Karı, dışarıdaki kadınların sesini, çıtırtıları dinliyor.”
•“…ama hiç olmazsa alt düşüncesinde hep bunları yaşayarak bir çizgiye yaklaşmış, varıp dayanmış.”
•“…bir yerinden çıkardığı atkısını…”
•“Ağır ağır yeniden yola koyulmağa başladı gemi…”