OTUZ SENE SONRA
Zarfın içinden çıkan mektubun ince satırlarını çok eski bir aşinanın yüzünü hatırlar gibi tanıdı. Bu mektup ondan geliyordu. Gözlerinin önünde 30 sene evvelki son manzara canlandı:
Basit ve eski mobilyaları, yırtık perdeleri, kirli camları olan küçük bir odada karşı karşıya oturmuşlardı. Ortada bir masanın üstünde hazırlanmış bir bavul duruyordu. Masanın altında bol ve parlak tüylü iyi bir kedi uzanmıştı. Duvarda ılık bir sonbahar güneşinin titrek ışıkları yanıyordu.
Kadın oturduğu koltuğun dirseklerine parmaklariyle vuruyor, asabi bir sesle: “Hayır, hayır, diyordu, daha fazla tahammül edemiyeceğim. ben gidiyorum. Bu hayat değil, sürünmektir. benimle evlenirken vadettiğin bu muydu?”
“Fakat sizinle evlenirken aşktan başka bir şey vadetmedim.”
Bu cevabı sakin olmıya çalışarak vermişti.
“Evet, hiçbir şey vadetmedim. Şimdi yine seni seviyorum. O halde vadimi tutuyorum. Fakat madem ki gitmek istiyorsun, hay hay!”
Kadın yerinden kalkmış, bavulu alarak kapıya doğru yürümüştü. O zaman içinde, arkasından koşmak, gitme, demek için şiddetli bir arzu duymuştu. Fakat harekete geçinceye kadar kadın sokak kapısından da çıkmış, arkasında kendisinden son canlı iz olarak sert bir kapı çarpması sesinden başka bir şey bırakmamıştı. O zaman beş senelik bir evlilik hayatının bu son gününde kalbinde ne sevinç, ne sızı, hiçbir his duymadan, hatta hiçbir şey düşünmeden uyuşuk bir halde saatlerce koltuğa gömülü kalmıştı.
Bu son günden beri otuz sene geçmiştir. Onu bir daha görmedi. İlk zamanlar bazı haberler aldı. Fakat sonra her şey mazinin karanlıklarına karıştı. Şimdi 65 yaşındadır. Hayatında canlı veya cansız kendisine bağlı ve kendisinin bağlı olduğu tek bir varlık yok. Yalnız başına, bir zamanlar hatırı sayılır bir dereceye gelmiş olan servetinin son kırıntıları ile yaşamaktadır.
Birkaç satırdan ibaret olan mektubu okudu. kadın, görüşmek için bir randevu veriyor, buluşma yeri olarak şehrin çok lüks bir pastahanesini gösteriyordu.
Ne mektup, ne de bu davet onda hiçbir heyecan yaratmadı ve mektupta tespit edilen günde her zamanki elbiseleri, her zamanki hali, her zamanki yüzü ile pastaheneye gitti. Köşedeki küçük masalardan birisine oturarak beklemeğe başladı. Pastahane şık, güzel kadın ve erkeklerle doluydu. Birçok lisan konuşuluyor, garsonlar acele acele hizmet ediyorlar, arada bir şuh bir kahkaha işitiliyordu.
Bütün hayatında böyle lüks yerlere pek nadir gittiğini düşündü. Halbuki içinde bu şık insanlardan birisi olmak için nihayetsiz bir ihtiras ve arzu vardı. Buna rağmen neden bu alemlerin adamı olamamıştı? Mahcubiyet mi? parasızlık mı? Adam sen de; olmadı işte. Şimdi derdini mi çekeceğim? Daha ne kadar arzuları, ne ihtirasları böyle kalbinde kendi kendilerine yanmış ve sönmüşlerdi. Şimdi bu ateşlerin külleri bile kalmamıştı.
Birdenbire yanıbaşında titrek bir kadın sesi duydu:
“Beklettim mi?”
Başını kaldırdı, karşısında kendisine bakan bir kadın gördü. O idi. Fakat, Allahım, bir insan bu kadar değişebilir mi? Çizgilerle dolu bu yuvarlak yüzün, bu beyaz saçların otuz sene evvel kendisini bırakıp giden canlı, güzel kadınla ne alakası vardı? Fakat gözleri aynı gözlerdi: Tatlı, içleri ışıkla dolu koyu kestane renkli gözler!
Yerinden kalkmak istedi ve kekeliyerek:
“Affedin, dalmışım” diyebildi.
Kadın gülerek:
“Rahatsız olmayın, rahatsız olmayın” dedi ve hemen oturdu. Bir müddet birbirlerine baktılar. İlk evvel kadın söze başladı:
“İhtiyarlamışsınız. Seneler çabuk geçiyor. Fakat izleri çok kuvvetli!”
“Evet, ihtiyarladım. Sonra hayatın binbir cilvesi ve hadisesi bazan da ruhu da, bedeni de vaktinden evvel çöktürüyor. Ben de sizi ihtiyarlamış buldum. Yalnız aramızda bir fark var, neşelisiniz.”
“Neşeli miyim? Belki de. Zaten neşe, saadet gibi hallerin ne kadar izafi olduğunu şimdi anlamış bulunuyorum. Olabilir ki, şu dakikada sizi gördüğüm için neşeliyim. Fakat esasında hayır, dostum, yine eskisi gibi aksi, sert, hırçın tabiatım bütün neşemi silip süpürmektedir.”
Erkek bu sözlere cevap vermek istemedi. Onların altında hangi manaların gizlendiğini anlamıştı. Eski karısı, konuşmayı evlilik senelerine ve ayrılmak hadiselerine getirmek istiyordu. Halbuki kendisi o mevzulara girmekten çekiniyor, konuşmanın iki dost arasındaki bir konuşma şeklinde kalmasına çalışıyordu.
Fakat kadın niyetinde ısrar etti:
“Cevap vermiyorsunuz. Siz de yine eskisi gibisiniz. Ruhan hiç değişmemiş olduğunuzu görüyorum. Hoşunuza gitmeyen bir sözümü cevapsız bırakmak!.. Şimdi bunları söylerken, hatta korkuyorum, acaba tıpkı o zamanlar yaptığınız gibi, kalkıp gidecek misiniz?”
Kadının bu sözlerini biraz endişe, biraz hiddet ve biraz yeisle dinledi. Acaba otuz sene sonra kendisini tekrar görüşmeğe davet eden eski karısı ona, bu lüks pasta salonunda, şehrin en tanınmış insanlarının gözü önünde, ölmeden evvel bir daha hakaret etmek mi istiyordu? İşte o, rengi ve bakışı değişmemiş gözlerinde ayni istihfaf dolu ışıklar belirmişti. O da kendisini bir an için otuz sene evvelin asabiyet havasına getirmek istedi. Fakat kadın birden elini tuttu ve hafifçe gülümsedi. Erkek bu el sıkışını, bu elden kendisine geçen sıcaklığı o kadar iyi tanıdı ki, aradan geçen seneler ipi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi masanın üstünde dağıldılar, içini eski karısını ilk aşk günlerinin heyecaniyle öpmek için dayanılmaz bir arzu kapladı, başını ona doğru uzattı. Kadın hafif bir sesle, çok geç azizim, çok geç, dedi ve elini çekti. Yanlarından geçen garson bir şey içip içmiyeceklerini sordu. Erkek, karısının gözlerinin içine baktı:
“Ben çoktan beri yapmadığım bir şey yapacağım, alkol alacağım. Bir votka.”
Kadın: “Peki, dedi, siz votka için, ben koyu bir çay isterim.” Sonra eski kocasına dönerek:
“O günden sonra”, diye başladı, “sizi, yaptığınız bütün işleri, hareketlerinizi hep takip ettim. Bu otuz sene içinde ben neler yaptım? Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Evlendim, çoluk çocuğa karıştım, evlat saadetini, evlat acısını tattım. Bütün bunlar her insanın hayatının tabii hadiselerinden ibaret. Ben bugün yalnız sizden bahsetmek istiyorum.”
Erkek: “Nasıl isterseniz, diye cevap verdi. Ben şu dakikada sizinle tekrar buluşmanın verdiği zevk içindeyim. Evet, bu tam bir zevk. Çok soğuk bir havada sıcak bir odaya girerken duyulan zevk gibi bir zevk.”
Sözlerinin burasında dudaklarının kenarında beli belirsiz bir bükülme oldu ki, kadın içinden bir şeyin, iyi, güzel, ince bir şeyin kırıldığını hissetti. Yine ayni müstehzi tebessüm, diye düşündü, onun en samimi, en hararetli, en heyecanlı olduğunu sandığım anlarda beliren mel’un çizgi! İşte altmışını geçiyor; onu bıraktığım gün gençti, şimdi ihtiyar. Fakat onu bırakmak için ruhumda duyduğum büyük kuvveti yaratan bu çizgi yine yüzündedir, yine samimi olması lazım gelen bu anda beliriyor!
Erkek devam etti:
“Sizden ayrıldıktan sonra, daha doğrusu siz beni bırakıp gittikten sonra (bu kelimeleri ağır ağır, tane tane söyledi), hayatımı yalnız geçirdim, diyebilirim. Birçok işler yaptım, zengin oldum; kitap yazdım, siyasete karıştım, seyahat ettim ve sonra yoruldum. Şimdi şöyle bir arkama dönüp bakıyorum ve bütün bu çocukluklar, bu maskaralıklar, bu manasızlıklar mı benim hayatımı teşkil ettiler, diye hayret ediyorum.”
Kadın eski kocasının yüzüne şefkatle baktı:
“Evet, hayatınızın maceralarını biliyorum. Size bir şey söylemek isterim. Sakın kızmayın, o zamanlar sizi hülyalarınızdan, o hülyaları tenkit ederek zorla uyandırdığım zaman yaptığınız gibi, sert ve kaba sözlerle beni azarlamayın. Sizi büyük bir aşkla severek karınız olmuştum. Bende bu aşkı doğuran ne maddi gezelliğiniz, ne şuyunuz ve ne de buyunuzdu. Zaten güzellikten, şundan ve bundan fazla nasibiniz yoktu. (Kadın burada bellibelirsiz bir göz kırptı, erkek onun vaktiyle beraberken de kendisine çirkinsin ama seni seviyorum, dediği zaman ayni şekilde göz kırptığını hatırladı). Evet, beni size bağlayan bu hülyalarınızdı. Onlar yalnız sizin kendinize ait değildi. Bana, olmasını istediğiniz çocuklarımıza, vatana ait hülyalardı. Sizi hayranlıkla dinliyordum. Zengin olmak, meşhur olmak, büyük olmak istiyordunuz. İdeallerinize doğru yürürken maruz kalacağınız her felakette, erişeceğiniz her saadette kendimi sizin kolunuzda ve yanınızda düşlüyordum. Bir gün bana büyük bir inkılapçının hayatından bahsettiniz, bu hayatta karısının aldığı yeri söylediniz. Hapse girerken yanındadır, oradan kaçarken yanındadır, ihtilalin içinde ve siperlerde yanındadır!..
Çocukları seviyordunuz. Bizim çocuklarımız olursa onları nasıl büyüteceğimiz üzerinde ne uzun, ne ince hayaller kurdunuz! Her birinin hayat seyrini düşünüyor, bana anlatıyordunuz. Bu hülyalar renk ve hareket doluydu. Fakat dikkat ediyordum, tahayyüllerinizde bana biraz garip ve çok acayip gelen bir hususiyet vardı. Bu tahayyüllerde felaket ve faciaya büyük yer veriyordunuz. Hatta yer vermekle kalmıyor, teferruata kadar düşüyordunuz. Bir gün, doğmamış ve çok şükür ki doğmadılar, çocuklarımızdan bahsederken bana, sık sık kafama şu düşünce geliyor, demiştiniz, acaba kader bize bu çocuk bahsinde neler hazırlıyor? Sonra şunları anlatmıştınız: İkisi de çocuk için çıldıran bir karı koca tasavvur ediyorum. Bunların çocukları beş yaşına girdikleri zaman ölüyorlar. Kadın ve erkek her defasında ölen çocuklarının başucunda, birbirlerine bakarak, Allahım, diye dua ediyorlar, bize yaşayacak bir evlat bahşet! Fakat bu dua makbul olmuyor, seneler geçiyor, evlatlar göçüyor, nihayet kadın, erkeğine hayır, diyor, biz yaşayan evlat saadetini birbirimizden tadamıyacağız. Kaderimiz beraber bulunduğu müddetçe buna imkan yok. Bırak beni, ben çocuğumu başkalarından bulmağa gideceğim!
Bu hülyanı bana anlatırken, çocuklarının beş yaşına kadar nasıl büyüdüklerini, ana babanın onları nasıl sevdiğini, onlara nasıl baktığını, sonra o meş’um beşinci sene geldiği zaman nasıl bir ümitsizlik içine düştüklerini, çocukların nasıl hastalandıklarını, nasıl öldüklerini en ince noktalarına kadar anlatıyor, anlatıyordun!”
Erkek, karısının yüzüne baktı. Bu yüzde tarifi çok güç bir elem belirtmişti. Garsona bir votka daha ısmarladı, alkol hoşuma gidiyor, diye düşündü. Bir ruhiyatçı, alkol insanın, olduğu ile olmasını istediği hal arasındaki boşluğu doldurur, demiş. Bence olmasını istediği hal değil, maziyi, hali ve istikbali bir araya getirip birleştiriyor!
Kadın bir müddet sustuktan sonra konuşmıya başladı:
“Benim hakkımdaki hülyaların ne kadar tezatlı idi yarabbi! Bir gün bana, sen benden evvel ölmelisin, hem çok evvel ve ben ömrümün sonuna kadar başka hiçbir kadının yüzüne bakmadan seni düşünmeliyim, demiştin. Acaba bu mümkün mü? Neden olmasın?.. Bir irade meselesi. Nihayet hayalimde seni her zaman canlı tutabilirim. Resimlerini karşıma alarak onlarla bir karı koca gibi münasebet tesis ederim. Sesini plaklara alırım. Sabahtan akşama kadar evimizin içi yine seninle dolu kalır, diye ilave etmiştin ve bana, benim nasıl öleceğimi, mezarda nasıl çürüyeceğimi tasvir ederek, galiba, demiştin, ölümünden çok sonra bir gün mezarını gizlice açarak senden ne kaldı diye bakacağım. O zaman bir tutam saçla bir iki parça kemik bulacağım ve bunları alıp eve getireceğim!
Fakat bu karanlık, bu facialı hayallerinin yanında yine benim için renk, ışık dolu düşüncelerin vardı: “Seni kendi elimle yetiştireceğim, senin için kitaplar yazacağım, benim bütün yaptıklarım onun eserleridir, ben bir vasıtadan ibaretim diye bütün dünyaya ilan edeceğim” diyordun. Bana nasıl ihtiyarlayacağımızı, birbirimizden artık maddi zevk alamaz hale geldiğimiz gün beraber geçen bir ömrün hadiselerini nasıl hatırlayıp konuşacağımızı, çocuklarımızın, torunlarımızın etrafımızda nasıl dolaşacaklarını anlatıyor ve hayır, diyordun, “sen benden yalnız bir ay evvel öleceksin. Ben senden sonra ancak bir ay yaşamalıyım. O da ebediyen yok oluşunun ıstırabını tatmak, bu suretle senden en son zevki de almak için!”
Sonra elbiselerime, ev eşyalarıma ait hülyalarıma ait hülyaların vardı. “Elbiselerinle, eşyalar ve seninle benim aramızda münasebetler kuracağız. Öyle münasebetler ki, evimizi onlar yapacak, onlardan birisi bozulduğu zaman bütün ev tatsız bir manzara, tatsız bir hal alacak. İşte bu suretle evimizin sağlamlığını temin edeceğiz, diyordun.”
Erkek, kadının yavaş yavaş siz demekten vazgeçerek, sen diye konuşmağa başladığına dikkat etti. Bu, eski itiyadın tekrar, kendi kendine canlanması mıydı? Yoksa mahsus, samimi olmak ve samimi gözükmek kasdiyle mi böyle hitap ediyordu?
Kadın devam etti:
“Zenginlik hülyaların vardı. Zengin olacağız, zengin olacağız! Hayatta bütün ihtiyaçlarımızı, bütün arzularımızı en ehemmiyetsizlerine kadar tatmin edeceğiz,” diyordun ve “bu zenginliğe, doğru yollardan, namuslu yollardan geçerek erişeceğiz. Nasıl olacak, bilmiyorum, fakat muhakkak olacak. Zenginliğimizi iyi kullanacağız, kimsesiz çocukları büyütüp okutacağız, mektepler, hastahaneler açacağız. Bütün bu hayır müesselerine senin ismini vereceğim. Öldükten sonra ikimiz de daima iyilikle anılacağız” diye ilave ediyordun. Birçok projeler yaptın, ticaret, gazetecilik, fabrikatörlük, hülasa her türlü mesleklerin projelerini çizdin.
Fakat bütün bu projeleri yaparken küçük bir memurdun. Bana, evet, daha birkaç sene de böyle kalacağım. Sonra serbest hayata atılacağım, o zaman elele bütün projelerimizi gerçekleştireceğiz, diye heyecanlı vaitlerde bulunuyordun. Bu vaitlerin hiç birisine lüzum yoktu. Ben o zamanlar senden ve hülyalarından memnundum. Seninle ve hülyalarınla küçücük evimizde mesut yaşıyordum, yahut yaşadığımı sanıyordum.”
Kadın sustu, derin nazarlarla kocasına baktı. Bu buruşmuş ihtiyar yüzün o zamanlar kendisine verdiği tatlı heyecanı hatırlıyordu. Kalın,ciğerlerin ta ortasından gelen erkek sesin gözlerinin önünde canlandırdığı hayaller içinde yaşanılan birkaç seneden sonra birdenbire garip, esrarlı bir değişme olmuştu.
Erkek: “Devam ediniz, dedi. Gençliğimin bütün tahassürlerini gömülü oldukları yerlerden birer birer çekip çıkarıyorsunuz. Bunları ben hemen hemen hep unutmuştum. Şimdi bir başkasına ait hikâyeler dinliyor gibiyim.”
Kadın: “Şimdiden sonra söliyeceklerim acıdır. Şimdiden sonra, size, yıkılan şatodan bahsedeceğim, evet, yıkılan şatodan” diye tekrar başladı.
“İşte ilk evlilik senelerimiz bu hayaller içinde geçti, değil mi? Şimdi bir başkasına ait hikâyeler gibi hatırladığımız hayaller içinde. Fakat ben bunları bir başkasına ait hikâyeler diye anlatmıyorum. Kendi maceramı, içinde sizin de bulunduğunuz kendi maceramı anlatıyorum.
Hayallerin yavaş yavaş şekil değiştirmeğe başlamıştı. Bunu ilk defa şöyle bir konuşmada farkettim:
Biliyor musun, dedin, ne istiyorum, elime şu veya bu tesadüfle, mesela bir piyango isabetiyle büyük bir para geçiyor. Çocuklarımız doğmuştur. Ben bu paranın hemen hemen hepsini sana ve çocuklara bırakıyorum, kendime az bir para ile bir gün sizden habersiz ortadan kayboluyorum. Beni uzun zaman aradıktan sonra bulamıyarak ümidinizi kesiyorsunuz. Sonra seneler, seneler geçiyor, çocuklar büyüyor, sen belki evleniyorsun veya evlenmiyorsun. Bir gün, bir gece vakti kapını ihtiyar bir adam çalıyor. Bu adamın yüzünde tanıdığın izler var. Fakat ihtimal veremiyorsun. İhtiyar seninle konuşuyor, çocukları soruyor ve çekilip gidiyor. O benim! Senelerce dünyada dolaşmış, hayatın, dünyanın ne olduğunu anlamış bulunuyorum. Tekrar gelişim sana kendimi tanıtmak, hayalinde kaybolduğu zamanki hatlariyle yaşayan kocanın yerine ihtiyar bir adam koymak için değildir. Sırf, acaba kendimi sana tanıtmadan karşında durabilecek miyim, bunu anlamak içindir?”
Sen bu sözleri söylerken ben hayretle dinliyorum. İlk defadır ki, benden uzak, içinde benim bulunmadığım bir tahayyüle dalmıştın.
Sonra sende gördüğüm ikinci değişme yüzünde oldu. Bazan konuşurken ve en çok benimle alakalı olarak, bana sevgini anlatmak, benim için düşündüklerini söylemek veya benim sözlerimi tasdik etmek için konuşurken dudaklarının kenarında ince, belli belirsiz bir bükülme oluyor, yüzün bu bükülme ile müstehzi bir mana alıyordu. Demin de ayni çizgiyi yine dudaklarının kenarında gördüm. Seni heyecanla, hatta mest olarak dinlediğim zamanlar, bu çizgi yüzünde belirince bütün vücudum ürperiyor, yüksek bir yerden düşmüş gibi oluyordum.
Düşünce ve tahayyüllerin gittikçe vahşi, kaba şekiller almağa başladı. İnsani olan bütün hislerin bir ağacın kabuğu gibi sıyrılıp dökülüyor, bunun altından karanlık, çirkin, hırçın bir ruh meydana çıkıyordu. Zaman zaman önümde duruyor, sevmediğin bazı insanlardan ne kadar nefret ettiğini, onları işkenceler içinde nasıl öldürmek istediğini anlatıyordun. İnsanı öldürmek için korkunç makineler, vasıtalar, usüller düşünüyordun. Bir gün bana bir bıçak makinesinden bahsettin. Bir ağaç gövdesi gibi yüzükoyun uzatılmış insanın başından ayaklarına doğru bu makine altında dümdüz, birbirine müsavi, en ufak girinti ve çıkıntısı olmıyan altı parçaya nasıl bölüneceğini, bir başka gün diz çökmüş ve başı bir demir üzerine eğdirilmiş bir adamın başına birkaç metre yüksekten düşecek birkaç tonluk yuvarlağın bu başı nasıl yamyassı bir hale getireceğini en ince teferruatına kadar, hemen hemen zorla anlattın. O zaman vücutla baş bir kalkan balığının kuyruğu ile gövdesine benziyecek dedin. Yüzüne korku ile baktım. Gözlerin parlıyor, burun deliklerin açılıp kapanıyordu. Ne oluyorsun? diye bağırdığım zaman kendine geldin, korkma diye cevap verdin, bu mel’un adamlardan öyle nefret ediyorum ki, onları yok etmek için buralara kadar düşünüyorum.
Sende yeni bir hal daha başlamıştı. Eskisi gibi neşeli, heyecanlı, hummalı değildin. Gittikçe daha az konuşuyordun ve beraber bulunduğumuz zamanın artık büyük kısmı sükutla, gözleri kapalı, kendi kendine düşüncelere dalmış bir vaziyette geçiyordu.
Sonra bana karşı o eski ince alakan azalmıştı. Arada bir, ah, diyordun; sen olmasaydın, ben yapacaklarımı bilirdim. Bütün elanımı, bütün gayretimi senin mevcudiyetin kırıyor”. Ve hemen söylediğin sözlerin benim üzerimde yapacağı tesiri azaltmağa çalışıyor, “sakın yanlış anlama sevgilim” diye ilave ediyordun, seninle daima ve gittikçe artan bir şekilde mesudum, demek istediğim; büyük işler yapmak istiyen insanlar yalnız olmalıdırlar, kalplerinde en ufak zaafları olmamalı, aşk, şefkat, merhamet hislerinden uzak kalmalıdırlar.
Kadın, “İstemiyorsan devam etmiyeyim, seni üzüyor muyum?” diye sordu.
Erkek, bir rüyadan uyanır gibi kendisini topladı, kekeliyerek: “Hayır, bilakis, devam ediniz; şimdi bir söz söylüyordunuz. Ben demek o zaman size büyük işler yapmak istiyen insanlar hayatta kalpsiz ve merhametsiz olmalılar, demiştim, öyle mi? Ne kadar yanlış bir görüşe saplânmışım!
Hayır, hayır! İşte ölümün eşiğinde bulunuyorum, büyük işler büyük kalplerle, bütün kainatı, bütün kainatın aşkını ve merhametini içinde taşıyacak büyük kalplerle başarılabilir. Aşksız, merhametsiz büyük eser verilmez. Aşk ve merhamet her büyüklüğün gıdasıdır.”
Kadın tekrar başladı:
“Evet, büyük işler yapacak insanlar kalpsiz ve merhametsiz olmalıdır, diyordun, insanları birer paçavra gibi kullanmasını bilenlerdir ki hayatta muvaffak olurlar. Fakat hedefe varmak için icap ederse insanların yüzüne güleceksin, ellerini, ayaklarını öpeceksin, kendilerine sadık kalacağına yeminler edeceksin, fedakarlıkların binbir misalini göstereceksin. Günü geldiği zaman, kudret ve kuvvet sahibi olduğun zaman da ilk darbelerini, her türlü izzetinefis fedakarlığı mukabilinde senin elini tutmuş, seni yükseltmiş olan bu insanlara vuracaksın. Onlar senden gelen darbeleri gördükçe şaşıracaklar, nankör, vefasız, hain diyeceklerdir. Ne ehemmiyeti var? Bütün bu feryatlar onların boğazlarından çıkacak son sözlerden ibarettir. Sonra ebediyen susacaklar!”
Tasavvurların zaman zaman beni endişeye düşürecek kadar ahlaksızlaşmıya başladı. Birkaç defa bana zengin olmak için tek çarenin şu veya bu vasıtalarla, diğer insanları soymaktan ibaret olduğunu süyledin, hatta bir gün, bilir misin, dedin, “ne kadar basit bir şekilde, bir sabah uyandığımız zaman kendimizi zengin bulabiliriz. İşte mesela benim çalıştığım dairenin mutemedi her ayın birinci günü memur maaşlarını vermek için 150 bin lirayı çantasına kor ve gelir. Bu adamı yolda, hatta dairedeki odasında daha çantasını açmadan soymak mümkün, hiç kimse de benden şüphelenmez. Bu işte ilk ve son şüpheler daima mutemedin üstünde toplanacaktır. Parayı bankadan alan odur, para çantası onun elinde iken yok olmuştur. O halde yok eden de bizzat kendisidir. Ne çıkar? On seneye mahkum olacak. Bilmeden yaptığı bu iyiliği karşılamak kolay. Yaşamak için bütün ümitlerini kaybetmiş, ihtiyarlamış, yorulmuş bir halde hapisten çıktığı gün kendisine meçhul bir yerden gönderilen on bin lira bulacaktır. İşte bütün o acı mazi unutuldu ve yeniden yaşamak ümidi doğdu!”
Bütün bu tahayyüller, bu tasavvur ve düşünceler arasında hayatımızın basit gidişi değişiyordu, ayni küçük memur kalıyordun, ayni mahrumiyetler içinde yaşıyorduk. Bu kadarla kalsa iyi. Daha fenası, amirlerinden ihtarlar almağa, cezalar görmeğe başladın. İşten eve asabi, yorgun geliyordun. Sana neden böylesin, neyin var? diye sorduğum zamanlar beni azarlıyor, yemeği acele acele yiyerek divanın üzerine uzanıp kalıyordun. Evin içinde senin yanında kendimi tamamen yalnız hissetmeğe başladım ve bu hisle beraber bende senin hakkında, evimiz hakkında, evlilik ve saadet hakkında yeni fikirler doğmaya başladı. Kendi kendime, acaba ben aldandım mı, diyordum, bu adam bir tahayyül makinesinden başka bir şey değil mi? İşte seneler geçiyor, işinde yükselmiyor, hatta fena notlar alıyor. Sonra onun gittikçe asabi, haşin ve kaba olması, düşüncelerinin, gittikçe vahşileşmesi, ahlaksızlaşması, bununla alakadar olmaz mı? Muvaffak olamıyor, olamayınca istikbalini ellerinde tutan adamlara düşman kesiliyor, arzularını daha kestirme yollardan, ahlaksızlık yollarından gerçekleştirmeyi düşünüyor!”
Vardığım bu neticelere yavaş yavaş inanıyordum. Artık seni bir yabancıyı tetkik eder gibi tetkik ve tahlil edebiliyordum. Evimiz bana gittikçe soğuk geliyor, eşyalarımızın eksiğini, azlığını farketmeğe başlıyordum.
Bu düşüncelerle beraber ben de sana karşı kaba olmağa başladım. Bana tahayyüllerini anlatmak istediğin zaman sözünü kesiyor, hatta bütün bu laflardan bıktım, anlıyorum ki, hayatımız hep böyle geçecek, diye cevap veriyordum. Bu cevaplarım seni sinirlendiriyor, hiddetle evden çıkıp gidiyordun.
Yavaş yavaş ayni evin içinde iki yabancı, iki düşman haline geliyorduk. Bunu farkettiğim zaman kendi kendime hayret ettim. O halde neden seni bırakıp gitmiyordum? Bunun cevabını şöyle veriyordum: “Ben gidersem daha bedbaht olacak! Biraz daha beklemeliyim. Belki bu geçirdiği bir buhrandır, belki yakın bir günde iyiliğe dönecektir!”
Fakat, heyhat! Bütün ümitlerim boşa çıkıyor ve sen gittikçe esrarlı bir hal alıyordun. Bazan birbirimize tek kelime söylemeden günler geçiyordu. Yavaş yavaş şöyle bir endişeye kapıldım: Bir gün diyordum, beni bu evde yalnız bırakıp kaçacak, hatta bir tek satır bile yazmadan! Buna tahammül edemezdim. Haysiyet ve izzetinefsim böyle bir darbenin altında şiddetle yaralanırdı. Bu hasiyet ve izzetinefis düşüncesi bu suretle kendisini gösterince, artık senin her hareketini haysiyet ve izzetinefsime bir darbe diye karşılamağa başladım. O zaman bana söylediğin sözler bende daha acı, daha kırıcı tesir yaptılar. Bunun aksülameli fena oldu. Ben de senin gibi konuşmağa, senin sert sözlerine daha sert sözlerle mukabele etmeğe başladım. Bazan o kadar ağır kelimeler ağzımdan çıkıyordu ki, sen korku ile yüzüme bakıyordun. Bir kelime ile, şirret, kavgacı olmuştum.
Bendeki bu değişiklik seni evin içinde büsbütün bir hayal haline getirdi. Gece yarıları sessizce eve geliyor, sabahları yine beni görmeden, görmemeğe çalışarak gidiyordun. Benden korktuğunu anlamıştım. Sana öyle geliyordu ki, bir gün çalıştığın yere gideceğim, amirlerinin yanında sana en ağır hakaretleri yapacağım.”
Kadın birkaç saniye sustu. Sonra derin bir nefes alarak, ah, o günlerin ıstırabı, diye devam etti: “Sanki bütün vücudumu ince tellerle sıkı sıkıya sararak bağlamışlardı. Bu ince teller etlerimi kesiyor, her gün biraz daha derin yaralar açıyordu. Ruhumun maruz kaldığı işkence maddi ağrılar şeklinde her yanımı sarıyor, saatlerce yatakta büzülmüş bir vaziyette kalıyordum. Dünyada hiç bir acı bir kadının bu ruh işkencesinden doğan acı kadar öldürücü, yıpratıcı olamaz. Bedbaht değil, ondan daha beterdim.
Fakat bütün bunlara rağmen seni hâlâ sevdiğimi görüyordum. Bu sevgi sana acımak şeklinde tezahür ediyordu. Evet, sana şiddetle acıyordum. Haline bir sarsaklık gelmişti. Rüyada yürür gibi yürüyordun. Üstünü başını ihmal ediyor, bazan günlerce tıraş olmuyordun.
Nihayet o gün, o senden ayrılmanın benim için mukadder olduğuna inandığım gün geldi.”
Kadın sustu. Erkek eski karısının yüzünün sararmış olduğunu, gözlerinde yaşlar parladığını gördü. Elini yavaşça onun eli üstüne koydu. Fakat kadın elini çekti, ve “Evet, o gün geldi diye devam etti, sokakta idim. Döndüğüm zaman şapkanı vestiyerde gördüm, evde olduğunu anladım. Hiç bir kastim olmadığı halde içeriye yavaşça girdim. Sen odada idin. Kapı hafifçe aralıktı. Bu ince aralıktan senin yatağına oturmuş, iki elini de yüzüne kapamış olduğunu, hıçkırarak ağladığını gördüm.
Yine yavaşça geri döndüm, evden çıktım. Sokaklarda saatlerce avare avare dolaştım. Neden ağladığını düşündüm. “Yalnız kendisi için değil, benim için de ağlıyor. Beni mes’ut edemediğini anlamıştır. Benim kendisinin hayatta muvaffak olması için bir engel olduğumu görmüştür. Zaten bunu bana söylemedi mi? O halde onu bırakmalıyım. Onu ebediyen bırakmak, kendi hayatını yalnız başına istediği gibi yaşamasını temin etmek lazım. Bu benim ona yapacağım son iyiliktir. Bu benim için son vazifedir.”
Ayrılmak kararını vermiş olarak eve döndüm. Sana, seni serbest bırakacağım, hayatını bir kere de bensiz dene demek istemiyordum. Başka bir sebep ve bahane bulmak istiyordum. Çünkü seni haysiyet ve şerefinden yaralamazsam her şeye rağmen benden ayrılmağa razı olmıyacağını biliyordum.
Bu sebep ve bahane de zaten meydandaydı. Sefaletimiz, parasızlığımız, mahrumiyetlerimiz!
İki gün sonra bavulumu hazırladım, sana biraz görüşmek istiyorum, dedim. Yüzüm asık, sesim hiddetliydi. Oturduk. Ben iyi bir ev isterim, ben iyi bir hayat geçirmek için yaratıldım. Elbiselere, eğlencelere, gezmelere ihtiyacım var. Sen bunları bana temin edemezsin. Sen bana evliyken bu hayatı mı vadettin? Neler neler söylemiş, beni nasıl kandırmıştın? Çocukça, saçma hayaller içinde bunalmış bir insanla ömrümü harcamağa niyetim yok! dedim.
Sen, dudaklarının kenarında, o mel’un çizgi yine belirmiş, sükunetle yüzüme bakıyordun. Bu sefer bağırdım: Senden cevap istiyorum. Ne diye aptal aptal yüzüme bakıyorsun?
O zaman bana yine sükunetle, yine dudaklarının kenarında o çizgi, seninle evlenirken aşktan başka bir şey vadetmedim. Seni yine seviyorum, o halde vaadimde duruyorum. Fakat madem ki gitmek istiyorsun, hay hay, dedin!
İtiraf edeyim ki, senden ayrılmağa karar vermiş olmakla beraber, madem ki gitmek istiyorsun git cevabın beni bir yıldırım gibi çarptı. Kaburga kemiklerimin arasında sanki bir çelik zenberek sıkışmıştı. Nerede ise açılacaktı. Boğazıma tıkanan hıçkırığı zor tutarak bavulumu kaptım ve sokağa fırladım.”
Kadın sustu ve kocasına baktı. Şimdi nihayetsiz bir tevekkül ve sükunetle parlayan ve çizgileri sanki bir saat içinde daha çok derinleşmiş olan bu yüzü hiç bir zaman, en genç günlerinde bile bu kadar güzel görmemişti.
Erkek:
“Niçin mezardan çıkıp gelerek bütün bunları bana anlattınız?” diye sordu.
Kadın gözlerinin ta içine bakarak, ve kelimeleri birer birer, ağır ağır söyliyerek cevap verdi:
“Mezara girmeden evvel sizi son bir defa daha görmek için.”
Süratle yerinden kalktı, eski kocasının elini bile sıkmadan kapıya doğru yürüdü.
(*) Samet Ağaoğlu, Zürriyet’ten: Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 2, İstanbul 1965, ss. 55 - 68
“OTUZ SENE SONRA” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
Eski bir tanıdığın yüzünü hatırlarcasına, zarftan çıkan mektubun ince satırlarını tanıyış… “Ondan” gelişine hükmediş ve bu hükmedişle otuz yıldır bilinçaltında kilitli duran anılar sandığının açılışı…
İlk hatırlanan, Ömer Seyfettin’vâri bir sunuşla eski bir mekan ve genel görünümü. “Basit ve eski mobilyaları, yırtık perdeleri, kirli camları olan küçük bir oda…”, “Ortada bir masanın üstünde hazırlanmış bir bavul…”, “Masanın altında bol ve parlak tüylü iyi bir kedi uzanmış…”, “Duvarda ılık bir sonbahar güneşinin titrek ışıkları yanıyor…” “Ondan” da kısa bir hatırlayış: “…odada karşı karşıya oturmuşlardı.”
“Basit”, “eski mobilya”, “yırtık perdeler”, “kirli camlar”, “küçük bir oda” tanımlamaları “Ondan” kaynaklanan olumsuz bir durumun habercileri sanki. “Ondan” yani kadından; mektubu, ona (alıcının cinsiyeti henüz belli değil) gönderenden kaynaklanan olumsuzluk… “Kadın oturduğu koltuğun dirseklerine parmaklariyle vuruyor, asabi bir sesle: “Hayır, hayır, diyordu, daha fazla tahammül edemiyeceğim, ben gidiyorum. Bu hayat değil, sürünmektir. Benimle evlenirken vadettiğin bu muydu?” Çok teknikmiş gibi görünen bir girişten sonra, fakir esas oğlan ve zengin esas kızlı Türk filmlerinde ancak görülebilecek bu cümlelerin, sanatsal bir boyuta taşınacağını umduğumuz şu ilk meraklarımızın üstüne boş bir çuval gibi düşüvermesi hiç iyi olmuyorsa da, yine de otuz yıl öncesinden çıkageldikleri ve öyküsel olayı başlattıkları için ‘hadi bakalım n’olacak’ dedirtircesine bizi ileriki satırlara bakmaya zorluyor.
Kadının “benimle evlenirken” sözüyle, hem mektubu alanın cinsiyetini hem de kadına göre konumunu belirlemiş oluyoruz: Erkek ve eş. Fakat bu adam, otuz yıl öncesinde kadına verdiği ilk cevapla (”Fakat sizinle evlenirken aşktan başka bir şey vadetmedim.”) aşırı sakin, aşırı yavaş, tartışmadan kaçınan, biraz sinik, biraz korkak, biraz mıymıntı bir fotoğraf veriyor gibi. Gerçi anlatıcı “Bu cevabı sakin olmıya çalışarak vermişti.” diyorsa da, onun erkeklik gösterisine kalkıştığını, kadına karşı diklendiğini, en basitinden ortalama bir erkek tavrıyla hareket ettiğine dair hiç bir ipucuna rastlanılmıyor. Bu da bir yana, anaç erkek görüntüsü vermeye, ailesine sahip çıkmaya, yuvasını kurtarmaya da hiç meyletmiyor. Sözkonusu görüntüsünü ille de tamamlamak istercesine, tam bir boyun eğişle “Evet, hiçbir şey vadetmedim. Şimdi yine seni seviyorum. O halde vadimi tutuyorum. Fakat madem ki gitmek istiyorsun, hay hay!” deyiveriyor. Bu sözler karşısında onur sahibi bir kadına düşen elbette kalkıp gitmektir. Kadın da böyle yapıyor. “Ortada bir masanın üstünde hazırlanmış…” bavulunu kaptığı gibi, çarpıp kapıyı gidiyor. Adamın verdiği fotoğrafa ilişkin ilk belirlemelerimiz de asıl karşılığını tam burada buluyor: “O zaman içinde, arkasından koşmak, gitme, demek için şiddetli bir arzu duymuştu. Fakat harekete geçinceye kadar kadın sokak kapısından da çıkmış, arkasında kendisinden son canlı iz olarak sert bir kapı çarpması sesinden başka bir şey bırakmamıştı. O zaman beş senelik bir evlilik hayatının bu son gününde kalbinde ne sevinç, ne sızı, hiçbir his duymadan, hatta hiçbir şey düşünmeden uyuşuk bir halde saatlerce koltuğa gömülü kalmıştı.”
Koltuğa gömülü kaldığı günden, zarfın intikal ettiği güne kadar geçen otuz yıl içinde adam, kendi teslimiyeti üzerine kapıyı çarpıp giden kadını bir daha görmüyor, ilk zamanlar bazı haberler alıyorsa da, giderek onunla ilgili “her şey mazinin karanlıklarına” karışıyor.
Adam şimdi altmışbeş yaşında olduğuna göre otuzbeş yaşında iken terkedilmiş. Şimdi kimi kimsesi olmaksızın, “Yalnız başına, bir zamanlar hatırı sayılır bir dereceye gelmiş olan servetinin son kırıntıları ile” yaşıyor. İşte “Birkaç satırdan ibaret olan mektub…” kadından, böylesi bir adama geliyor; “kadın, görüşmek için bir randevu veriyor, buluşma yeri olarak şehrin çok lüks bir pastahanesini gösteriyor…”
Anlatıcı bu bilgileri sunduktan sonra, olayın ikinci boyutuna geçmeden önce muhtemel bir eksiklik duygusuyla adamın portresini tamamlamaya yarayacak birkaç ipucu daha veriyor:
-Mektup ve dolayısıyla davet adamı hiç heyecanlandırmıyor,
-Gündelik kıyafeti, hali ve yüzüyle buluşma yerine gidiyor,
-Böyle lüks buluşma yerlerinde pek nadir bulunuyor,
-Bu lüks yerdeki “şık insanlardan birisi olmak için nihayetsiz bir ihtiras ve arzu…” duymasına rağmen, bu alemlerin adamı olmayışını sorguluyor,
-Bu iç sorgulamada, kendi kendilerine yanıp sönen (”Şimdi bu ateşlerin külleri bile kalmamıştı.”) diğer arzu ve ihtiraslarını da hatırlıyor.
Adam buluşma yeri olan pastaheneye oturmuş bunları düşünürken kadın da geliyor. Senede Bir Gün filmindeki sevgililerin kaçak buluşmaları gibi bir buluşma… İhtiyarlıklarına, değişen ve değişmeyen yanlarına ilişkin karşılıklı olağan tespitler (”Fakat, Allahım, bir insan bu kadar değişebilir mi? Çizgilerle dolu bu yuvarlak yüzün, bu beyaz saçların otuz sene evvel kendisini bırakıp giden canlı, güzel kadınla ne alakası vardı? Fakat gözleri aynı gözlerdi: Tatlı, içleri ışıkla dolu koyu kestane renkli gözler!”, “Ben de sizi ihtiyarlamış buldum. Yalnız aramızda bir fark var, neşelisiniz.”)…
Kadın hassas, dikkatli, sorgulayıcı konuşuyor: “Seneler çabuk geçiyor. Fakat izleri çok kuvvetli!”, “Neşeli miyim? Belki de. Zaten neşe, saadet gibi hallerin ne kadar izafi olduğunu şimdi anlamış bulunuyorum. Olabilir ki, şu dakikada sizi gördüğüm için neşeliyim. Fakat esasında hayır, dostum, yine eskisi gibi aksi, sert, hırçın tabiatım bütün neşemi silip süpürmektedir.”, “Siz de yine eskisi gibisiniz. Ruhan hiç değişmemiş olduğunuzu görüyorum. Hoşunuza gitmeyen bir sözümü cevapsız bırakmak!.. Şimdi bunları söylerken, hatta korkuyorum, acaba tıpkı o zamanlar yaptığınız gibi, kalkıp gidecek misiniz?”
Adamsa, otuz yıl önceki eşinin lafı o yıllara getirmek niyetinde olduğunu anlamakla beraber, yukarıda zikrettiğimiz korkaklık haline denk düşen bir düşünceyle “o mevzu”lardan kaçtığı gibi, “Kadının bu sözlerini biraz endişe, biraz hiddet ve biraz yeisle” dinlerken, eski karısının kendisine “bu lüks pasta salonunda, şehrin en tanınmış insanlarının gözü önünde, ölmeden evvel bir daha hakaret etmek”, isteyip istemediği konusunda (”Erkek, kadının yavaş yavaş siz demekten vazgeçerek, sen diye konuşmağa başladığına dikkat etti. Bu, eski itiyadın tekrar, kendi kendine canlanması mıydı? Yoksa mahsus, samimi olmak ve samimi gözükmek kasdiyle mi böyle hitap ediyordu?”) kuşkuya düşüyor ve “O da kendisini bir an için otuz sene evvelin asabiyet havasına getirmek…” istiyor.
“Fakat” fiziki bir temas her ikisini de farklı durumlara sevketmeye yetiyor: “kadın birden elini tuttu ve hafifçe gülümsedi. Erkek bu el sıkışını, bu elden kendisine geçen sıcaklığı o kadar iyi tanıdı ki, aradan geçen seneler ipi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi masanın üstünde dağıldılar, içini eski karısını ilk aşk günlerinin heyecaniyle öpmek için dayanılmaz bir arzu kapladı, başını ona doğru uzattı. Kadın hafif bir sesle, çok geç azizim, çok geç, dedi ve elini çekti.”, “Peki, dedi, siz votka için, ben koyu bir çay isterim.” Buna göre kadın sadece dikkatli, hassas konuşmakla kalmıyor, aynı şekilde davranıyor ve çok muvazeneli, erkekse tam tersine, dengesiz, dağınık, kararsız ve romantik görünüyor: “Ben şu dakikada sizinle tekrar buluşmanın verdiği zevk içindeyim. Evet, bu tam bir zevk. Çok soğuk bir havada sıcak bir odaya girerken duyulan zevk gibi bir zevk.”, “Ben çoktan beri yapmadığım bir şey yapacağım, alkol alacağım. Bir votka.”
Kadın, otuz yıl önce terkettiği adama karşı ilgisini diri tutuşuyla, onu izleyişiyle de erkeğe fark atıyor. Kendisi, erkekten çok daha hareketli bir otuz yıl geçirdiği halde (”Bu otuz sene içinde ben neler yaptım? Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Evlendim, çoluk çocuğa karıştım, evlat saadetini, evlat acısını tattım. Bütün bunlar her insanın hayatının tabii hadiselerinden ibaret.”), bunu değil erkeğin hayatını (”Ben bugün yalnız sizden bahsetmek istiyorum.”) önplana alıyor. “sizi, yaptığınız bütün işleri, hareketlerinizi hep takip ettim.” sözleriyle kendi hareketli hayatını basite indirgeyerek erkeğin hayatını önplana alışında bir hinlik olmalı. Şundan ki, . “sizi… hep takip ettim.”i takiben “yalnız sizden bahsetmek istiyorum” ve “Evet, hayatınızın maceralarını biliyorum.” dendiğine göre, bu bahsetmenin adamın “takip” edilen durgun hayatının (”hayatımı yalnız geçirdim, diyebilirim. Birçok işler yaptım, zengin oldum; kitap yazdım, siyasete karıştım, seyahat ettim ve sonra yoruldum. Şimdi şöyle bir arkama dönüp bakıyorum ve bütün bu çocukluklar, bu maskaralıklar, bu manasızlıklar mı benim hayatımı teşkil ettiler, diye hayret ediyorum.”) daha ötesinde, daha derininde birşeyleri kapsıyor olması gerekir.
Nitekim “…arkasında kendisinden son canlı iz olarak sert bir kapı çarpması sesinden başka bir şey…” bırakmadan gidişinin, bu gidişin nedenini açıklamayışının ukdesiyle, kendisini o eyleme iten sürecin, yine dikkatli, hassas, temkinli, resmilikten gittikçe uzaklaşan (”Erkek, kadının yavaş yavaş siz demekten vazgeçerek, sen diye konuşmağa başladığına dikkat etti.”) bir üslupla safha safha analizine (”Gençliğimin bütün tahassürlerini gömülü oldukları yerlerden birer birer çekip çıkarıyorsunuz.”) girişiyor:
1-Kadına göre, adam hülya tutkunu… Kadının onu hülyalarından uyandırmasına, hülyalarını tenkit etmesine kızıyor. Kadını, gerek fiziki gerekse maddi fazlaca bir albenisi olmayan bu adama bağlayan tek şey bu hülyaları. Kadın, erkeğin hülyalarının gerçekleşmesine katkıda bulunarak onun yücelişiyle yücelmek istediği ve o hülyaları kendine de ait saydığı için onun hülyalarına büyük önem veriyor. “İdeallerinize doğru yürürken maruz kalacağınız her felakette, erişeceğiniz her saadette kendimi sizin kolunuzda ve yanınızda düşlüyordum. Bir gün bana büyük bir inkılapçının hayatından bahsettiniz, bu hayatta karısının aldığı yeri söylediniz. Hapse girerken yanındadır, oradan kaçarken yanındadır, ihtilalin içinde ve siperlerde yanındadır!..”
2-Adam çocukları sevmekle kalmıyor, hayallerinde onlara geniş bir yer veriyor. Bu yöndeki hülyalarının “renk ve hareket” dolu olması da kadını cezbediyor.
3-Adamın kadınla ilgili hülyaları ilginç tezatlarıyla değer kazanıyor. “…facialı hayallerinin yanında” kadın için “renk, ışık dolu düşünceler…” doğuyor. Kadının ölümünden, elbiselerine, ev eşyalarına uzanan bu hülyalardaki çelişkiler, aşk, bağlılık ve samimiyet de kadının hoşuna gidiyor.
4-Ayrıca, adam zenginlik hülyaları kuruyor. Birçok proje aracılığıyla ve normal yollarla buna erişmeyi ve zengin olduktan sonra hayır ve hasenatta bulunmayı hayal ediyor. Kadın bu hayallerden de memnun kalıyor ancak “Bu vaitlerin hiç birisine lüzum yoktu. Ben o zamanlar senden ve hülyalarından memnundum. Seninle ve hülyalarınla küçücük evimizde mesut yaşıyordum, yahut yaşadığımı sanıyordum.” sözleriyle pratiğin değil, hayallerin onu ilgilendirdiğini ve hatta ona yettiğini ifade ediyor.
Kadın, kocasının macerasını anlatırken aslında kendi macerasını anlattığının da farkındadır. Çünkü bu hayallerin dayandığı son neticede ikisine mahsus bir sondur. İş bu sona dayanınca kadın, “Şimdiden sonra söliyeceklerim acıdır. Şimdiden sonra, size, yıkılan şatodan bahsedeceğim, evet, yıkılan şatodan” diyerek sürdürecektir sözlerini:
1-Adamın hayalleri “yavaş yavaş şekil değiştirmeğe” başlıyor. Çünkü, kadın onun yeni hayallerinde yer almıyor (”İlk defadır ki, benden uzak, içinde benim bulunmadığım bir tahayyüle dalmıştın.”).
2-Kadın, adamın jest ve mimiklerinde de önemli değişiklikler keşfediyor.
3-Bunlara bağlı olarak adamın düşünce ve hayallerinin “gittikçe vahşi, kaba şekiller almağa” başladığını, nefret ve işkence eğilimlerinin arttığını, ahlak dışı nitelikler kazandığını farkediyor ve onlardan korkmaya başlıyor.
4-Adam “Eskisi gibi neşeli, heyecanlı, hummalı” olmak yerine, “zamanın artık büyük kısmı sükutla, gözleri kapalı, kendi kendine düşüncelere dalmış bir” vaziyete bağlanıyor.
5-Ve en önemlisi düşünce ve hayallerinde bu değişiklikleri yaşayan adam, kadınına karşı “o eski ince” alakasını kaybedip, bilinçli olarak yalnızlığa, aşksızlığa, şefkatsizliğe, merhametsizliğe sarılıyor.
Bu nedenlerle sadece hayatlarının “basit gidiş”i değişmekle kalmıyor, kadın kocasına karşı tam anlamıyla yabancılaşmaya başlıyorlar; hatta bu yabancılaşması kocasını da aşıp, onun yuvasına karşı yabancılaşmasına dönüşüyor: “Evimiz bana gittikçe soğuk geliyor, eşyalarımızın eksiğini, azlığını farketmeğe başlıyordum.” Bu yabancılaşmanın doğal sonucu olarak, kocasına malettiği zikredilen değişmelere paralel olarak kadının düşüncelerinde de beklenen değişiklik ve ilişkilerdeki aksamalar gerçekleşiyor: “Bu düşüncelerle beraber ben de sana karşı kaba olmağa başladım. Bana tahayyüllerini anlatmak istediğin zaman sözünü kesiyor, hatta bütün bu laflardan bıktım, anlıyorum ki, hayatımız hep böyle geçecek, diye cevap veriyordum. Bu cevaplarım seni sinirlendiriyor, hiddetle evden çıkıp gidiyordun.”
Kadın, kocasını acıyarak da olsa sevdiğini farkederek (”Fakat bütün bunlara rağmen seni hâlâ sevdiğimi görüyordum. Bu sevgi sana acımak şeklinde tezahür ediyordu. Evet, sana şiddetle acıyordum. “), kendi davranışlarını mantıksal bir düzleme oturtmaya, her şeye rağmen kocası adına bir düzelme umudu taşımaya çalışıyor (”Ben gidersem daha bedbaht olacak! Biraz daha beklemeliyim. Belki bu geçirdiği bir buhrandır, belki yakın bir günde iyiliğe dönecektir!”). Vakıa, yabancılaşmaları yoğunlaşarak sürüyor, erkek kendi içine kapanmayı (”sen korku ile yüzüme bakıyordun.”, “senin yatağına oturmuş, iki elini de yüzüne kapamış olduğunu, hıçkırarak ağladığını gördüm.”, “Haline bir sarsaklık gelmişti. Rüyada yürür gibi yürüyordun. Üstünü başını ihmal ediyor, bazan günlerce tıraş olmuyordun.”) sürdürürken, kadın “şirret, kavgacı” bir konuma gelip dayanıyor: “Bendeki bu değişiklik seni evin içinde büsbütün bir hayal haline getirdi. Gece yarıları sessizce eve geliyor, sabahları yine beni görmeden, görmemeğe çalışarak gidiyordun. Benden korktuğunu anlamıştım. Sana öyle geliyordu ki, bir gün çalıştığın yere gideceğim, amirlerinin yanında sana en ağır hakaretleri yapacağım.”
Kadının yukarıda belirlediğimiz özelliklerine, zekiliğini, olayları ve ruhsal durumları çözümleme kabiliyetini, planlı davranışını da ilave etmemiz gerekiyor. Kocasını ağlarken görmesi, onun tükenişine hükmetmesine neden olurken, kendi hayatına yönverme kararını da pekiştiriyor. Sözkonusu hayallerin makul bir ayrılma gerekçesi olamayacağını da bildiğinden, işe daha pratik bir açıdan yaklaşıp, maddi imkansızlıkları gerekçe göstererek (”sebep ve bahane de zaten meydandaydı. Sefaletimiz, parasızlığımız, mahrumiyetlerimiz!”) evini ve kocasını terkediyor. Son olaydaki trajik noktayı da çok iyi tespit ediyor kadın. Ayrılmaya kesin karar vermesine rağmen, kocasının sakinliği karşısındaki, kadınsı taleplerini çok iyi çözümlüyor: “İtiraf edeyim ki, senden ayrılmağa karar vermiş olmakla beraber, madem ki gitmek itiyorsun git cevabın beni bir yıldırım gibi çarptı. Kaburga kemiklerimin arasında sanki bir çelik zenberek sıkışmıştı. Nerede ise açılacaktı. Boğazıma tıkanan hıçkırığı zor tutarak bavulumu kaptım ve sokağa fırladım.”
Ve final:
Kadın, sözlerinin adam üzerindeki etkisini ölçerken, ona olan gerçek hislerini de eleveriyor: “Kadın sustu ve kocasına baktı. Şimdi nihayetsiz bir tevekkül ve sükunetle parlayan ve çizgileri sanki bir saat içinde daha çok derinleşmiş olan bu yüzü hiç bir zaman, en genç günlerinde bile bu kadar güzel görmemişti.”
Son aşamada, adamın, fiziksel teması, dolayısıyla öldürülmüş sevgilerin yeniden dirilmesini engelleyen (”Erkek eski karısının yüzünün sararmış olduğunu, gözlerinde yaşlar parladığını gördü. Elini yavaşça onun eli üstüne koydu. Fakat kadın elini çekti…”) eski karısına, neden buluştuk ve neden bunları anlattınız diye sorması gerekiyor artık. “Niçin mezardan çıkıp gelerek bütün bunları bana anlattınız?” İlginç bir cevap geliyor kadından: “Mezara girmeden evvel sizi son bir defa daha görmek için.”
Bir özür dileme, bir günah çıkarma, bir ömrünün kalan günlerinde adamın huzursuzluğuna neden olacak hatırlatmalarda bulunma, son bir tokat, son bir nefret dökümü, son bir oyun… Hepsi, bir veya birkaçı ya da hiç birisi…
***
Üçüncü tekil şahıs anlatıcı, gözlem ve nakil gücüne yaslanarak öykülüyor. Tanıklıktan çok belirleyici konumunda. Ayrıntıları, özellikle de anlık ruhsal durumları ele veren oluşumları iyi tespit ediyor ve iyi sunuyor. Ayrılma öncesi buluştukları odanın genel tasviri ve kişilerin karşılıklı ilgilerine bağlı kimi genel tespitler dışında (”bu yuvarlak yüzün, bu beyaz saçların otuz sene evvel kendisini bırakıp giden canlı, güzel kadınla ne alakası vardı? Fakat gözleri aynı gözlerdi: Tatlı, içleri ışıkla dolu koyu kestane renkli gözler!”) tasvire hiç başvurmuyor.
İki kişilik bir hayat, deyim yerindeyse oyun psikolojik bir muhteva ile anlatılıyor. Evli iken ayrılan bir çiftin evilik ve ayrılışlarından otuz yıl sonrasında ait durumları… Kadınla adamın karşılıklı sözleri kadar, birbirlerinin jest ve mimiklerine yükledikleri anlam çok önemli görünüyor: “İşte o, rengi ve bakışı değişmemiş gözlerinde ayni istihfaf dolu ışıklar belirmişti.”, “Sözlerinin burasında dudaklarının kenarında beli belirsiz bir bükülme oldu ki, kadın içinden bir şeyin, iyi, güzel, ince bir şeyin kırıldığını hissetti. Yine ayni müstehzi tebessüm, diye düşündü, onun en samimi, en hararetli, en heyecanlı olduğunu sandığım anlarda beliren mel’un çizgi! İşte altmışını geçiyor; onu bıraktığım gün gençti, şimdi ihtiyar. Fakat onu bırakmak için ruhumda duyduğum büyük kuvveti yaratan bu çizgi yine yüzündedir, yine samimi olması lazım gelen bu anda beliriyor!”, “Kadın burada bellibelirsiz bir göz kırptı, erkek onun vaktiyle beraberken de kendisine çirkinsin ama seni seviyorum, dediği zaman ayni şekilde göz kırptığını hatırladı.”, “Erkek, karısının yüzüne baktı. Bu yüzde tarifi çok güç bir elem belirtmişti.”, “Kadın sustu, derin nazarlarla kocasına baktı. Bu buruşmuş ihtiyar yüzün o zamanlar kendisine verdiği tatlı heyecanı hatırlıyordu.”, “Erkek eski karısının yüzünün sararmış olduğunu, gözlerinde yaşlar parladığını gördü. Elini yavaşça onun eli üstüne koydu. Fakat kadın elini çekti…”
Kadın, kararlı, zeki, hassas, çözümlemeci ve dikkatli olarak takdim edilirken, adam kararsız, her şeyi içine atan, hayalleriyle yaşayan, davranışlarını fazlaca kontrol etmeyen (”Erkek, bir rüyadan uyanır gibi kendisini topladı, kekeliyerek: “Hayır, bilakis, devam ediniz; şimdi bir söz söylüyordunuz. Ben demek o zaman size büyük işler yapmak istiyen insanlar hayatta kalpsiz ve merhametsiz olmalılar, demiştim, öyle mi? Ne kadar yanlış bir görüşe saplânmışım! Hayır, hayır! İşte ölümün eşiğinde bulunuyorum, büyük işler büyük kalplerle, bütün kainatı, bütün kainatın aşkını ve merhametini içinde taşıyacak büyük kalplerle başarılabilir. Aşksız, merhametsiz büyük eser verilmez. Aşk ve merhamet her büyüklüğün gıdasıdır.”) biri olarak takdim ediliyor.
Otuz yıl ile ilgili bir iç zaman dışında, öykünün zamanı tam belli değil. “memur maaşlarını vermek için 150 bin lirayı çantasına kor ve gelir.” cümlesine bakarak bir zaman tespitinde bulunmamız mümkün görünüyor.
Adamın, kadından gelen mektubu nasıl bir mekanda aldığı belirtilmiyor. Sadece buluşma mekanı olan pastahane “…şık, güzel kadın ve erkeklerle doluydu. Birçok lisan konuşuluyor, garsonlar acele acele hizmet ediyorlar, arada bir şuh bir kahkaha işitiliyordu.” gibi genel bir bakışla veriliyor.
Samet Ağaoğlu’nda, “Hayatında canlı veya cansız kendisine bağlı ve kendisinin bağlı olduğu tek bir varlık yok.”, “…sert bir kapı çarpması sesinden başka” vb. cümlelere bakarak, bir dil hassasiyetinden çok, meramını dolaysız ve iyi anlatma hassasiyetinin önplanda bulunduğuna hükmetmemiz gerekiyor. İlginç olan şu ki, iyi ifade etme kaygısı iyi bir üslûba ulaşma kaygısını da içererek, Ağaoğlu’nun sağlam, sade ve problemsiz bir dile yaslanmasını beraberinde getiriyor; “…aradan geçen seneler ipi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi masanın üstünde dağıldılar.”, “Çok soğuk bir havada sıcak odaya girerken duyulan zevk gibi bir zevk.”, vb. yetkin söyleyişler de bundan kaynaklanıyor.
Klasik bir kurguyla verilen öyküde, mazi ve hâl içiçe anlatılıyor. Ayrca, ruhsal oluşumların kişilerin davranışlarıyla dışlaştırılması, tutum ve kararlara yüklenen psikolojik değerler Ağaoğlu’nun Dostoyevki’ye mahsus öyküsel iç izlekleri iyi kullandığını kullandığını gösteriyor.
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 2, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998)
SAMET AĞAOĞLU HAKKINDA BİLGİ
1909 yılında Bakü’de doğdu.
Türkiye’ye göç eden, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinin ünlü ideologu ve siyasetçisi Ağaoğlu Ahmed Bey’in oğludur.
İstanbul Fevziyye Mektebin’de, beyazıt ve Ankara Lisesi’nde okudu (1929). Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1931), İhtisas yapmak üzere Strasbourg Üniversitesi’nde bulundu ancak doktorasını tamamlamadan yurda dönmek zorunda kaldı (1932).
Yurda dönünce İktisat Bakanlığı İş ve İşçiler Bürosu Tetkik Memurluğu’nda işe başladı.. Aynı Bakanlıkta İç Ticaret Genel Müdürü iken devlet hizmetinden ayrılıp (1946) avukatlığa geçti ve Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1950, 1954, 1957 seçimlerinde Manisa’dan Milletvekili seçildi, Başbakan Yardımcılığı, Çalışma, İşletmeler, Sanayi ve Devlet Bakanlığı yaptı. 27 Mayıs askeri darbesinde diğer Demokrat Partililer gibi o da tutuklandı ve Yassıada’ya sürüldü. Müebbet hapis cezasıyla İmralı ve Kayseri cezaevlerinde yattı. 7 Ekim 1964’te çıkarılan aftan yararlanarak serbest kaldı.
Aftan sonra kendini tümüyle yazı çalışmalarına veren Samet Ağaoğlu, 6 Ağustos 1982 tarihinde öldü.
Edebiyat hayatına Ahmet Muhip Dranas ve Behçet Kemal Çağlar’la birlikte kurdukları Genç Türk Edebiyatı Birliği’nin yayın organı Hep Gençlik dergisinde (1930) yayımlanan yazılarıyla başlayan Samet Ağaoğlu, ilk öykülerini Varlık dergisinde yayımladı (1931). Edebiyat yazıları Varlık, Yücel, Şadırvan, ve Çığır dergilerinde, siyasi yazıları Kuvvet ve Kudret gazetelerinde yer aldı.
Samet Ağaoğlu’nun öykü kitapları dışında, anı, gezi, siyaset, inceleme türünde şu kitapları da bulunmaktadır: Küçük Sanat Meseleleri (1939), Babamdan Hatıralar (1940), Kuva-yı Milliye Ruhu (1944), İki Parti Arasında Siyasi Farklar (1947), Babamın Arkadaşları (1958), Âşina Yüzler (1965), Arkadaşım Menderes (1967), Marmara’da Bir Ada (1972), Sovyet Rusya İmparatorluğu (1967), Demokrat Parti’nin doğuş ve Yükseliş Sebepleri – Bir Soru (1972), İlk Köşe (1978), Siyasi Günlük: Demokrat Parti’nin Kuruluşu (1992).
Öykü kitapları:
Strazburg Hatıraları (Nebioğlu, İstanbul 1944, 13 öykü: İhtisaslar: İlk Görüş; Strazburg Geceleri; Katedral; Üniversite; Ren; Hatıralar: 5. A. Rue Prechter Atyas; 5. A. Rue Prechter Febüs; 5. A. Rue Prechter Naoma; Stamarof; Rahibin Aşkı; Bir Çinli Arkadaşım; Ayrılış. “2. bsm., 1962”).
Zürriyet (Varlık, İstanbul 1950, 8 öykü: Zürriyet; Mahalleye Dönüş; Sokak; Bir Hastahane Hatırası; Hayat Mücadelesi; Kediseven Sokağındaki Bahçe; Bir Hastanın Rüyaları; Otuz Sene Sonra).
Öğretmen Gafur (Varlık, İstanbul 1953, 7 öykü: Öğretmen Gafur; Oğlum; Babam; Bir İntihar; Ahmet Sai’nin Vicdan Azabı; Korku ve Neticesi; Yazamadıklarımdan).
Büyük Aile (Varlık, İstanbul 1957, 3 öykü: Büyük Aile; Ahmet Sâi’nin Kokusu; Sağır Yalı).
Hücredeki Adam (Ağaoğlu, İstanbul 1964, 4 öykü: Bir Gece Yarısı, Üç Kişi Arasında; “…………..”; Hücredeki Adam).
Katırın Ölümü (Ağoğlu, İstanbul 1965, 4 öykü: Ridilemet Nüklüm Teleda; Martılar; Onlardan Bazıları; Katırın Ölümü)