KEDİLER
—1—
—Hanım! En son cevabını isterim, ya ben, ya kediler?
—Kediler!
Bir kocanın meyusiyeti, bir kadının hevesatı-ı bisebatı, muhabbetin, çemenzar-ı safa üzerine temellerini nihal-i gülden, hevay-ı sevda fezay-ı bikarara karşı camlarını nurdan, esas-ı betiyyesini tülden, bina ve tefriş ettiği saray-ı izdivacın inhidamı, hep bu birkaç kelimeden ibaret olan mükâlemede mündemiç idi.
Kediler! Öyle mi? Demek ki otuz üç senelik bir refakat-i yekvücudane neticesi, kelime-i muammay-ı izdivacın halli, bu cevap oluyor. Otuz üç sene evvel, izdivacın ilk aylarında, ebediyet-i muhabbete, beka-yı sevdaya yeminler eden lisan-ı âşıkaneden, kendisinin kedilere, her türlü mana ve meziyetten mahrum bir meyl-i keyfiye feda olunduğunu işitmek, kıymet-i insaniye ve haysiyet-i ehliyesini ihlâl ve tehyiç ettiğinden artık bu hale bir netice vermek karar-ı kat’isini ittihaz eylemişti. Zavallı koca! Hareminin, mutasarrıfa olduğu eve, celp ve cem ettiği yirmi otuz kedinin tacizat ve tasdiatından artık bizar olmuştu. Evin içinde sahib-ül beytten ziyade bir reviş-i âmirane ile kuyruklarını kaldırıp bu bedbaht kocaya bir nazar-ı istihfaf ve istihkar atfederek dolaşan bu kibirli hayvanat kanapelerini istila etmiş, koltuk ve sandalyelerinde uyurlar, üstelik o senenin soğuk kışında ısınmak için yaktığı ateşin karşısında düşünürler. Sofalarında, odalarında samiahıraş sesleriyle kavga ederlerdi. Günden güne etvar-ı küstahanelerini artırarak teksir eden kediler bu adama evinde bir cay-ı tevakkuf bırakmamaya başladılar.
Bir sabah gayet erken uyanarak kendi aleminde bir kahvaltı etmek için küçük odasına çekildiği zaman, sokakta birtakım çocukların ağladığını işiterek pencereden dışarı baktı. Samia-i rikkatine akseden kedilerin avaze-i mücadele ve müşatemeleri olduğunu anlayınca, aldandığından dolayı kemal-i hiddetle iskemlesine oturdu. İskemleye kuudunda yüzünün iki nokta-i müntehası olan tepesiyle, çenesi geriye doğru çekik, büyük ve biraz fırlak gözleriyle bir arayıcılık hali kesbeden yüzünü iki tarafa döndürerek hayretle etrafına bakınıyordu. Zira kedinin biri ekmeğini çalmış, diğeri sütlü kahvesini içmiş, öte ki de fincanını kırmıştı. Kendi kendine yeis ve hayretle “Kime meram anlatmalı! Bu kibirli, vefasız, nimet-şinas hayvanatın kadınlar elbette taraftarı olur. Zaten kedi kadındır.” diyordu.
Bir günlük mahsul-i mesaisinin böyle mahv ü heder olmasından müteessir başını eline dayayarak pencerenin önünee oturdu. İşte orada, duvarın atında, kahvesini içen, ekmeğini çalan, kendini sabah keyfinden mahrum eden, velhasıl ondan bütün rahat ve asayişini selbeyleyen kediler, güneşe karşı abanoz gibi mücella siyah, kar gibi beyaz, sarı benekli, elvan-ı revnak efzaları ve her an ve saniye renkleri değişen çeşman-ı pertev füruzanları nazarlarda bir kavs-i kuzah teşkil ettiği esnada ön ayaklarını iptida ağızlarına götürüp nisavana mahsus bir tavr-ı işvebazane ile yüzlerini temizleyerek safa-yı hatırla sabah kahvaltısını hazm etmekte ve öğle taamına hazırlanmakta idiler.
Sahibet-ül beyt tarafından kendisine tercih olunan bu hayvanat-ı müfterisenin ahval-i lâkaydaneleri hiddetine dokunarak sofaya çıktı. Orada, merdivenin orta basamaklarında, bıyıkları, yüzü, başı, siyah lekelere boyanmış beyaz kediyi görür görmez: “Kahvemi sen içtin! Fincanımı sen kırdın! Öyle mi?” diyerek odasından bastonunu alıp ayaklarının ucuna basarak yavaş yavaş kedinin yanına sokuldu. Hazır eline fırsat geçmişken istediği gibi intikamını almak için vücudunun en can alacak yerini nişanladı. Bastonunu kaldırdı. Kedi kımıldıyor. Kaçacak. Değneğini şiddetle üzerine indirir indirmez seri-üs seyr olan bu afacan hemen sıçrayınca ayağı kayarak azim bir gürültü ile merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Merdivenin altında, kolunun sızladığından şikayet ederken nim-i diğer-i mevcudiyeti olan karısı karşısına çıkarak “Hiç kediye öyle vurulur mu? Ya bir yeri kırılsaydı…” deyince zavallı herif şiddet ve hiddetle: “Ben sana gösteririm” diyerek odasından çıktı. Haremi de kendisini takip ederek kemal-i sükunet ve mülâyemetle diyordu ki “ne yapacaksın? Ne yapabilirsin? Söyle de ben de anlayayım!”
Bir camın arkasından görülen kıvılcım gibi renkli güzellikten akseden bir damla yaşa cay-i karar olan büyük gözlerini; altmış senenin üzerinde nişanlar, lekeler bırakarak geçtiği hareminin yüzüne atf ile “ne mi yapabilirim? Hükumet-i mahalliyeye müracaat edeceğim. Senin kedilerinden sirkat-i mekûlât, gasb-ı emval, taarruz-ı mesken davasına kalkışacağım. Bakalım! O zaman bu hırsızların, bu haydutların bir tanesini burada görebilir misin?”
Paltosunu, şapkasını giydi. Kapıyı kıracak gibi şiddetle çekerek evden çıkıp gitti.
—2—
Kaymakam Beyefendi meram anlamıyor! “Rossini” ahfad-ı kiramından olan bu musikişinas İtalyalı hürmet ve adalet ister. Bu behbaht koca muhakemat-ı muhakkikane ve şikâyet-i adalet-cuyanesini karşısındakinin zihnine vaz u ilka için jimnastik yapar gibi ellerini kaldırarak bir acemi aktöre gıptabahşı evza u harekât-ı mubalaga-kârane ile ifham-ı hakikate çalışıyorsa da mümkün olamayacağını anlayınca hiddetle Adalar Kaymakamı Beyefendiye “Herkesin karısının kaşına gözüne, yürüyüşüne, yüzüne, giyinişine karışırsınız da benimkisinin şu münasebetsiz muhabbetine, şu muzır hayvanlarına niçin müdahaleyi reddediyorsunuz?” şikayetiyle meyusane evine avdet ediyordu. Evine avdet ettiği zaman haremi nüzulun tehdidatından dehşetyap olduğu için titremeye başlamış altmış senelik başını sallayarak ve naz ü işve ile bir gözünü süzerek mütebessimane “Sen memnun ol ki ben kedileri seviyorum! Ya bunların yerine herifleri sevsem….” dedi. O büyük, o buruşmuş şehrenin sarkık yanakları hal-i tebessümle geriye doğru çekilerek hane-i çeşmanının gölgesi içinde kalan sönük gözlerine bir revnakla dermeyan ettiği bu muhakeme-i şahane kocasına hemen hak verdirecek kadar müncezip göründü. O gece bir tavr-ı sitemkârane ile hiçbir söz söylemeyerek yatağına girdi. Söz beynimizde… bu tebessüm, bu ima-yı muhabbet, bu işve, bu muamele-i nüvazişkârane kocasının yeis ve hiddetini hayliden hayli tadil ve teskin etmişti. Cemehab-ı ârâmına çekilip de bir tarz-ı galibane ile uzattığı ayaklarının acı acı tırmalandığını hissedince telâş ve helecan ile yorganını kaldırıp o büyük gözleriyle baktı. Kedi! Hem de sabah kahvesini içen kedi! Galiba bu afacanlar iştirak-i emval ü ayal taraftarı idiler ki biçarenin serir-i izdivacında yerleri vardı. Hareminin mutasarrıf olduğu bu evde kendine bir cay-ı karar bırakmayan kediler nihayet-ül-emr haremini de elinden almışlardı.
Gece yarısı verdiği bir karar-ı kat’i üzerine sabahleyin erken kalkarak kendisine ait ne kadar eşyası varsa bir sandığa vaz’ ile aşağıki taşlığa indirdi. Arkasına paltosunu, başına şapkasını giyerek iplerle bağladığı sandığın üstünde oturmuştu. İşte o zaman: “ya ben, ya kediler?” sualini irad etmiş ve “kediler” cevabını almıştı.
Elveda! Elveda! Artık bir daha avdet etmemek üzere yola çıktı. Mahzun, mütefekkir bir hal ile küçüklü büyüklü birtakım nisbetsiz evlerle dükkanların teşkil ettiği çarşıdan geçiyordu. Sokağın ortasında ayakları çıplak, elbiselerinin yırtık yerlerinden tenleri görünür birtakım eftal-i sefaletin haykırışarak oynadıklarını dalgın dalgın seyrettikten sonra galiba tasdik etmek niyet-i acezeperveranesiyle ceplerini birer birer karıştırıp yine galiba hiçbir şey bulamadığından yoluna devam etti. Biraz ötedeki meyhanesinin şark şairlerinin revnak-ı hayallerinden iş’al edilmiş kandilinin tenvir edildiği karanlık köşesinde bir “lâterna” bütün ada halkını sarhoş etmekteydi. Sokakta, meyhanede, “lâterna”nın etrafında, birçok halk hep bir ağızdan Ada’nın sokaklarında tanin-endaz, içtimagahlarında raks-aver, nişanlı kızların lisanlarında sevgililerine bir hitab-ı muhabbetperver olan
Corci, Corci, Corcakimo
Nesahro, pulakimo!
şarkısını söylüyorlardı. Bulunduğu hal-i ye’s ü hüzne kahkahazen-i istihfaf oluyor gibi gelen bu şamatatın arasından geçerek “Cakomo” yolunu takip etmeye başlayınca manzara-i tabiatin letafet ve ulviyeti, o geceyi geçirmek için bir melce taharrisiyle bikarar olacak her tarafa münatıf nazarına şaşaapaş oldu. Hava güzel, rüzgar sabit, Marmara lâcivert idi. Bir daha avdet etmeyecek. Bu mukarrer! Otuz üç senelik rabıta-i izdivaç kırılmış, artık yalnız başına kalmıştı. Şu yalnızlık müessir değil mi? Otuz üç seneden sonra her yerde, her şeye karşı yalnız! Bu vâsi denize, bu dûradûr ufuklara karşı yapayalnız!
Hatta sema bile o lâcivert gözleriyle kendisine şefkat ve merhametle bakıyordu.
Bir tarafı kırmalar içinde kalmış mai atlas gibi hafif surette mütemevviç derya, diğer tarafı yeşil bir hamail gibi yukarıdan aşağıya doğru sarkarak reng-i taravetlerini her mevsimde muhafaza eden çalılarla çam ağaçlarının fasıla verdiği bir yolu takip ediyordu. Tefekkürat-ı amika içinde kaybolmuş bir hal ile biraz deniz kenarına doğru meyledip önünde balık avlamak için bir kedinin sindiğini görünce hemen yolunu değiştirerek yokuş çıkmaya başladı, Yorgolu’ya vardığı zaman mehbube-i şarkî olan güneş sırma saçlarını derya-yı bîkarar-ı safanın üzerine dökerek nuranî yollar, müzehhep izler açtığı gibi karşı taraftaki uzaktan uzağa görünen sudan ibaret ufukları da âşıkane surette tehyiç ediyordu. Bir hayli zaman denizin verdiği hayret-i meftunane içine dalıp gitmiş iken hakikatın dest-i hayal-i şikesti bütün vucudunu sarsarak kendisini bulunduğu hal-i bihuşîden uyandırdı. Saat ilerlemiş, öğle tekarrüp etmişti. Evine bir daha avdet etmemek üzere verdiği karar, kat’i idi. Bu belli. Fakat öğle taamını nerede edecek? Akşam nereye gidecek? Geceyi nerede geçirecek? Bir hayat-ı müstakil, bir karar-ı kat’i, parayla olur. Halbuki kendisinin sabah taamına bile kifayet edecek parası yoktu. Hareminin ihzar ederek şimdi sofranın üzerine koyduğu sabah yemeğinin dumanı gözünde tütmeye başladı. Kenarenişîn-i temaşası olduğu denizin dalgaları yavaş yavaş sahile çarptıkça “Git git, haremine git!” diyordu. Ya kediler!… Bununla birlikte hareminin “sen memnun ol ki ben kedileri seviyorum. Ya bunların yerine erkekleri sevsem!..” sözü makul değil miydi?
Âlem-i tenhayide hal-i infiradı artıran horozların saday-ı garibaneleri bulunduğu yere aksettikçe “Git git, haremine git!” diyordu. Kiliseler öğle vaktini ilan için çan çalmaya başladılar. O sükûn ve sükûnet içinde uzaktan uzağa akseden çanlar hep bir ağızdan bir aheng-i muttarit ile “Git git, haremine git!” sözünü tekrar ediyorlardı.
Ayağa kalktı. Geldiği yoldan yürümeye başladı.
Galiba verdiği karar’ı kat’iden nükûl etmişti; çam ağaçlarının aralarından peyda ve nihan olarak evine doğru süratle avdet ediyordu. Mütefekkir bir çehre, müteessir bir hal ile evine giderek refikasına hiçbir şey söylemeden doğru odasına çıktı. Minderin üzerine kapanıp da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayınca haremi kemal-i itina ve nezaketle oda kapısını açarak “O kadar haykırarak ağlama. Kedilerimi korkutacaksın!” dedi.
(*)Büyükada’da cereyan etmiş bir vakanın istinsahıdır. Sâmi Paşa-zâde Sezâyi, Küçük Şeyler, Arakel Kitaphanesi, İstanbul 1308 (1892), s. 20 - 32
“KEDİLER” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
Kediler, kediye sevgi ve kediden nefretin karşı karşıya getirdiği otuzüç yllık evli bir (İtalyan) çiftin öyküsü. Öyküye, gişeden bilet alır gibi gelip giden kaymakamı saymazsak, kahramanımız sadece iki kişi, hatta bir kişidir. Bunu neden vurguluyorum? Nazbizâde Nâzım ve Sami Paşazâde Sezâyi ikilisine kadar meddah ağzıyla yürütülen mahalle entrikalarını aşamamış Avrupai hikayeciliğimizde, bu yazarların kimi öyküleriyle birlikte gelen bir yenilik var: Duygu, düşünüş, anlayış ve sair insani hasletleriyle, salt hayatın içinden, salt kendisiyle ve kendisi için var olan bireyin gerçekçi bir yaklaşımla anlatılmaya çalışılması… O günlerin pedagojik olarak nitelendirebileceğimiz hakim yazın anlayışından uzak, edebiyat yapma illetinden nisbeten arınmış, gerçeğin salt güzel ve iyi yazması adına üretilmiş öyküler…
Bu açıdan Kediler, sıradan bir çiftin basit bir çatışmasından doğan, iddiasız, fazla çarpıcı unsur içermeyen öyküsü. Bu öykü, gününe göre sade (süssüz) dil ve sağlam kurgu eşliğinde, basit bir olaya öyküsel değerin yüklenişiyle mühim.
Süredizim açısından öykü ikinci kısmın ikinci paragrafından başlıyor: Gece yarısında evinden ayrılmaya karar veren (”Rossini” ahfad-ı kiramından olan bu musikişinas İtalyalı) adam, sabahın erken saatinde özel eşyaları ile birlikte taşlığa iniyor. Arkasına paltosunu, başına şapkasını giyerek çıkışı, ayrılış kararına ayrı bir katilik veriyor olmalı ki iki defa vurgulanmış. Adam sokakta. Yürüyor, çevresini gözlüyor ve şu durumunu ve bu noktaya nasıl geldiğini düşünüyor. Sami Paşa-zâde Sezâyi de olayı bu noktaya yakın bir yerden öykülemeye başlıyor:
Bir gün önce: Adam sabah erkenden uyanıp gönlünce bir kahvaltı için gerekli hazırlıkları yapmışken, çocukların sokaktan gelen ağlama sesinin künhüne vakıf olmak için pencereden şöyle bir bakayım derken karısının kedilerinden biri ekmeğini kapıyor, diğeri sütlü kahvesini içiyor, bir diğeri de fincanını kırıyor. Yani olan oluyor, adamın kahvaltı keyfi yarım kalıyor.
Sonra, (Sahibet-ül beyt tarafından kendisine tercih olunan bu hayvanat-ı müfterisenin ahval-i lâkaydaneleri hiddetine dokunarak sofaya) çıkıyor. Rezaletin ikinci perdesi: Kahvaltı keyfini yarıda bırakan kedi orada. Hemen bulunan bir bastonla kediden öç almak isterken merdivenlerden yuvarlanıyor ve bundan da beteri karısına suç üstü yakalanıyor.
Ona, “Elinden geleni ardına koyma” dercesine diklenen karısını Adalar kaymakamına şikayeti, sonuç alamayışı ve eve dönüşü. Karısını, kedileri ve kocası arasında ille de bir tercihe yöneltişi yani öykünün ilk cümleleri:
(—Hanım! En son cevabını isterim, ya ben, ya kediler? —Kediler!)
Neden geriye dönüşlere dayalı bir anlatım? Birincisi, adamın evi terkedişini temellendirmek için. Bir günde olup biten iki olumsuzluk yüzünden, ev, hele otüzüç yıllık eş terkedilmez. Vaki iki olumsuzluk bardağı taşıran son damla olmalı. Bu olmalının karşılığı ise geriye dönüşlerde; adamı çileden çıkaran ve o yaşta sokağa düşüren birbirini çoğaltarak biriken olumsuzluklar:
1-Evin içinde kendisinden daha amirane yürüyen yirmi-otuz kedinin, kendisinden daha kıymetli görülmesi ve dolayısıyle evde bir hükmünün kalmaması.
2-Otuzüç sene evvel, izdivacın ilk aylarında aşk lisanıyla, ebedi sevgiye, baki sevdaya edilen yeminlerin günbegün unutuluşu ve nihayet kedilere feda edilişi.
3-”Hareminin mutasarrıf olduğu bu evde kendine bir cay-ı karar bırakmayan” kedilerin “nihayet-ül-emr haremini de elinden” almaları.
Olay(lar)ın nedenine vakıf kılındıktan sonra adamın gözlemlerine tanık olarak, iç dünyasına dalıyoruz:
Önce Adalar Kaymakamına yöneltilen suçlama: Mülki idarenin karar ve uygulamalarındaki çifte standart… “Herkesin karısının kaşına gözüne, yürüyüşüne, yüzüne, giyinişine karışırsınız da benimkisinin şu münasebetsiz muhabbetine, şu muzır hayvanlarına niçin müdahaleyi reddediyorsunuz?”
Adam yalnız. Terketmiş gibi ama aslında kendisi tekedilmiş. “Sokağın ortasında ayakları çıplak, elbiselerinin yırtık yerlerinden tenleri görünür birtakım eftal-i sefaletin haykırışarak oynadıklarını dalgın dalgın” seyretmesi bu bakımdan doğal hatta gerekli. “Dalgın dalgın”ın anlamı açık; adam mahzun, mütefekkir. Yazar -isabetli düşünmemize katkıda bulunmak ister gibi- bunu belirtmeden edemiyor.
Adam müzisyen. Tabii ki Laterna’yı görecek, onun ada halkını sarhoş ettiğini düşünecek ve hangi şarkı söyleniyor olursa olsun, ona “Bulunduğu hal-i ye’s ü hüzne kahkahazen-i istihfaf oluyor gibi” gelecek.
Adam dünyada tek başına. Elbette, ıssız deniz ve ufuklar yalnızlığını artıracak, sema da ona merhametle (rahmete yani yağmura bir gönderme) bakacak.
Adam kedi mağduru. Karşısına çıkan her kediden kaçacak. “Tefekkürat-ı amika içinde kaybolmuş bir hal ile biraz deniz kenarına doğru meyledip önünde balık avlamak için bir kedinin sindiğini görünce hemen yolunu değiştirerek…”
Adam aç. “Hareminin ihzar ederek şimdi sofranın üzerine koyduğu sabah yemeğinin dumanı gözünde tütmeye” başlayacak.
Adamın bu hal-i pür-melali karşısında denizin dalgaları, kilise çanları onu evine, haremine gitmeye teşvik etmesinler de ne yapsınlar?
Ve adamın bir hırsız gibi, yenilmiş, yıkılmış bir eş olarak eve dönüşünde bomba gibi patlayan ikinci bir cümle: “O kadar haykırarak ağlama. Kedilerimi korkutacaksın!” Sahi diğer cümle neydi: “Sen memnun ol ki ben kedileri seviyorum! Ya bunların yerine herifleri sevsem….” Adama, önce sarsıcı ama sokağa düştükten sonra makul gelen ve karısının zihinsel yapısını, hayata bakışını eleveren önemli bir cümle. Bu cümle öykünün sonuç cümlelerinden birisi sayılabilecek şu cümlelerle birlikte düşünülünce daha bir anlam kazanıyor: “Kendi kendine yeis ve hayretle “Kime meram anlatmalı! Bu kibirli, vefasız, nimet-şinas hayvanatın kadınlar elbette taraftarı olur. Zaten kedi kadındır.”
Hani bu iki çarpıcı sözü de olmasa, öyküdeki çatışmanın diğer muhatabı yani kadının varlığı tartışılır hale gelecek. Kadın, bu iki sözü söylemek için var sanki; suçlandığı, kediyle eş tutulduğu halde ne savunma imkanı veriliyor ona, ne de meseleyi kendi açısından ifade imkanı. Sonuçta silik ama ceberrut bir kadın imgesiyle başbaşa kalıyoruz; asi, vefasız, vurdum duymaz, erkeğinin halinden anlamaz bir kadın. Peki, o bunları hakediyor mu? Sami Paşa-zâde sormadığına ve cevaplamadığına göre bize de bu eksikliği es geçmek kalıyor.
***
Öyküde, nedensellik bağının çok fazla gözetildiği bir vakıa. Öykü çevresinin bile buna uygun olarak kurulduğu da. Bunun gerçekçilik çabasından kaynaklandığı bilinir ve öykünün yazıldığı şartlarda bu açıdan ne denli bir kıymet taşıdığı hatırdan çıkartılmazsa problem yok demektir.
Yine de, Sami Paşa-zâde’nin öykülerken, kopya çeken bir öğrenci ürkekliğine büründüğünü niçin yadsımalı? Romantizme bulanan gerçekçilik, bir tepsi görünümündeki mekan, onun imkan nisbetinde arkadaşının (Daudet’nin) metninden eksik-kaçak görebildiklerini olanca samimiyetiyle anlatmasından kaynaklanmıyor mu?
Herşeye rağmen ciddi bir başlangıç yapıyor Sami Paşa-zâde Sezayi; en azından, Adaları öyküsel mekana dönüştürecek Sait Faik için bir başlangıç…
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1995)
SÂMİ PAŞA-ZÂDE SEZÂYİ
1859’da İstanbul’da doğdu. Meclis-i Vâlâ ve Meclis-i Aliye üyesi Abdurrahman Sami Paşa’nın oğlu, siyasetçi-yazar Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babası.
Özel öğrenim gördü.
Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti. Evkaf Nezareti Mektubi Kalemine memur oldu (1879). Babasının ölümünden sonra Londra elçiliği ikinci katipliğine atandı, orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izledi. Elçilikteki görevinden istifa ederek İstanbul’a döndüğünde İstişare Odasına memur oldu. Yedi yıl süren bu ikinci dönem memuriyetinde (1885-1901) sanatını olgunlaştırdı. Sergüzeşt romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için Paris’e gitti ve Meşrutiyet’in ilanına kadar da orada kaldı (1908). İstanbul’a döndüğünde Madrid elçisi olarak görevlendirildi. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Madrit’ten İsviçre’ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. Mütareke devrinde emekli olarak İstanbul’a döndü (1921). Son yıllarında kendisine, Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla “Hidamat-ı vataniyye tertibinden” maaş bağlandı (1927).
Edebiyat hayatına, ondört yaşındayken Kamer dergisinde yayınlanan bir yazısıyla başladı.
Öykü kitapları dışında Şîr (1879) adlı oyun, Sergüzeşt (1888) adlı roman kitapları bulunan Sami Paşa-zâde 1936’da İstanbul’da öldü.
Öykü Kitapları:
Küçük Şeyler (Matbaa-i Ebüzziya, İstanbul 1891; Bütün Eserleri 1, Türk Dil Kurumu, Ankara 2003, Haz.: Z. Kerman, 8 öykü: Bu Büyük Adam Kimdir?; Hiç; Kediler; İki Yüz Elli Kuruşa Bir Asır; Düğün; Bir Kitabe-i Seng-i Mezar; Arlezyalı; Pamdomima)
Rumûz-ül Edeb (İkdam Matb., İstanbul 1898; Bütün Eserleri 1, Türk Dil Kurumu, Ankara 2003, Haz.: Z. Kerman, 15 anı-öykü: Bedia Hanım; Yarın; Anneciğim; Muhasebe; İzmir’e Dair; Ada’ya Dair; Hâtırât-ı Edebiyeden; Mösyö Epikür’ün Seyahati; Köpeklere Dair Birkaç Kelime-i İnsaniye; İlk Seyahatin Tesiratı; O Büyük Siyah Gözler; Mihriban; Londa Hâtırâtından; Köyde İki Gece; Ada’da Birkaç Gün)
İclâl (Cihan, İstanbul 1924; Bütün Eserleri 1, Türk Dil Kurumu, Ankara 2003, Haz.: Z. Kerman, 14 öykü: İclâl; Türk Milletinin Dehası; Sermed Bey’den Safvet Efenyi’ye; Pierre Loti’nin Vefatı; Gırnata; Kahraman Türk Zabiti; Yaralı Bir Askerle; Çamlıca; Pederimin Mezarında; Takaddüme-i Takdir; Remzi Bey; Yeis; Mütalaat-ı Edebiye; Tasvir)
Bütün Eserleri I – Kitaplarına Alınmamış Hikayeleri (Türk Dil Kurumu, Ankara 2003, Haz.: Z. Kerman, 6 öykü: Bir Yunan Generalinin Tefekkürât ve Tahayyülatı; Bir Yaz Gecesi; Bir Hayal; Sihirli Dükkân; Eski Bir Mektep; Sokak)