YARIN DİYE BİR ŞEY YOKTUR

Kendimi hafifçe heyecanlı hissediyordum: Bir sürü sıgara içmiştim; son olsun diye bir tane daha yaktım. Bu biter bitmez yatağa girmeliydim: Yarın vücudum dinlenmiş, zihnim açık olmalıydı.
Sıgarayı içerken Hâmid’den ve mesela bir Davalaciro diskuru veya Ankara’nın ünlü eleştirmecisinden, kendi diliyle yazılmış bir söyleşi okuyayım dedim; ama baktım ki heyecanım bütün anlayışsızlığımı seferber etmiş ve ben en açık alay unsurlarını bile atlayıp geçiyorum, hattâ kabalaşacağım; bıraktım.
Bu heyecan, şiddetle ihtiyacım olan uykuyu gocundurabilir, onu nasıl defetmeli?
Islık çalayım veya bir türkü mırıldanayım dedim; ama ortaya yeni, yâni içime doğuveren besteler çıktı: yarına bağlı ihtimallerin, yarın olabileceklerin besteleri…. ve ben, bu arada, sıgarayı tazelediğimi gördüm. Sinirlendirici bir şey… bu sıgaradan ne umuyordum yâni? Uyku masa başında gelecek değildi ya? hem de ışık böyle pırıl pırıl yanıyorken?
Daha ikinci çekişini yaşayan sıgarayı geberttim, ışığı söndürdüm, yatağa girdim ve Allah’ı hatırladım; bana uyku ihsan eylesin diye.
Uyumazsam çok kötü olacaktı; hemen uyumalı idim. Bunun için de uykuya en elverişli durum ve şartları gözetmem gerekti: Midemi gözeterek sol yanıma uzanmış ve heyecanımı yatıştıracak bir konu armaya başlamıştım. Çok geçmeden kalbimin de sol yanda olduğunu hatırladım, sağa döndüm. Bedenim böyle daha rahattı, ama kafamda bir eksiklik var gibiydi: Kafam gözlüğünü unutmuş, biri iyice miyop, öteki iyice hipermetrop bir çift göz gibi, utangaç bir panik içindeydi… evet, kafam.
Ve, kafam kendi kendini zorladı, sebebi buldu: Sol yana yatarken çevirdiği film kopmuştu. Ekledi:
Film bir tabiat manzarası idi ve bu benim eski bir yöntemimdi: Uykunun altın olduğu askerlik günlerinde onun sâyesinde pek iyi sonuçlar elde etmiştim; on dakikalık molalarda bile mışıl mışıl uyurdum. Rastgele bir yere şöyle uzanıverir, doğduğum kasabayı, bu kasabadaki kocaman çınarlı bir tepeyi düşünür, ovanın bu tepeden görünüşünü düşünür, böylece de sinirlerim gevşemiş, rahat ve mahzun, dalar giderdim.
Bu bir kanundu; çünkü her denenişinde ayni sonucu verirdi. Ama işte şimdi iflas ediyordu; işe yaramıyordu:
Eskiden ve bütün hallerde orayı düşünmek yeterdi bana. Şimdi ise o çocukluk kasabamda olmak istiyor, başka hiç bir şeyi değil, ancak ve yalnız bunu istiyordum.
Durum böyle olunca da, bu kalleş sıla özlemini söküp atmaktan başka yol yoktu; ben de böyle yaptım. Böyle yaptım ama, ufukta uykuya benzer, hattâ uyku habercisi bir şey görünmüyordu; ufuk bile görünmüyordu: Ufuk, bir toz duman ardında, atomik bir hızla kaynaşan öfkeler, kızgınlıklar, kırgınlıklar, hoşlanışlar, tiksintiler, umutlar, umutsuzluklar, sevgiler ve acılar ardında eriyip gitmişti.
Beni çileden çıkarabilirdi bu: Yeniden sol yanıma döndüm. Ve bütün bu yüzleri, bu anışları, bu düşünceleri sağ yanımda bırakayım dedim… bırakırım umdum. Ne çare ki, bunların pek çoğu da benimle birlikte sola üşüştüler. Ben de , o zaman, bir hiç değilse yarım sıgara içmenin iyi olup olmayacağını düşünmeye başladım. Bu arada aklıma içtiğim sıgaraların sayısını bulmak sevdası düştü: uzun uzun uğraştıktan sonra, ikindiden bu yana içtiklerimin sayısını tam ve kesin olarak bilmek zorunda olduğumu anladım; yoksa içim bir de bu yüzden mıncıklanıp duracaktı.
Bir paket bitmişti. Bunu biliyordum. İkinci de ne kadar kaldığını, yâni ne kadarını içtiğimi anlamak için kalktım, ışığı yaktım: Pakette sekiz sıgara vardı. Demek ikindiden bu yana otuz iki sıgara içmişim. Elimde olmadan, “patla” dedim. Sonra da, avunayım diye, bir sürüsü otlakçılara gitmiştir diye düşündüm. Ama, aksine, aklıma hep arkadaşlardan içtiklerim geliyordu.
Bu işde bir çıkar yol göremeyince yatmaya karar verdim. Masadan kalkarken gözüm yine sıgara paketine takıldı ve ben, sıgaraları lâf olsun diye bir daha sayınca, yedi tane olduklarını gördüm. Şaşılacak bir şeydi bu; çünkü, daha az önce sekiz saymıştım. Allah, Allah diyerek sıgaramdan derin bir nefes daha çektim ve saate baktım: Akreple yelkovan, sarmaş dolaş, tek çizgi! Telâşlandım, sıgarayı, ışığı söndürdüm. En geç yarım saate kadar uyumalı idim. Uyuyamazsam çok kötü olacaktı.
Yatağa girerken, bir dergide okuduğum “sayı sayma usûlü”nü denemeye karar vermiş bulunuyordum. Bunu şimdiye kadar hiç yapmamıştım; ama yazarın uyku tutmayanlara hararetle tavsiye ettiğini iyice hatırlıyordum.
Bu sisteme göre, sayılar yüzden başlanarak aşağıya doğru sayılacaktı. Ben, daha sağlama gitmek için, beş yüzden başlamaya karar verdim ve derhal işe giriştim:
Beşyüz, dört yüz doksan dokuz…. dört yüz doksan sekiz…
Aman ne güzel! Ben daha iki yüze inmeden, daha iki yüz elli bir demeden kafama hoş bir tenhalık gelmeye başladı ve ben yumuşacık bir hazla, anamdan ninni söyler gibi, sürdürdüm saymayı:
İki yüz yirmi iki… iki yüz yirmi bir… iki yüz yirmi… iki yüz yirmi… iki yüz yirmi… bozuk bir plâk gibi… iki yüz yirmi… ve ben, ne güzel… enfess…. mükemmel derken, iki yüz yirmi… çünkü iki yüz yirmi… lira benim… iki yüz yirmi-.
İğneyi plâğın çızığından kurtarabiliyorum. Çok şükür diyeceğim; ama içime, belli belirsiz de olsa bir tedirginlik gölgesi düşmüş gibi: Hızlı hızlı saymaya koyuluyorum; şükretmeye bile vakit kalmamalı; hattâ şükretmeyi düşünmemeliydim bile:
İki yüz on yedi… iki yüz on altı… iki yüz on beş… işler düzelir gibi oluyor.
Yüz iki… yüz bir… burnun içini gıcıklayan derin nefesler… beyninde her şeyin dibe, derinlere, el değmedik, gün düşmedik kuytulara doğru çekilişi… ağır ağır.
Seksen bir… seksen… yetmiş dokuz… derken… imkân yok, yetmiş sekiz’i geçemedim. Nasıl çiğner geçersin kardeşim, nasıl?
Yetmiş sekiz benim okuldaki numaramdı:
Yetmiş sekiz, on iki ile on beş yaş arasındaki çocuktur. İldeki okulda geçen üç kıştır. Biri şair, biri milli futbolcu, biri pilot, biri cumhurbaşkanı yapan dört aşktır. Kasabadan, sokak arkadaşlarından, evden üç defa ayrılış, üç defa anaya dönüştür. Mektuplar, sınavlar, “geçtim” diye şarkı söyleyen telgraflardır, babaya. Yetmiş sekiz…
Attığım gibi yorgana tekmeyi, yataktan fırladım; ışığı yaktım, iki tane de sıgara yaktım: Uykuymuş, uyumakmış, yarınmış, sağlam vücut, sağlam kafa teorisiymiş ve bütün teorilermiş; artık bana vız geliyordu… hepsi de. Saate benden başka kim bakarsa baksın, iki otuz beş derdi, ama ben, inadıma hiç bir şey demiyordum. Demiyecektim de.
Yarın, yarın diye sayıklayıp durmuştum; işte yarının eşiğinde idim ve nerdeyse tanyeri ağaracaktı… ağaracaktı da ne olacaktı? Yarın, öbür gün, bir yıl beş yıl ne imiş? Bütün mesele yetmiş sekiz’de. Yetmiş sekiz nerede?
Yetmiş sekiz, iki yüz lira aylıklı, aşçıya, bakkala borçlu; tek kat elbiseli, pençesi delik papuçlu ve… aşksız, arkadaşsız bir gazete musahhihi olmak için var olmuştu?
Umutların, hayallerin, projelerin -yedi rengi bin bir birleşim ile- ışıl ışıl aydınlattığı gelecek yılların billurları, içlerinden böyle soluk benizli, ezik ve horlanmış yarınlar çıksın diye mi yetmiş sekiz’in rüyalarına sıra sıra dizilmişti?
Yetmiş sekiz sıgaram olmayışına lânet okuya okuya bütün sıgaralarımı içtim, bitirdim; sonra da, uykuysa, uyumak bir mârifetse, al uykuyu diyerek akşama kadar uyudum.
Nisan 1950

(*) Tarık Buğra, Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Ötüken Yayınları, İstanbul 1979, ss. 73 - 79

“YARIN DİYE BİR ŞEY YOKTUR” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ

Adgar Allan Poe’nun:
“Issız ve belirsiz bir yönden,
Yalnızca kötü meleklerin bulunduğu,
Kara bir taht üzerinde dinelen,
GECE adlı hayaletin olduğu,
Bu topraklara yeni vardım.
En uçtaki karanlık bir kuzey ülkesinden-
Yabanıl bir tekinsizlik ikliminden, uzanan yücelerde
Dışında uzayın-Zamanın dışında”
dizelerindeki bakış açısıyla, Tarık Buğra’nın yukarıdaki “Yarın Diye Bir Şey Yoktur” adlı öyküsündeki bakış açısı arasında ne fark var?
Kendini “hafifçe heyecanlı” hisseden, “iki yüz lira aylıklı, aşçıya, bakkala borçlu; tek kat elbiseli, pençesi delik papuçlu ve… aşksız, arkadaşsız bir gazete musahhihi olmak için var olmuş” “Ben” anlatıcı (yazar), bu ana ve şu hale Poe gibi ulaşıyor sanki: Issızlığın ve belirsizliğin karşılığı olan Yoktan, uzayın ve zamanın dışına geliyor. Var olan, kendisi (”Kendimi”), hisleri (”hafifçe heyecanlı”), sigarası (”: Bir sürü sıgara içmiştim; son olsun diye bir tane daha yaktım.”), birikimi (”Sıgarayı içerken Hâmid’den ve mesela bir Davalaciro diskuru veya Ankara’nın ünlü eleştirmecisinden, kendi diliyle yazılmış bir söyleşi okuyayım dedim”), yatağı, uyuma umudu (”yatağa girmeliydim”) ve dileği (”Yarın vücudum dinlenmiş, zihnim açık olmalıydı.”).
Bunların dışında ne var? Hiç. Poe’nun dizelerine göre Hiç “kendisini korkuda ortaya çıkarıyor” (Heidegger), ama anlatıcının ilk sözlerine göre Hiç korkudan değil, kendinden doğuyor; hiç boşluğun adı, boşluk hiçin kendisi oluyor.
Bu şartları tek başına, yalnız yaşayan anlatıcı, adeta zamanın, mekanın dışına düşüp, geçmişi bilgi ve birikimleriyle birlikte zihninden silercesine uykuya kilitleniyor. “Yarın” kaydına rağmen, uyku yakın ya da uzak geleceği de içermiyor; uykuya unutmak, rüya aleminde avunmak, gerçeküstünün gizemli evrenine girmek gibi bir işlev de yüklemiyor. İşin ilginç yanı bunları düşünmeye, nedeni tam açıklanmayan heyecanını sürdürmeye de kalkışmayıp, uyuma niyetine sarılıyor (”kabalaşacağım; bıraktım. Bu heyecan, şiddetle ihtiyacım olan uykuyu gocundurabilir, onu nasıl defetmeli?”). Çünkü “Uyumak dünyaya ilişkindir, bir görevdir bu, güne ilişkin etkinliğimizi gecelerimizin dinlenmesine bağlı kılan genel yasayla uyum içinde uyuyoruz. Uykuyu çağırırız ve o gelir; onunla bizim aramızda, bağıt olarak, gizli maddeleri olmayan bir antlaşma vardır ve bu uzlaşma gereği büyüleyici, evcilleştirilmiş tehlikeli bir güç olmak şöyle dursun bizim etkin olma yetkemizin aracı olması kararlaştırılmıştır. Kendimizi ona veriyoruz ancak efendinin ona hizmet eden köleye kendini emanet etmesi gibi.” (Blanchot)
Her şey uykuya ayarlı, uykuyla mukayyet olsun isterken, yaptığı küçük girişimlerin uyku düşüncesinin dayattığı içsel boşluğunu işgalettiğini, dönüştürdüğünü, geleceği imlettiğini farkederek hemen vazgeçiyor: “Islık çalayım veya bir türkü mırıldanayım dedim; ama ortaya yeni, yâni içime doğuveren besteler çıktı: yarına bağlı ihtimallerin, yarın olabileceklerin besteleri….” Şeyleşerek, ilgilerini yönlendirmeyen sigarayı, bir uzvuna değiyormuşçasına, parmağıyla ya da saçlarıyla oynarcasına gayri ihtiyarı içmeyi sürdürüyor. Ancak sigaranın da bir tür kaçış, sığınış olduğunu düşünür düşünmez, içme alanının dışına çıkmakla kalmayıp (”bu sıgaradan ne umuyordum yâni? Uyku masa başında gelecek değildi ya?”), karanlığa ve yatağa sığınıyor: “sıgarayı geberttim, ışığı söndürdüm, yatağa girdim” Uyumasını engelleyebilecek herşeye düşman kesildiği halde ‘Allah”ı hatırlıyor: “Allah’ı hatırladım; bana uyku ihsan eylesin diye.” Sürekli içinde bulunmak istediği boşluğu aşkın güçün bir armağanı ya da en azından bir tezahürü olarak değerlendirdiğinden olacak bu “ihsanı” da ondan bekliyor. Satın alabileceğimiz, zilyedimize alabileceğimiz, zimmetimize geçirebileceğimiz bir şey değil uyku; uyku kendiliğinden bir oluş. Kendiliğinden olmadığı takdirde, ulaşılma, elde edilme şansı yok. Bu bakımdan uyku fizikötesi niteliğiyle, fizikötesi gücün, aşkın gücün bir ihsanı olmak durumunda.
Öykü de işte tam buradaki gizli çelişki üzerine oturuyor zaten. İnsan olarak uykuyu iktisap etmiş olmakla beraber, her istenildiğinde uykunun sahibi, kullanıcısı, tüketicisi olamamak… Uyku gibi, önemini fazlaca düşünmeksizin, değerini takdir etmeksizin, künhüne vakıf olmaksızın ulaşılan bir ihsanın gecikmesi halinde, onu halkedenden çok, psikolojik bir zaman içinde onun mefhumunu, hülyasını bir yük, bir zorluk olarak algılayıp yaşamak…
“Ben”in uyuyabilmek için geliştirdiği fizikötesi düşünceler, gerçekleştirdiği eylemler bu yük karşısında düşülen acziyetin dışlaşmasından başka bir şey değildir; çünkü “iyi uyumamak, tam olarak konumunu bulamamaktır. İyi uyumayan kişi dönüp durur ve bir tek olduğunu ve, bu tek noktada, dünyanın gezici uçsuz bucaksızlığından cayacağını bildiği bu gerçek yerin araştırılmasına yönelir.” (Blanchot): “Uyumazsam çok kötü olacaktı; hemen uyumalı idim. Bunun için de uykuya en elverişli durum ve şartları gözetmem gerekti: Midemi gözeterek sol yanıma uzanmış ve heyecanımı yatıştıracak bir konu armaya başlamıştım. Çok geçmeden kalbimin de sol yanda olduğunu hatırladım, sağa döndüm.”
Uyumak için, hislerini uyuşturmanın, zaman ve mekanın dışına (psikolojik zamanın içine) düşmenin doğal sonucu, sıradan olan şeylerin bile sıradışı oluvermesi, müşahhaslaşması.. (”Bedenim böyle daha rahattı, ama kafamda bir eksiklik var gibiydi: Kafam gözlüğünü unutmuş, biri iyice miyop, öteki iyice hipermetrop bir çift göz gibi, utangaç bir panik içindeydi… evet, kafam.”), uykuyu yakalamaya mahsus küçük tuzakların yürürlüğe konması (”Film bir tabiat manzarası idi ve bu benim eski bir yöntemimdi”), mekanın düşsel olarak değiştirilmesi (”doğduğum kasabayı, bu kasabadaki kocaman çınarlı bir tepeyi düşünür, ovanın bu tepeden görünüşünü düşünür”) … Peki, sonuç: Hüsran!
Şimdi olması gereken olacak: “…o çocukluk kasabamda olmak istiyor, başka hiç bir şeyi değil, ancak ve yalnız bunu istiyordum.” Yuva sıcaklığı, anne tebessümleri, baba güvencesi, serapa özgürlük, devasa ilgi… Tüm büyük bakışların üzerine yöneldiği, tüm büyük ilgilerin tek merkezi olduğu, tüm büyük eylemlerin muhatabı olduğu küçüklük zamanlarına dönüş… Sadece kendisine ait olana, kendisi dışında herkese mahrem olana, gizemli sığınağına, sıcak ana rahmine, babanın güçlü kollarına dönüş… Ama bu dönüş, uyumak için gizemli uyuşturma olmaktan çok, tam bir uyanış… “kalleş sıla özlemi…” nin dirilişi…
Hal böyle olunca Ben’in yeniden sonuçsuz eylem denemelerine geçmekten, kendini oyalamaktan, uyku tuzaklarına başvurmaktan başka bir seçeneği de kalmıyor: “Yeniden sol yanıma döndüm. Ve bütün bu yüzleri, bu anışları, bu düşünceleri sağ yanımda bırakayım dedim… bırakırım umdum. Ne çare ki, bunların pek çoğu da benimle birlikte sola üşüştüler.”, “Bu arada aklıma içtiğim sıgaraların sayısını bulmak sevdası düştü.”, “Yatağa girerken, bir dergide okuduğum “sayı sayma usûlü”nü denemeye kara vermiş bulunuyordum.”
“şimdiye kadar hiç yapmamıştım” dediği sayı sayma işinde de çeşitli vesilelerle bir sürü imge bir bir patlamaya başlıyor:
-”ve ben, ne güzel… enfess…. mükemmel derken, iki yüz yirmi… çünkü iki yüz yirmi… lira benim… iki yüz yirmi-.”
-”Yüz iki… yüz bir… burnun içini gıcıklayan derin nefesler… beyninde her şeyin dibe, derinlere, el değmedik, gün düşmedik kuytulara doğru çekilişi… ağır ağır.”
-”Seksen bir… seksen… yetmiş dokuz… derken… imkân yok, yetmiş sekiz’i geçemedim. Nasıl çiğner geçersin kardeşim, nasıl?”
-”Yetmiş sekiz benim okuldaki numaramdı: Yetmiş sekiz, on iki ile on beş yaş arasındaki çocuktur. İldeki okulda geçen üç kıştır. Biri şair, biri milli futbolcu, biri pilot, biri cumhurbaşkanı yapan dört aşktır. Kasabadan, sokak arkadaşlarından, evden üç defa ayrılış, üç defa anaya dönüştür. Mektuplar, sınavlar, “geçtim” diye şarkı söyleyen telgraflardır, babaya. Yetmiş sekiz…”
Tabii ki sonuç yine olumsuz. Olumsuz çünkü, Ben, uyuma talebini, umudunu aşan tüm bu eylem ve düşünceleriyle neredeyse uykuya savaş açmış bulunuyor. “Benim saldırdığım, o değil, fakat bilinmeyen karşısında insanları felce uğratan bir direnme var ya, işte o direnmedir. Onu dinlersem, ona acırsam, onun macerasını ciddiye alırsam, o, esrarlı bir ülkeden döndüğünü sanacaktır. Kaldı ki, bütün korkumuz da aslında esrarlı olandan gelir yalnız. İnsanlar, bu karanlık kuyuya inmiş, sonra buradan çıkmış, daha sonra da hiçbir şeye rastlamamış olduklarını söyleyebilmelidirler.” der ya Exupery, işte böylesine bir savaş.
Ben’in felsefesi de dolaylı olarak bu yaklaşıma dayanıyor; sıradan gibi görünen bir oluşun sıradışılığında felce uğramak; kimi edilgen durumların etkin zararıyla yüz yüze gelmek; en iyi çözümüm teslimiyet olduğunu bile bile direnişi seçmek… Oysaki “Uyku bir bağlılık ve birlik eylemidir. Kendimi en doğal uyumlara, yasalara, düzenin değişmezliğine bırakıyorum: Uykum bu güvenin gerçekleşmesi, bu inancın doğrulanmasıdır. Bu, terimin duygusal anlamıyla, bir bağlılıktır: Odysseus gibi kendisinden daha sonra kurtulmak isteyeceğim bir direğe bağlarla değil de başımın yastıkla, bedenimin yatağın erinç ve mutluluğuyla kurduğu kösnül uyumun dile getirdiği bir uzlaşmayla bağlanıyorum. Kendimi dünyanın uçsuz bucaksızlığından ve tedirginliğinden çekip alıyorum, ancak sınırlı ve değişmez bir biçimde çevresi çizilmiş bir yerin kesin gerçekliği içinde, benim ‘bağlılığım’ aracılığıyla ayakta duran dünyaya kendimi vermek için. Uyku kendi aracılığıyla dünyanın sınırından kalkarak onu elde ettiğim bu salt ilgidir ve onu bitmiş yanından alarak, onu yerinde durması, beni yerime koyması ve dinlendirmesi için yeterince güçlü bir biçimde kavrarım.” (Blanchot)
Kaçınılmaz olan: Bir yenilgi gibi görünen teslimiyet… Ben de, “Attığım gibi yorgana tekmeyi, yataktan fırladım; ışığı yaktım, iki tane de sıgara yaktım” derken bu gizli yenilgiyi ve zorunlu teslim oluşu seçiyor. Onca didinme, çırpınma sonucunda zaten sabaha erişmiş olan Ben, şimdi başa yani zamansızlığa, mekansızlığa, kısacası boşluğa dönerek işi oluruna bırakıyor. “Yetmiş sekiz sıgaram olmayışına lânet okuya okuya bütün sıgaralarımı içtim, bitirdim”. Ya sonra? “sonra da, uykuysa, uyumak bir mârifetse, al uykuyu diyerek akşama kadar” uyuyor.
***
Akıcı mı akıcı bir dili, sağlam mı sağlam bir söyleyişi var Tarık Buğra’nın; küçük insanın dünyasına sessiz ama dikkatli bir girişi ve çok sıradan görünen olguları azami sıradışılıkla sunuşu…
Basitten müpheme, müphemden müşahhasa seri geçişlerle, uyku metafiziğine dayanan estetik bir zeminde kuruyor öyküsünü Tarık Buğra; öykü anlatmaktır sözünün ilk ve son muhatabı sadece kendisiymiş gibi sivriliveriyor, seçkinleşiveriyor öykücülük serüvenimizde.

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 2, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998)

TARIK BUĞRA HAKKINDA BİLGİ:

1918’de Akşehir’de doğdu.
İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Lisesi’nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi (1936).
Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hikâye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İÜ Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nün son sınıfında ayrıldı.
Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavini olarak işe başladı. Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra’ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi’nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikâyeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Sonraki öyküleri Çınaraltı, İstanbul, Yenilik, Yeditepe, Yücel, Küçük Dergi, Seçilmiş Hikâyeler, Dost ve Hisar’da yer aldı (1949-55).
Akşehir’de Nasrettin Hoca gazetesini çıkardı (1949- 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Türkiye gazetesinde köşe yazıları yazdı.
Öykü kitapları dışında Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1963), Küçük Ağa Ankara’da (1966), İbişin Rüyası (1970), Firavun İmanı (1986), Bir Köşkünüz Var mı? (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yalnızlar (1981), Yağmuru Beklerken (1981), Osmancık (1983), Dünyanın En Pis Sokağı (1989) adlı roman, Ayakta durmak İstiyorum (1966), Üç Oyun (1979), İbiş’in Rüyası (1982), Güneş ve Aslan / Patron (1988), Sıfırdan Doruğa / Patron (1994) adlı oyun, Gagaringrad-Moskova (1962), Gençlik Türküsü (1964), Düşman Kazanmak Sanatı (1979), Bu Çağın Adı (1996), Politika Dışı (1992), Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak (1995) adlı gezi-deneme ve anı kitapları bulunmaktadır.
İbişin Rüyası sahnelendi (1972), İbiş’in Rüyası, Küçük Ağa ve Firavun İmanı dizi film olarak televizyona uyarlandı.
İbiş’in Rüyası ile TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülünü, Firavun İmanı ile 1976, Gençliğim Eyvah ile 1979, Yalnızlar ile 1981, Osmancık ile 1983 Türkiye Milli Kültür Vakfı Armağanlarını, Akümülatörlü Radyo ile 1981 TYB Tiyatro Ödülü’nü, Yağmuru Beklerken ile 1989 Türkiye İş Bankası Ödülü’nü, TYB 1994 İLESAM Üstün Hizmet Ödülü’nü kazanandan Tarık Buğra, 1994’te İstanbul’da öldü.
Öykü Kitapları:
Oğlumuz (Ege Matb., Ankara 1949, 13 öykü: Oğlumuz; Bacanak; Havuçlu Pilav Meselesi; Martı; Sihirli Ayna; Hayat Böyledir İşte; Ömer; Çok Sonra; Fal; Kel Melahat; İki İhtiyar; Kara Oğlan; Buhran)
Yarın Diye Bir Şey Yoktur (Yenilik, İstanbul 1952, 15 öykü: Yarın Diye Bir şey Yoktur; Küllük; 087956’nın Sıfırı; Coğrafya Dersi; Şarap Şişeleri ve Kitaplar; Bitmemiş Senfoni; Söz Alma… Fakat Kimden?; Üstadla Konuştum; Borç; Kuyruklu Yıldız; Mağlûp; Ovaya Destan; Yarıda Kalan Aşk; İlk Aşk; Ayakkabı Gıcrıtısı, Hoparlör ve Şöhrete Dair)
İki Uyku Arasında (Yeditepe, İstanbul 1954, 13 öykü: İki Uyku Arasında; Kurtuluş; Mavi Doç; Belediye Başkanımıza Dilekçe; Piyano ve Keman İçin; Beşinci; Ufacık Ölü; Ata Binmiş Ali Ağa; Meçhul Kahraman; şaheser Peşinde; Muhallebicide; Pazar Nöbetine ve Sınırlara Dair; Şehir Kulübünde)
Hikâyeler (MEB, Ankara 1969, 39 öykü: Oğlumuz; Havuçlu Pilav Meselesi; Buhran; Ömer; Heyyi Hey; hayat Böyledir İşte; 087956’nın Sıfırı; Şehir Kulünü’nde; Kuyruklu Yıldız; Çocuklar ve Elmalar; Eşekarısı; Bacanak; Ata Binmiş Ali Ağa; Coğrafya Dersi; Ovaya Destan; Martı; Sözalma; Ayakkabı Gıcırtısı, Hoparlör ve Şöhrete Dair; Şarap Şişeleri ve Kitaplar; Bitmemiş Senfoni; Kardan Adam; “Gün Akşamlıdır”; Yarın Diye Bir Şey Yoktur; Var Olmak veya Olmamak; Yarıda Kalan Aşk; Mağlûp; İlk Aşk; Sevginin Bedeli; Kör; Otel Faresi; 45 Saniye; Küllük; Borç; Üstadla Konuştum; Beşinci; Piyano ve Keman İçin; Çifte Tabancalı Hafiye; Uzaklardan; Dostluk)
Yarın Diye Bir Şey Yoktur (Ötüken, İstanbul 1979, 34 öykü: Oğlumuz: Oğlumuz; Havuçlu Pilav Meselesi; Hayat Böyledir İşte; Buhran; Martı; Karaoğlan; Ömer; Bacanak; Yarın Diye Bir Şey Yoktur: Yarın Diye Bir şey Yoktur; Kuyruklu Yıldız; Hiçbirşey Bilmiyormuşum; Küllük; Coğrafya Dersi; Üstadla Konuştum; Söz Alma… Fakat Kimden; Bitmemiş Senfoni; Borç; Ayakkabı Gıcırtısı, Hoparlör ve Şöhrete Dair; 087956’nın Sıfırı; Şarap Şişeleri ve Kitaplar; Sonrakiler: Şehir Kulübünde; Kardan Adam; Sevginin Bedeli; Beşinci; Var Olmak veya Olmamak; Heyyi Hey; “Gün Akşamlıdır”; Helvacı Güzeli; Eşekarısı; Çocuklar ve Elmalar; Dostluk; Çifte Tabancalı Hafiye; Uzaklardan; Otel Faresi)


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri