SÜSLEN BERBERİ

Dükkanımız tramvay caddesine bakardı. Oraya bir kış günü getirilip bırakıldığımı hatırlıyorum. Gece yarısından beri yağan karın parkları, sokakları ve evleri örttüğü soğuk ve dondurucu bir kış günü. O sabah, okuldan eve yine haber yollamışlar ve ihtiyar annemle büyük dayım uslanmak bilmiyen okul kaçağını aramak için yollara dökülmüşlerdi.
Dükkana girince, dayım iri avucu içerisinde sımsıkı tuttuğu elimi bırakmış, sobanın ardındaki sandalyesinde oturan, sarışın, saz benizli genç bir adamın yanına doğru hızla yürümüştü.
 Dışarda, yeni açılmış yollardan tramvaylar çan çalarak geçip gidiyorlar, otomobiller korna çalarak, etrafa zifozlar saçarak kayıp geçiyorlardı. Baştan başa buğulanmış büyük vitrinin elle, yer yer silinmiş kısımlarından tıpkı birer tablo gibi ya kenarlara yığılmış karlara bata çıka giden bir ihtiyar veya sırtında çanta elinde mavi sefertası bulunan mektepli çocuk, yahut da siyah paltolu bir adamın koluna sarılmış vücudunun kabarık yerlerini daha fazla çıkararak, tatlı bir edâ ile sallana sallana yürüyen genç bir kadın göze çarpıyordu. Kalfalardan biri uyur gibi dizleri üzerindeki gazeteye doğru eğilmiş gözlüklü ve altmışlık bir adamın saçlarını kesiyor, makası mütemadiyen şak şaklar çıkarıyor, tavanda asılı beyaz tahta kafesindeki bir saka kuşu oradan oraya sıçrayarak mütemadiyen ötüyordu. Ben hemen kapının önünde duvara dayanmış, bir yabancı gibi ayakta dikeliyordum. Sobanın ardındaki adamla dayım kulak kulağa vererek bir an konuşmuşlar ve sarışın genç adam:
—Söylediğin çocuk bu mu? Diyerek yerinden fırlayıp yanıma gelmişti.
Süslen berberini şimdi ilk defa ve yakından görüyordum. Sivri burnunun kenarında bir iki çille şefkat dolu iri ve koyu lâcivert gözleri derhal göze çarpıyordu. Biz Türklerde ender tesadüf edilecek kadar uzun boylu idi. Onu, ince belinden sıkılmış beyaz gömleğiyle berberden ziyade genç bir doktora benzetmiştim. Tıpkı kendisinden yaşamak için kuvvet ve ümit bekleyen hastasını yoklayan bir doktor gibi yanıma, baş ucuma gelip dikilerek kemikli parmaklarını başımda gezdirmeğe başlamıştı.
—Nasılsın küçük? diyordu. Demek ki sen de bizim kafadasın? Böylece çarçabuk mektebini bitirdin? Haydi Allahtan hayırlısı.
İçerisinde yıllar geçirdiğim dükkânımıza işte böyle girmiştim. Artık, sabahın alacakaranlığında elimde ufak yemek tasım olduğu halde yukarı mahalledeki okula değil aşağı semtteki dükkâna gitmeğe başlamıştım. Ustam karısı ve çocuklariyle beraber, dükkânın arkasındaki ufak bahçede yedi sekiz basamaklı demir bir merdivenle çıkılan üst katta oturdukları için daha sabahın erken saatinde dükkânı açılmış bulurdum. İlk işim, akşamdan içi temizlenmiş, odunu ve çırası konmuş sobayı bir kibritle ateşlemek olurdu. Usta alacakaranlıkta kapının kilidini açmasiyle beraber, kalfalar ve çıraklar gelinceye kadar yukarı kata çıkıp ortadan kaybolurdu. Vitrindeki cicili bicili, kolonya ve tuvalet suyu şişelerinin tozlarını alıp yerli yerine koymak, duvardaki kristal aynaların kenarlarındaki siyahlı beyazlı camlarla ufak çerçeveler içerisindeki semtimizin sporcularına ait fotoğrafları silmek ve bütün insanlara köşesinden gülerek bakan ve üstüne çıktığı sapsarı bir otomobilden el sallayan yarı çıplak sarışın genç kıza ait tabloyu ve takvimi yerinden itina ile alıp temizleyerek tekrar köşesine koymak bana büyük bir zevk verirdi. Bu sıra gürültü ile yanmaya başlayan saç soba, iliklere kadar sıcaklık veren bir havayı ortalığa serper ve hemen takvimin üstündeki guguklu saatin tik takları ve arada bir çalışları ortalığa dolardı. İlk tramvayın geçişini seyretmek için çocukça sabırsızlanırdım. O, bildiğimiz kırmızılı, yeşilli tramvay arabalarına hiç benzemezdi. Dört tarafı açık, siyaha bakan gri bir araba idi. Yüzleri morarmış bir takım insanlar içinde ayakta dururlar, mütemadiyen çan çalarak âdeta azametle geçip giderdi. Hemen onun ardından gazetecimiz hızla kapıyı açar gazeteyi yere atıp koşarak gözden kaybolurdu. O zaman, çayımı ufak bardağıma kor gazetenin ilk sahifesini dolduran resimlere ve iri harflerle yazılmış başlıklara bir göz atardım.
Artık sabah olmuştur. Az sonra ıslanmış ceketlerinin kalkık yakalarını indirerek sobanın başında kurunup ısındıktan sonra beyaz gömleklerini sırtlarına geçirecekler. Üniversiteye giden veya semtin maliye şubesinde, sular idaresinde birer ödevleri olan delikanlılar birer ikişer dükkanımıza düşeceklerdir. İçlerinde meşhur bir spor kulübünün oyuncuları da bulunan delikanlılar haftanın spor hareketleri hakkında münakaşalara girişecekler, koltuklar sabah tuvaleti için müşterilerle dolacaktır. Yollar kalabalıklaşıp tramvaylar ardarda caddeden geçmeğe başlayınca kırmızı yüzlü, altın çerçeveli gözlüğü top burnunun ucuna kadar düşmüş, kısa boylu bir adam hızla içeriye girip:
—Nerede baba Muharrem? Sabah keyfi hâlâ bitmedi mi? diye soracaktır.
O zaman ufaklı büyüklü bir sürü genç insan:
—Muharrem… Muharrem.. Uyan evlâdım! diye haykıracaklar ve ustam, daima şiş ve akları daima biraz kanlı lâcivert gözlerini uyuşturarak iş başı yapacaktı.
Süslen Berberinde, akşamları, bambaşka bir âlem yaşanırdı. Tahsinin kahvesinde veya vapur iskelesinin üstündeki gazinoda dominadan, tavladan usanan emekliler ev dönüşü, saatin beş buçuğunda bizim dükkâna uğramadan yapamazlar… İşini bırakan vatman Mustafa veya şimdi elektrikte çalışan sıhhiye Halil traş için olmasa bile, kapıdan kafalarını uzatıp birer merhaba çekeceklerdir. Hele günlerden Cuma ise, ne iş yaptıklarını bile bilmediğim bir sürü insan kapıyı aralayıp sanki yarınki futbol maçında kaptanlığı ustam yapacakmış gibi:
—Oğlum yarın üç tane var… Hazır olun! diye takılıp cevap beklemeden yollarına devam edeceklerdir. Bu sırada önündeki müşterisini ciddiyet ve vekarla traş eden Muharrem usta o tatlı Boşnak şivesiyle:
—Hele sabah ola, hayır ola! diye mırıldanacak ve tatlı tatlı gülümserken başını iki tarafa sallayacaktır.
Şimdi iyice hatırlıyorum, en hareketli münakaşalar parti konularında yapılırdı. Demiryolu emeklisi Şefkati bey ne zaman uğrasa daha merhaba der demez hemen:
—Be Muharrem ne yapıyor seninkiler böyle? diye ortaya bir soru atar ve ustam hep şu cevabı verirdi:
—Uyumuyorlar bey amca… Gece gündüz çalışıyorlar.
—E bizim maaşlara hiç dokunmıyacaklar mı?
Muharrem usta bir an düşünür, sanki kendisi yetkili bir şahısmış gibi bir soruya da hep aynı cevabı verirdi:
—Sabır lâzım bey amca… Biraz sabır. Hepsi sıra ile.. Ötekilerin hâşâ huzur yaptıkları daha öylece durur.
Şefkati bey ısrarla ayak direrdi:
—Sabır, sabır, ama evlât bizde de takat kalmıyor ha?
—Ne yapalım Şefkati bey para ile değil sıra ile bu. Allaha bin şükür sen kuru ekmeğine bir lokma olsun katık bulabiliyorsun. Mahdumlarından biri elektrikte, öbürü belediyede. Kerime hanım ise terzilik yapar. Biraz da başkalarını düşünelim.
Koyu lâcivet gözlerini, bir and derin bir gölge kaplar ve uzaklardaki bir noktaya merhametle, şefkatle bakardı. Onun bu bakışlarını hiç unutamam. Bu öyle bir acımak ve öyle bir sevmekti ki, ustamın o anda bütün insanların iyiliği için derinden derine dualar ettiğini anlardım.
Ben yıllarca ilkbaharın geldiğini, tabiattan evvel dükkânımızda bulup görmüşümdür. Evle dükkân arasındaki sıra bahçelerden yola uzanan erik ve kiraz ağaçlarının renk renk çiçek açtıklarının farkına varmadan, bir sabah dükkâna girdiğimde, vitrinin bitişiğindeki kapının menteşelerinden sökülüp yerine siyah zemin üzerine beyazla “Süslen Berberi” yazılmış boncuk kapının konduğunu görürdüm.
Artık muhakkak ki, yere, havaya ve suya cemreler düşmüştür. Artık tabiat buzdan ve soğuktan sıyrılarak iliklere kadar geçen tatlı bir ılıklık içerisine girmiştir. Artık evlerdeki ve dükkânlardaki sobalar kalkmış duvarlar badanalanmış, her taraf silinmiş süpürülmüştür. Nitekim dükkanımızda da gözle görülür, elle tutulur bir güzellik, bir yenilik ve temizlik vücut bulmuştur. Bütün bunlar bir gece içerisinde gizli eller tarafından yapılmıştır. Hiçbirimizin bir gün dahi yüzünü görmediğimiz ustanın karısı ile beraber dükkânda yaz temizliği yapmıştır. Bu temizliği, tabiatın yeşermesi, mekteplerin tatil ve plaj mevsimi kovalıyacaktır. Boğaz ve Adalara göçler başladığı, sıcakların insanları ve yer yüzünü cayır cayır yaktığı günlerde bile Süslen Berberi, hep o, bir bahar sabahı yapılmış temizliğin rütubetini ve serinliğini muhafaza edecektir. Tıpkı asırlık bir çınarın altındaki bol rüzgârlı ve gölgeli bir şadırvan, bir türbe gibi.
Hele büyük bir taban halısını andıran arkadaki ufak bahçe hayallerinize hayal kata, raylarda pırıltılar yapan yaz güneşinden yorulmuş gözlerimize rahatlık serperdi. Bütün bir kış varlığından bile haberimiz olmıyan ve yaşının çok ilerlemiş olmasın rağmen beyaz saçlarından bir teki bile dökülmemiş pos bıyıklı bir ihtiyar sabahın pek erken saatlerinde bahçenin ortasındaki fıskıyeli küçücük havuzun başına bırakılırdı. Saka kuşu, kafesiyle yazlık yeri olan bahçe duvarındaki çengeline asılı, hemen her yaz ufacık kameriye filizi yağlı boya ile baştan aşağı boyanırdı. Saçları ve pos bıyıkları itina ile kesilmiş bu ihtiyar, ışıl ışıl bakan fakat görmeyen gözleriyle arada bir sallanarak güneşin havuzda oynaşmaya başlamasına kadar oturdukları yerde kalırdı. O zamana kadar mavi boncuklu ceviz renkli küçük radyonun söylediklerini sessizce dinler, ufak ve sarışın bir kız çocuğunun getirdiği kahvesini ayni sukunet içerisinde içer ve oğlu Muharrem’in sabah gazetelerine göz atarak toplayıp kendisine anlattığı dünya olaylarını derin ve tevekkül ve alâka ile takip ederdi.
Kalfa Mahmut, çırak Süleyman işlerini bitirip dükkânın kepengi yarıya kadar indirilince, akşam sefalarının üstüne kadar tırmandığı kameriyedeki ampulün kordonunu pirize takardım. Mavi ışık, lâcivet, penbe ve sarı çiçekli halının üstünde boydan boya uzanır, havuzun ikindiye doğru durdurulmuş fıskiyesi tekrar fısıltılar içerisinde sularını fışkırtmaya başlardı. Ufak masayı bir köşeye beraberce kurardık. Bir gece evvelinden havuza atılmış rakı şişesini sudan çıkartınca sabırsızlanmaya başlar:
—Nazlı, yemek hâlâ hazır değil mi? diye yukarı kata bağırırdı.
Küçük sarışın bir kız çocuğu, mısır püskülü saçlı bir oğlan çocuğu salataları getirirlerken, tatlı ve şakrak bir kadın sesi duyulurdu:
—Gönderiyorum… Gönderiyorum…
—Ama, sen de gel.
—Ben de geliyorum, yavrum.
Şişenin dibine hırsla bir yumruk atar ve göz ucuyla bana bakarak:
—Haydi bakalım küçük.. ananı daha fazla bekletme! Şunu da al beraberce yersiniz, derdi.
Onları, güzel bir Isparta halısını andıran bahçelerinde başbaşa bırakarak bir koluma boş yemek tasımı, öbür koluma da ustamın verdiği kavunu veya karpuzu sıkıştırarak sevinçle evimin yolunu tutardım.
Gene böyle bir gecenin sabahı idi. Dükkâna geldiğim zaman, henüz kapının açılmadığını ve hemen bitişiğimizdeki fotoğrafçı ile tütüncünün sokağa atılmış ufak sandalyelerde oturup, başbaşa vererek bir şeyler konuşmakta olduklarını görmüştüm.
—Küçük buraya gel!…
Fotoğrafçı Rüstem’e doğru yürüdüm. Bitmek üzere olan sigarasından bir yenisini tazelerken:
—Bugün git evinde otur. Yarın sabah gelirsin! dedi.
—….
şaşkın bakışlarla ona baktım. Boğazını temizlemek ister gibi hafifçe öksürdükten sonra ilâve etti:
—Muharrem usta sizlere ömür.
—Ne? ustam öldü mü?
—Öldü ya.. Akşam hastahaneye kaldırdık. Bu sabah… Kalfalar, karısı, hasatahanedeler… Haydi sen evine git çocuğum!.
Ölümün iştah gibi insan oğlunun dişinin dibinde, gölge kadar ayaklarının ucunda olduğunu bir kere daha görüyordum. Demek ki daha dün akşam sabırsızlanarak Nazlısını çağıran, hırsla küçük rakı şişesinin dibine yumruk sallayan, saz benizli, lâcivert gözleri şefkat ve merhamet dolu genç adam şimdi yaşamıyordu. O günü ve gecemi kâbuslar içerisinde geçirdiğimi söylemeye bilmem lüzum var mı?
Ertesi sabah erkenden dükkana koştum. Kapı açıktı. İçeriye korkar adımlarla girdim. Her taraf adetâ loştu. Siyah çerçeveli tablolardaki resimler, otomobil reklamı üstündeki sarışın kız ve bütün eşyalar derin bir sükut içerisinde idiler. Ayaklarımın ucuna basarak ilerledim. Bahçe ile dükkân arasındaki tel kapıyı yavaşça araladım.. havuzun başında esmer ve güzel bir kadınla kara kuru bir adam oturuyorlardı. Kasketimi elime alarak bir iki adım daha ilerledim. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sükûtla, tıpkı bir dükkâna geldiğim günkü gibi olduğum yere dikildim.
Esmer kadın beni göstererek:
—Söylediğim çocuk budur! dedi. Rahmetli yedi buçuk bira haftalık verirdi. Çalışkan bir çocuktur. İstersen bunu alakoyalım.
— ….
Ben bu sesi tanıyordum. Evet bu tatlı ve şakrak esi ben ilk defa duymuyordum. Bu ses ustamın horozdan bile gizlediği karısının sesi olmalı idi.
—Oğlum senin adın ne bakayım?
—Adım Recep! amca!
—Yaşın kaç?
—Ondört…
—Kaç senedir burada çalışıyorsun?
—Dört.
—Bu dükkanı şimdi biz işleteceğiz. Nasıl bizle çalışır mısın?
—Çalışırım amca.
—Aferin sana. Bizde iyi çalışacak olursan haftalığını on liraya çıkartırız.
—Sağol; amca..
—Bana Galip usta derler. Pazar yerindeki kadın berber dükkânının sahibiyim.
—Kadın berber dükkânının mı?
—Ha, ya!
—…..
—Yarın Beyoğlundan iki yeni kalfa ile bir de kadın işi yapan matmazel gelecek. Aşağıda erkek yukarıda kadın işi yapacağız. Gözünü açarsan bahşişten de haftada en az bir beşlik kıvırırsın. Ama gözünü dört açmalısın. O gömleğini evde adamakıllı bir yıkatmalı. Üstünü başını bir düzene sokmalı, anladın mı?
—Anladım, amca.
—Hem, bana bir daha amca deme. Galip usta de.
—Peki, amca. Şey, olur Galip usta.
—Haydi bakalım. Bugün sana benden izin. Noksanlarını tamamlayıp yarın sabah erkenden iş başı yapmalı!.. Marş!..
O an için bir daha semtine bile uğramamağı düşündüğüm, Süslen Berberinin başına gelenlere hâlâ şaşmaktayım. O güzel yaz gecesini kovalıyan tatlı yaz sabahında, tıpkı gafil avlanan düşmana yapılan bir baskın gibi dükkân ve insanları hücum altında kalmışlardı. Azrailin o gizli eli Muharrem ustayı sahneden çekip alınca, nasıl oldu bilinmez, beyaz saçlı pos bıyıklı kör ihtiyar, sarışın, yeşil gözlü ufak kız çocuğuyla beyaza bakan mısır püsküllü saçlı oğlan çocuğu, kalfalar ve çıraklar sırra kadem bastılar.. Dükkân ve insanları bir anda değişiverdi. Tıpkı fırtınanın ardından gelen sessizlik, hücumu takip eden dinlenme saati gibi ortalığı bir sükûnet kapladı. Bu ani hücumdan sonra hisselerine düşen ganimetleri alanlar köşelerine çekildiler. Geçen hafta da yeni ustamla Nazlı ablanın nikâhları kıyıldı. Komşulara bakarsanız yıllardır tâ Muharrem ustanın bu dükkânı açtığından beri ardı arkası kesilmeyen dedikodunun da böylece sonu alınmış oldu.
Şimdi yine her şey eskisi gibi. Hattâ eskisinden de güzel. Dükkânın içi ve dışı yağlı boya ile boyandı. Yeni resimler, yeni eşyalar ve yeni insanlar eskisinden daha güler yüzlüler. Kuyrukaltı oldu diye bir ay kadar görünmeyen ve kafesi siyah bezlerle örtülen saka kuşu bile tekrar güneşe ve hayata kavuştu. Mütemadiyen ötüyor. Hattâ Galip usta yukarıki salon için bir de kanarya aldı. Dedim ya canım, her şey, her şey eskisi gibi. Eskisinden de iyi. Benim bile haftalığımı on liraya çıkardılar. Bahşiş de haftada beş kağıttan aşağı düşmüyor.
Ama bütün bunlara ve her şeye rağmen, insanın içine ve dışına serinlik veren o rüzgâr dolu çınar altındaki türbe havasının huzur ve rahatından eser yok. Burası da büyük şehirlerin kocaman caddelerindeki o asrî berber salonlarından bir haline geldi. Artık semtimizin sporcu gençlerinden, emekli ihtiyarlarından uğrayan kalmadı. Sırası geldikçe spordan hoşlanmadığını ve daima ekmek partisinden olduğunu tekrarlayan Galip usta öyle geveze müşterilerden hazzetmez. O, birkaç gün içerisinde binlerce karganın bile yapamıyacağını yaptı. Ortada Süslen berberinden bir şeycik bırakmadı. Zaman, zaman, şimdi kasada oturan karısının buğday renkli, iri siyah gözlü güzel yüzüne nedense içim ürpererek bakarken burada bir zamanlar semtin insanları ve havasiyle dolu bir berber dükkânı var mı idi, diye kendi kendime sorarım da bir türlü “Evet!” diyemem.
Şimdi dükkânımızda makasların şak şaklarından ziyade elektrikle işleyen makinelerin uğultuları duyuluyor.

(*)Umran Nazif, Tepedeki Ev, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Kitapları, Ankara 1954, s. 15 - 27

“SÜSLEN BERBERİ” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
Ömer Lekesiz

Süslen Berberi’nde, sıradan yaşayışlardaki yoğun sıcaklık, kendiliğinden oluşuveren değişmenin boyutları, değişmeyle kaybedilenler ve kazanılanlar, koca mahallenin (Mahallenin adı verilmiyor ama, Boğaz, Adalar ve Beyoğlu’ndan sözedildiğine göre İstanbul’un önemli mahallelerinden biri olmalı) küçük bir dükkana sığan tablosu çocuk bakışıyla anlatılıyor. Eşyalar öykünün zamanını belirlemeye yetiyor: Tablolar, soba, tramvay, guguklu saat…
Öyküdeki önemli yerine rağmen asıl kahraman da çocuk değil, asıl kahraman dükkan yani Süslen Berberi. Ki zaten çocuk da “Dükkanımız tramvay caddesine bakardı.” cümlesiyle dükkanı ön plana çıkartarak başlıyor öykülemeye.

Süslen Berberi:
Dükkan, tramvay caddesine bakıyor; oldukça hareketli bir cadde. Tramvaylar çanlarını, otomobiller kornalarını çalıp, zifozlar saçarak akışıyorlar. Büyük vitrinin elle yer yer silinmiş kısımlarından kış mevsimine mahsus görüntüler birer tablo gibi algılanıyor.
Kış nedeniyle, dükkandaki “akşamdan içi temizlenmiş, odunu ve çırası konmuş sobayı” sabahları yakmak “bir kibritle ateşlemek” ciddi bir iş sayılırken, guguklu saatin tiktakları ve arada bir çalışları arasında “vitrindeki cicili bicili, kolonya ve tuvalet suyu şişelerinin tozlarını alıp yerli yerine koymak, duvardaki kristal aynaların kenarlarındaki siyahlı beyazlı camlarla ufak çerçeveler içerisindeki” semt “sporcularına ait fotoğrafları silmek ve bütün insanlara köşesinden gülerek bakan ve üstüne çıktığı sapsarı bir otomobilden el sallayan yarı çıplak sarışın genç kıza ait tabloyu ve takvimi yerinden itina ile alıp temizleyerek tekrar köşesine koymak”tan zevk duyuluyor.
Dükkanda, “iliklere kadar sıcaklık veren bir hava”, demlenmiş çay ve gazete, saka kuşu ve radyo… Bir küçük burjuvanın sabah keyfine uygun araçlardan müşteri profiline geçiş…
“Süslen Berberinde, akşamları, bambaşka bir âlem yaşanırdı. Tahsinin kahvesinde veya vapur iskelesinin üstündeki gazinoda dominadan, tavladan usanan emekliler ev dönüşü, saatin beş buçuğunda bizim dükkâna uğramadan yapamazlar…” Parti ve maaş konularındaki hararetli konuşmalarla şenlenir Süslen Berberi.
Cuma günleri dükkanın futbol kulübüne, ustanın takım kaptanına dönüşmesiyle ortam daha bir hareketli…
Yeni mevsimin ilk tanığı olan dükkan, filizler uç verip, çiçekler belirdiğinde, üzerinde “Süslen Berberi” yazılı boncuk kapısının da takılmasıyla bu mevsime mahsus hazırlıkların, değişmelerin mekanı oluveriyor: “Artık muhakkak ki, yere, havaya ve suya cemreler düşmüştür. Artık tabiat buzdan ve soğuktan sıyrılarak iliklere kadar geçen tatlı bir ılıklık içerisine girmiştir. Artık evlerdeki ve dükkânlardaki sobalar kalkmış duvarlar badanalanmış, her taraf silinmiş süpürülmüştür. Nitekim dükkanımızda da gözle görülür, elle tutulur bir güzellik, bir yenilik ve temizlik vücut bulmuştur. Bütün bunlar bir gece içerisinde gizli eller tarafından yapılmıştır. Hiçbirimizin bir gün dahi yüzünü görmediğimiz ustanın karısı ile beraber dükkânda yaz temizliği yapmıştır. Bu temizliği, tabiatın yeşermesi, mekteplerin tatil ve plaj mevsimi kovalıyacaktır. Boğaz ve Adalara göçler başladığı, sıcakların insanları ve yer yüzünü cayır cayır yaktığı günlerde bile Süslen Berberi, hep o, bir bahar sabahı yapılmış temizliğin rütubetini ve serinliğini muhafaza edecektir. Tıpkı asırlık bir çınarın altındaki bol rüzgârlı ve gölgeli bir şadırvan, bir türbe gibi.”
Usta, ailesi ve yaşlı babasıyla “dükkânın arkasındaki ufak bahçede yedi sekiz basamaklı demir bir merdivenle çıkılan üst katta” oturuyor. Bu ev ilk baharda şenlenen bahçesiyle dükkana ayrı hava veriyor.
Ve Süslen Berberi’nde ustanın ölümüyle başlayan büyük değişim:
El değiştiren dükkan, yağlı boya ile boyanıp, yeni resimler, ve yeni eşyalarla donatılıyor; müşteri profili farklılaşıyor: “Kuyrukaltı oldu diye bir ay kadar görünmeyen ve kafesi siyah bezlerle örtülen saka kuşu bile tekrar güneşe ve hayata kavuştu. Mütemadiyen ötüyor. Hattâ Galip usta yukarıki salon için bir de kanarya aldı. Dedim ya canım, her şey, her şey eskisi gibi. Eskisinden de iyi. Benim bile haftalığımı on liraya çıkardılar. Bahşiş de haftada beş kağıttan aşağı düşmüyor.”
Görünürde her şey olumlu, yeni kalfalar, çıraklar, modern aletler, iş ciddiyeti, kazanç açısından her şey yerli yerinde. Ama çocuk açısından çok önemli bir eksik var, mahallenin nabzının tutulduğu dükkan biricikliğini yitiriyor, berber dükkanlarından bir dükkan olmakla sıradanlaşarak özgünlüğünü kaybediyor ve önceleri mezkur özellikleri taşıyan varlığından kuşkuya düşürecek nispette çehresi değişiyor : “Ama bütün bunlara ve her şeye rağmen, insanın içine ve dışına serinlik veren o rüzgâr dolu çınar altındaki türbe havasının huzur ve rahatından eser yok. Burası da büyük şehirlerin kocaman caddelerindeki o asrî berber salonlarından bir haline geldi. Artık semtimizin sporcu gençlerinden, emekli ihtiyarlarından uğrayan kalmadı. Sırası geldikçe spordan hoşlanmadığını ve daima ekmek partisinden olduğunu tekrarlayan Galip usta öyle geveze müşterilerden hazzetmez. O, birkaç gün içerisinde binlerce karganın bile yapamıyacağını yaptı. Ortada Süslen berberinden bir şeycik bırakmadı. Zaman, zaman, şimdi kasada oturan karısının buğday renkli, iri siyah gözlü güzel yüzüne nedense içim ürpererek bakarken burada bir zamanlar semtin insanları ve havasiyle dolu bir berber dükkânı var mı idi, diye kendi kendime sorarım da bir türlü ‘evet’ diyemem.”

Çocuk:
Çocuk, bir mektep kaçkını. “İçerisinde yıllar” geçireceği bir berber dükkanına dayısı tarafından getirilip, çırak olarak veriliyor.
Dikkatli bir gözleme sahip olan çocuk, yanıbaşında gerçekleşen tüm edimleri, günlük olayları, müşterilerin hal ve hareketlerini ezberlercesine izlediği gibi, ustasının mahremiyetine de sadece o vakıf bulunuyor.
Ustasının ölümü karşısında duyduğu acı, yaşadığı boşluk (Ölümün iştah gibi insan oğlunun dişinin dibinde, gölge kadar ayaklarının ucunda olduğunu bir kere daha görüyordum. Demek ki daha dün akşam sabırsızlanarak Nazlısını çağıran, hırsla küçük rakı şişesinin dibine yumruk sallayan, saz benizli, lâcivert gözleri şefkat ve merhamet dolu genç adam şimdi yaşamıyordu. O günü ve gecemi kâbuslar içerisinde geçirdiğimi söylemeye bilmem lüzum var mı?), dükkandaki “tatlı, zevkli eskiyi” tümüyle ortadan kaldıran “yeni”yi, yetişkin bir insan duyarlılığıyla (Ertesi sabah erkenden dükkana koştum. Kapı açıktı. İçeriye korkar adımlarla girdim. Her taraf adetâ loştu. Siyah çerçeveli tablolardaki resimler, otomobil reklamı üstündeki sarışın kız ve bütün eşyalar derin bir sükut içerisinde idiler.) değerlendirişi de çocuğun müşfik ve vefakar yanını ele veriyor.
Öyküde hemen hiç ön plana çıkmayan çocuğun, düz beyaz bir sayfada yazı altına gizlenmiş portre gibi metinle ayrılmamacasına kaynaşması, duygu yüklü sesi ve derin tecessüsü öykünün atmosferini belirliyor.

Muharrem Usta:
Muharrem Usta da bir mektep kaçkını (Nasılsın küçük? diyordu. Demek ki sen de bizim kafadasın? Böylece çarçabuk mektebini bitirdin?)
Sevecen, merhametli, konuşkan, şakacı, mütehammil bir yaratılışa sahip olan “sarışın, saz benizli” genç Muharrem Usta’yı çocuk (anlatıcı) şöyle tanıtıyor: “Sivri burnunun kenarında bir iki çille şefkat dolu iri ve koyu lâcivert gözleri derhal göze çarpıyordu. Biz Türklerde ender tesadüf edilecek kadar uzun boylu idi. Onu, ince belinden sıkılmış beyaz gömleğiyle berberden ziyade genç bir doktora benzetmiştim. Tıpkı kendisinden yaşamak için kuvvet ve ümit bekleyen hastasını yoklayan bir doktor gibi yanıma, baş ucuma gelip dikilerek kemikli parmaklarını başımda gezdirmeğe başlamıştı.”, “Koyu lâcivet gözlerini, bir and derin bir gölge kaplar ve uzaklardaki bir noktaya merhametle, şefkatle bakardı. Onun bu bakışlarını hiç unutamam. Bu öyle bir acımak ve öyle bir sevmekti ki, ustamın o anda bütün insanların iyiliği için derinden derine dualar ettiğini anlardım.”
Muharrem Usta, horozdan bile gizlediği, esmer ve güzel karısı Nazlı, küçük sarışın bir kız, mısır püskülü saçlı bir oğlan çocuğu ve ihtiyar babasıyla birlikte dükkanın arkasındaki ufak bahçede yedi sekiz demir bir merdivenle çıkılan üst katta oturuyor. Ev bir yana (ki zaten eve kalfa ve çıraklar giremiyor) bahçe, muhteşem görünümü, ustanın akşam keyfi ve ihtiyar adamın oradaki ilginç yaşamıyla çocuğun belleğine kazınıp, hayallerini süslüyor: “Hele büyük bir taban halısını andıran arkadaki ufak bahçe hayallerinize hayal kata, raylarda pırıltılar yapan yaz güneşinden yorulmuş gözlerimize rahatlık serperdi. Bütün bir kış varlığından bile haberimiz olmıyan ve yaşının çok ilerlemiş olmasın rağmen beyaz saçlarından bir teki bile dökülmemiş pos bıyıklı bir ihtiyar sabahın pek erken saatlerinde bahçenin ortasındaki fıskıyeli küçücük havuzun başına bırakılırdı. Saka kuşu, kafesiyle yazlık yeri olan bahçe duvarındaki çengeline asılı, hemen her yaz ufacık kameriye filizi yağlı boya ile baştan aşağı boyanırdı. Saçları ve pos bıyıkları itina ile kesilmiş bu ihtiyar, ışıl ışıl bakan fakat görmeyen gözleriyle arada bir sallanarak güneşin havuzda oynaşmaya başlamasına kadar oturdukları yerde kalırdı. O zamana kadar mavi boncuklu ceviz renkli küçük radyonun söylediklerini sessizce dinler, ufak ve sarışın bir kız çocuğunun getirdiği kahvesini ayni sukunet içerisinde içer ve oğlu Muharrem’in sabah gazetelerine göz atarak toplayıp kendisine anlattığı dünya olaylarını derin ve tevekkül ve alâka ile takip ederdi.
….akşam sefalarının üstüne kadar tırmandığı kameriyedeki ampulün kordonunu pirize takardım. Mavi ışık, lâcivet, penbe ve sarı çiçekli halının üstünde boydan boya uzanır, havuzun ikindiye doğru durdurulmuş fıskiyesi tekrar fısıltılar içerisinde sularını fışkırtmaya başlardı. Ufak masayı bir köşeye beraberce kurardık. Bir gece evvelinden havuza atılmış rakı şişesini sudan çıkartınca sabırsızlanmaya başlar:
—Nazlı, yemek hâlâ hazır değil mi? diye yukarı kata bağırırdı.
(…)
Onları, güzel bir Isparta halısını andıran bahçelerinde başbaşa bırakarak bir koluma boş yemek tasımı, öbür koluma da ustamın verdiği kavunu veya karpuzu sıkıştırarak sevinçle evimin yolunu tutardım.”
Ölüm: Büyük göç… Sırra kadem basan ihtiyar ve çocuklar… Nazlı ile Galip usta’nın gün yüzüne çıkışı… Anlamını yitiren dükkan… Muharrem Usta’dan geriye kalanlar bunlar.
****
“Azrailin o gizli eli Muharrem ustayı sahneden çekip alınca, nasıl oldu bilinmez, beyaz saçlı pos bıyıklı kör ihtiyar, sarışın, yeşil gözlü ufak kız çocuğuyla beyaza bakan mısır püsküllü saçlı oğlan çocuğu, kalfalar ve çıraklar sırra kadem bastılar.. Dükkân ve insanları bir anda değişiverdi. Tıpkı fırtınanın ardından gelen sessizlik, hücumu takip eden dinlenme saati gibi ortalığı bir sükûnet kapladı. Bu ani hücumdan sonra hisselerine düşen ganimetleri alanlar köşelerine çekildiler. Geçen hafta da yeni ustamla Nazlı ablanın nikâhları kıyıldı. Komşulara bakarsanız yıllardır tâ Muharrem ustanın bu dükkânı açtığından beri ardı arkası kesilmeyen dedikodunun da böylece sonu alınmış oldu.” cümlelerinde her biri ayrı önem taşıyan devasa olayları, telgraf netliğiyle, en can alıcı çizgileriyle vermek Memduh Şevket dışında hangi öykücüyle nasip olmuştur? O halde, yeniden okuyarak öykünün doyumsuz tadına bir daha erişmek varken, tekniğiyle neden uğraşmalı?


  Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri