NEVESER
Şimdi Neveser diyorum ama, onu ilk defa, Feneryolu’na taşındığımız bir bahar, uzun Kalamış iskelesine yanaşmış, yolcularını beklerken gördüğüm gün, burnuna Arap harfleriyle yazılmış ismini -nev ile eser biraz bitişik mi neydi?- Nevasir diye
okumuşum. Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım, böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkes ismi taşıyan o kaç yaşındaydı.Yeniköy’deki eniştemin Çiftehavuzlar’da oturan teyzesinin Yeniköy’e her misafir gelişinde ilk “nasılsınız?”, “iyisiniz inşallah”lardan sonra, sanki bu sözlerin devamı imişçesine, “Kalamış’la mı geldiniz?” cümlesiyle sorduğu ve benim henüz görmediğim için hayalîleştirdiğim Kalamış demek burası, bu, Boğaziçi’ne benzemeyen kıyıları, içinde balıkların oraya buraya gidip geldikleri görünen berrak denizi, meğer ne de uzun iskelesiyle şu koy ve “Kalamış’la mı?” derken herhalde “tahtında müstetir” olarak söylenen vapur da, bu, Boğaziçi vapurlarına benzemeyen, uskurlu değil de yandan çarklı vapurdu.
O gün, Neveser’in her yeri, narin teknesinin parlak siyah, karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan bembeyaz boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak tentesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını belli ediyordu. Kanarya sarısı bacası, gökyüzünün tüm maviliğini, kışın bütün yağmurlu, karlarıyle yıkanıp arınmış şu bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında biz nasıl susarsak- dumanını tutuyordu. Bembeyaz davlumbazın üstüne yelpaze şeklinde açılmış delikler, muntazam şualarıyle oraya oyulmuş bir doğan güneş resmiydi de sanki. Sürme iskeleden geçerken, o deliklerden daha iyi gördüğüm kırmızı sülüğen boyalı çarkı, kayıkhanelerdeki gibi serin ve yeşil bir boşluk içinde, hareketsiz bekliyordu. Girdiğim orta salonun tavanında, yaldızlı süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o eski zaman zerafeti vardı. Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf geçirilmiş kerevetimsi oturma yerlerinin en diptekine iyice gömülerek oturduğum zaman, çok iyi hatırlıyorum, ayaklarım yere değmemişti.
O şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp kalkmıyor, hareket saatiden daha evvel gelip, içindekileri İstanbul’a indirmek hizmetini gördüğü şu sahile serpiştirilmiş köşklerden çıkacak yolcularını, o gün bir iş bahanesiyle veya havayı güzel görüp şehre inmeye niyetlenmiş olanları sanki evvelden bilip bir bir bekliyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye vapur kaçırtmıyordu. O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil sesiyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde gelecek emirle nihayet çarkların sulara şöyle bir dalıp çıkması, yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, sanki her şey kendi marifetlerini göstermek istermiş, çarkla sulara öyle dalıp çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burnu sedef rengi köpüğünü hasıl etmek istermiş gibi, harekete geçiyor, artık vazifelerin bitirmiş, düdüğünü öttürüp cebine koymuş iskele memurunun, sürme iskelesini yine geri almış çımacının selametleyici bakışları altında iskeleden ayrılıyor, Moda’ya doğru öyle sessiz süzülüyordu. Moda’dan binen İngilizleri de aldıktan sonra, kah bir sisli sabah içindeki, kah tek bulutsuz, çividi bir gök altındaki İstanbul’u bir an evvel göz önüne sermek ister gibi, ağaçları sanki denizi seyretmek üzere eğilmiş Moda burnunu dönüyor, tenha bir sayfiye iskelesinden, yarı yıkık surları hâlâ ayakta bir tarih şehri karşısına çıkarıveriyordu. Akşam döndüğümüz zamansa, o burnunu bütün gün denizi seyretmekten bıkmamış, denize daha da doyamamış bulunduğumuz ağaçları altında şimdi dolaşanlar, çiftler, dadılarıyle çocuklar oluyor, onlar bizi biz onları seyrediyorduk.
Bense Neveser’le İstanbul’a her inip dönüşümde onun her yerinin, her köşesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum. Bir sabah, beyaz yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer, ürperir bulduğum salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor, bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsılmaz süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyle karışık akışını dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp çıkışları, makinenin gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum. Ve bütün Neveser, suların yalnız bir kısmını, burnundan başlayıp ortasına, ortadan dümene, arkasında bıraktığı dümen suyuna kadar bir duru mavi dalga, bir beyaz köpük cümbüşü haline getirip ama yalnız kendinin beğenip çizdiği bir huduttan dışarı çıkmayarak, fazla fazla o hudut dışına köpük damlaları serpip öteleri dümdüz, kırışıksız bırakarak Marmara’da yol alıyor, Mühürdar’ın köşkleri, koca Haydarpaşa garı, derken Selimiye kışlası, harem, Salacak sırtları, bayrak direğinin alemi pırıl pırıl, beyaz Kızkulesi önünden geçiyordu.
Bir sabah Moda burnunu dönünce eski aşinalarım Hamidiye’yi, Mecidiye’yi, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket ile beraber, Cumhuriyet’in ilanından sonra tekrar tamir edilmiş, Haydarpaşa önlerine demirlenmiş buluyordum. Ben, çocukluk hatırlarıma karışmış o kruvazörlerin Birinci Dünya Harbi sıralarında, Karadeniz’deki bir akın dönüşü Dolmabahçe Sarayı önünden geçerlerken, zamanın padişahını kara yağız bordalarından birden fışkırıvermiş salvolarla selamlayışlarını düşünürken, hepsi deniz meraklısı İngilizlerden kalkıp donanmayı yakından seyredenler, aralarında İngilizce konuşanlar oluyordu. Bir sabah Moda burnunu dönünce, İstanbul limanına dostluk ziyaretleri yapmaya yeni yeni başlamış yabancı harp gemilerinden biriyle karşılaşıyorduk. Bir sabah orta salonun aynalarında her zamanki yüzüm, başımda bir mektep kasketiyle görünüyor, şapka kanunu çıkmış oluyordu. Aylar geçiyor, birgün vapurumun burnuna adı -artık her türlü yanlış okumayı önleyerekten- Latin harfleri yazıyorlar ve yeni NEVESER yine eski nisan sabahlarına benzer bir nisan sabahı, yine eski haziran öğlelerini andırır bir haziran öğlesi, yine eski eylül akşamlarından farksız durgun bir eylül akşamı beni Kalamış’tan Köprü’ye, Köprü’den Kalamış’a götürüp getirmekte yine eskisi gibi devam ediyordu. Neveser, kah sevinçli bir imtihan dönüşümün vapuru olmuş, Sarayburnu’nu dolanıp sanki daha şevkle Marmara’ya açılıyor, Neveser kah mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabı Babıali’den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua koleksiyonunu mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul’a indiren vapur oluyordu. Kışın onun güvertesinin tentesini kaldırıyorlar, “Bu lodosta acaba Kalamış’a vapur iner mi?” diye şüphe ile Köprü’ye indiğim bir akşamüstü kaptan Neveser’ini hareket ettiriyor, ben güvertede paltoma sarılmış, şimdi tente kalktığı için o kadar iyi görünen bacasından, bulutlu gökyüzüne artık salıvermeye çekinmediği dumanların boğum boğum fışkırışını, sonra gür bir saç demeti halinde uzayıp rüzgarla dağılışını seyrediyorum. Üzerine hücum eden dalgaları her yenişinde vapurumuz bacasını gururla kaldırıyordu. Böyle lodos fırtınalarında Kalamış iskelesinin ucuna değil de yanına yanaşıyorduk. Çımacımız kolumuza girerek iskeleye, şu “sahil-i selamet”e ayak basmamıza yardım ediyordu. Poyraz fırtınalarında bu sefer karadan esen rüzgarın şiddetiyle suların, iskelenin bir babasına takabildiğimiz halatı kopardığı oluyordu. Fırtınasız, yağışsız, ama yine soğuk kış günlerinde Moda’dan binen İngilizler salona girmiyor, güvertede sert adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlar, aşağı salondaki bizlerden, yaşlılar, tepelerinde bu gidip gelen tok toklardan sinirlenerek lahavle çekiyorlardı.
Derken birgün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalağa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir fıta gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden “nev”, sahiden yeni olmamış mıydı? O fotoğrafın çekildiği günden beri günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!
Daha günler, aylar, yıllar geçiyor, Neveser’in benim tanıyabildiğim kardeşlerinden “Fenerbahçe”, “Haydarpaşa” çürüğe çıkıyor, Neveser onlardan daha dayanıklı çıkıyor, Neveser yine çalışıyor, Marmara’da bayrağını yine dalgalandırıyordu. O zamanlar başka vapurların da güvertelerini örten tenteler kaldırılmaya başlanıp şimdiki tahta tavanlar yeni yeni yapılıyor, gittikçe artan yolculara kışın salonlar yetmediğinden, bacaların etrafı kapatılıp eski güverteler sigara dumanına boğuluyor ama, Neveser’e kimse ilişmiyor, Neveser, Marmara’nın rüzgarıyle yine tentesini çırpındırıyordu.
Neveser’in kaptanı, biletçisi, tayfaları, yolcuları değişiyor, her akşam önünden geçtiğimiz Moda burnunda gezinen çiftler, dadılarıyle dolaşan çocuklar, yine eski sevgililer, yine eski dadılar, eski çocuklar olarak kalıyorlar mıydı, bilmem. Onları hep uzaktan seyrettiğim için rol değişiminin farkında olamıyordum ama, Kalamış iskelesinde görüyordum ki, yolcuları karşılamaya gelenler değişiyor, daha dünkü sevgili bir akşam akşamüstü bir çocuk arabasıyle çıkageliyor, dünkü çocuklar delikanlılaşıyor, koyun gediklisi sandalcılar her yaz biraz daha ihtiyarlamış oluyor, o koyda yeni yeni yapılan köşklere yeni yeni ev sahipleri, kiracılar, yeni yeni evliler yerleşiyor, eksikliklerini nedense geç farkettiğimiz eksilenlerden çok yeniler geliyor, Neveser artık talebelik günlerimin vapuru olmaktan çıkmış, beni artık işime götürüp getiriyor, Neveser artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin “Vapurda üşürsün diye elime zorla verdiği kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur olmaktan çıkıp, artık tasarruf maksadıyle ikinci mevki bileti alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yakasıyle ilişiğim kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu sigara dumanları içindeki iş masamın başında Neveser artık iskeleye halat atışını, bir gıcırtıyle alınışını hayalen yaşadığım, şu daireden, şu işten, şu zalim insanlardan kurtulup kendimi içine atabilsem, iyi oluvereceğini sandığım, şu telefona sarılıp: “Neveser bu akşam saat kaçta hangi iskeleden kalkacak? diye sormak istediğim, hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur oluyordu. Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş, çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış olacağı için daha doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan vapur oluyordu.
Neveser artık günün çoğu zamanını limanda bir şamandıraya bağlı geçirip sabah akşam şöyle birer sefer yapabiliyor, bazen bütün bir kış Haliç’te kalıp, yazları daha fazla vapura ihtiyaç görüldüğünden olacak, tekrar vazifeye başlıyor, başka vapurların arkalarında lüks mevkiler ayrıldığı halde o yine bütün üst kat birinci, alt kat ikinci mevki olarak eski güvertesiyle kalıyor, hatta ilk ve sonbahar o güvertelerdeki kanepeler bir kenara üst üste yığılıp Adalara yük seferleri bile yaptığı oluyordu. Bir yandan Avrupa’ya vapur ısmarlanıyor, Avrupa’dan yeni vapurlar geliyor, yeni vapurlara yeni yeni isimler veriliyor, ama o yine Neveser olarak işliyordu.
Son defa Hollanda’dan gelen vapurlardan birine de onun kardeşlerinden birinin, “Haydarpaşa”nın ismini verdiler. Neveser bütün eski yoldaşlarına, bütün bu yeni yoldaşlarına her rastlayışta yol vererek bu yaz da Marmara’nın rüzgarıyle güvertelerinin tentelerini çırpındırdı, bayrağını dalgalandırdı. Bu yaz da Neveser’e, öleceğini anladığımız sevgili hasta ile, son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi, bu yaz da bir iki kere olsun, iş dönüşü binebildim. O artık Köprü’den isteksiz isteksiz ayrılıyor, Sarayburnu’nu dolandıktan sonra, Hayırsız Adalar’ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi, önce Marmara’ya burnunu çeviriyor, fakat kaptan onu yine Moda’sına yanaştırıyor, o artık iskelelere “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim” demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskeleden güçbela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu. Bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan, Neveser’in artık bir yana yatmış, yana yattığı tarafın davlumbazlarının yelpazemsi deliklerinden sular taşırarak, burnunun ucundaki köpük iyiden iyiye azalmış, sefer ettiğini içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar onu çabucak yakaladılar, birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi. O artık mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini yapıyorlar, Ağrı Dağında Nuh’un gemisini aramaya gelmiş Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh’un gemisini bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık “patpat-ı bahrî” diyolardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor, “Neveser hırıltılı sesler çıkararak hâlâ çalışıyor!” diye yazıyorlardı. Bazen de şehir haberleri sütununda şöyle bir havadisini verdikleri oluyordu: “Dün akşam, Anadolu postasını yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka vapurla Köprü’ye getirilmişlerdir.” Bir akşam, Bostancı iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun o dakikalarda iskelede olması lazımken görünürde bir şeyler yoktu. Memura sordum: “Allah bilir, beyim, dedi, Neveser dönecek, zaten giderken yarım saata yakın bir gecikme ile gitti. Siz yine tramvaya binin.” Oradaki yolcular söylene söylene, tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser’i beklemedim. O artık tarife saatlarını karıştıran bir vapur olmuştu.
Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi karıştırdığı o seferleri yapmaktan besbelli affolunacak artık!.. Bir akşam en çok yoğun, insanlardan en çok fenalık görüp Neveser’i en çok özlediğim bir akşam onu yine Köprü’ye yanaşmış, bu son seferlerinin birinde beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım. Eminönü’nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi olacak. benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış vapura, çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu’nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin, başka alemlerin vapuru Neveser’e son defa bineceğim. Onu elbette eski kaptanı kaldırmayacak, elbette içinde, üzerinde dolaşan İngilizlerin ayak seslerinden sinirlenip lahavle çeken eski yolcuları olmayacak ama, alt salonu bana yine bir akvaryumu düşündürecek, orta salonunda yine eski köşemi, orada ayaklarım yere değmeden oturduğum zamanı bulacağım, salonunun aynalarında saçları ağarmış yüzüm, mektep kasketli yüzüme bakacak. Yukarı güverteye çıkıp yandan çarklarının, değişmemiş Marmara’daki değişmemiş pat patlarını dinleyeceğim, güvertenin balkon gibi suya eğilen ön kısmına koşup orada oturanlara: Müsaade eder misiniz?” diyeceğim, orada beş dakika oturup oturmadan aklıma alt, ikinci mevki güvertesi gelecek, yanımdakilerin “Niye geldi, niye gidiyor?” diyen bakışları altında aşağıya koşacağım, orada bağdaş kurup oturanlar, yanlarındaki bir torbayı yere indirip “buyur” edecekler. Burnunun yine ikiye böldüğü sular iki yanından yine akacak, tentesinin rüzgarla çırpınışını son defa dinlemiş, birgün Neveser’e muhakkak son defa binmiş olacağım.
Tarifede yazılı saatlerini sorsak, bunak bir ihtiyar gibi karıştırmaya başlayan, tarifelerin intizamını bozan Neveser birgün muhakkak bu seferleri yapmaktan men olunacak. Birgün vapurum belki de yeni bir tamir, makinelerinde son defa vuku bulmuş bir arızanın bir kere daha giderilmesi için girdiğini ümit edeceği Haliç’e, bir daha çıkmamak üzere girmiş olacak. Gazeteler, bu sefer, şehir haberleri sütunlarında “emektar Neveser”in çürüğe çıkarıldığını bildirirken o, kendinden evvel oraya girmişlerin, bir zamanların hafif kruvazörü Mecidiye’nin şimdi bacalarının ağzı bağlanmış, bir zamanlar bir beyaz sarayda oturan ak sakallı bir padişahı selamlayan topları sökülmüş, su kesimi yosun tutmuş, hâlâ yattığı o sulara, bir zamanlar Atlantik’i aşmış, iki bacalı, dört direkli Gülcemal’in bacasız, bayraksız, tek direksiz yıllarca yatıp nihayet başka bir milletin bayrağını taşıyan bir römorkörcük yediğinde, başka bir diyara sökülmek üzere götürülmesiyle boş kalan yere demirleyecek. Belki gazetelerin ilan sütunlarında, çürük olarak satılığa çıkarılmış vapurlar meydanında birkaç kere daha ismi geçecek, ona belki müşteri çıkacak, belki çıkmayacak. Ne olursa olsun, o, artık köprülerin gerisinde, ötelerine geçmesine izin verilmeyen, hatta istese de aşamayacağı besbelli bu çelik duvarlar arkasında, artık boyaları dökülmeye başlamış o bir çift kameriyenin birinden makinelere hareket emri verilecek bir “çın çın”ı boş yere bekleyerek, artık eski 8.10′ların 18.30′ların manası onca çoktan kaybolmuş, ama yine kah durgun bir yaz sabahına bürünmüş uzun Kalamış iskelesini kah pembe bulutlu bir akşam içindeki Suadiye iskelesini, kaç yıl vakit vakit pat patlarıyle akislendirdiği bütün o kıyıları anmadan edemeyecek, şimdi salonunun yalnız, hiç değişmez bulanık sular gören küflü aynalarında kalabilmiş eski hayalleri her gün biraz daha birbirine karıştırarak, her gün işe yarar bir başka uzvu, birgün ciğerleri sökülürcesine ta içinden bir makine parçası, birgün direkçiği, bir başka gün bir fırtına ile devrilip kaza çıkarması ihtimaline karşı bacası alınıp götürülecek, burnunda o eski zaman adını yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup, artık adı da hafızlardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karların altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser’i, bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle çırpındırdığına, burnuyle yarıp köpüklendirdiği suları ta adının hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir kaderle çürüyüp gidecek.(*)Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Varlık Yayınları, İstanbul 1962, ss. 62 - 71
“NEVESER” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
Çocukluğumuzdan ihtiyarlığımıza tüm hayatımızı aksettiren, temsil eden nesnelerin yerini dolduramaz hiçbir şey. Yitik cennetten kısa bir mevsim olan çocukluğumuzun hayal-meyal anıları, ergenlik günlerimizin yürek yakan hüzünleri, olgunluk zamanlarımızın yarım kalan aşkları, acıları, sevgileri, sevinçleriyle doğrudan ilişkilidir çünkü o nesneler. Beyaz örtüler içinde şefkat ve muhabbetle her hareketimizi dikkatle izleyen annemizin bir çift ela gözüdür o nesneler; olanca resmiyeti, intizam ve ciddiyetiyle bizi acımasız hayata hazırlayan babamızın emirler, talimatlar içeren yüzüdür o nesneler; Kelamullah’ın kanunlarını fısıldayarak bize korkuyu ve rahmeti öğreten dedemizin, ninemizin titrek dudaklarıdır o nesneler…
Ziya Osman Saba’nın öyküleştirdiği vapur da işte böylesi nesnelerdendir; Neveser adındaki bu vapur, kendi serüveniyle birlikte yazarın hayat serüvenini temsil etmekle değer kazanmaktadır.
Ziya Osman Saba için Neveser her şeyden önce çevresindeki nesneleri farkediş, öğrenmeye başlayıştır. Feneryoluna yeni taşındıklarında Neveser’in ilk görüntüsünü bir fotoğraf gibi belleğine işlemiştir. O zamanlar alifbayı yeni sökmektedir. Bu nedenle adını yanlış okur vapurun: Nevasir! Sanki bir rüyadan uyanmış da mütereddit bir hatırlamayla onu naklediyor gibi, “Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım, böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkes ismi taşıyan o kaç yaşındaydı.” demektedir.
Bir “gibi oluş”uyla yani yazarın kimi duygu ve düşüncelerini temsil edişiyle, bir de yazar tarafından kendi hayatının seyri içinde bir dost gibi izlenişiyle, iki boyutta öykülenmiştir Neveser.
Çocuk Ziya Osman’a göre, “Neveser’in her yeri, narin teknesinin parlak siyah, karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan bembeyaz boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak tentesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını belli” etmektedir. “Kanarya sarısı bacası, gökyüzünün tüm maviliğini, kışın bütün yağmurlu, karlarıyle yıkanıp arınmış şu bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında biz nasıl susarsak- dumanını” tutmaktadır. “Bembeyaz davlumbazın üstüne yelpaze şeklinde açılmış delikler, muntazam şualarıyle oraya oyulmuş bir doğan güneş resmi” gibidir.
Yazarın “o deliklerden daha iyi” gördüğü serin bir boşluk içinde bekleyen “kırmızı sülüğen boyalı çarkı”, “orta salonun tavanında, yaldızlı süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o eski zaman zerafeti”, “Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf geçirilmiş kerevetimsi oturma yerleri”yle müstesna bir vapurdur Neveser.
“O şimdiki vapurlar gibi” aceleci bir vapur da değildir. İskeleye ateş almak için yanaşmadığı gibi aynı telaşla iskeleden uzaklaşmaz. Yocularını bekler bir bir, “kimseye” vapur kaçırtmamaktadır.
“O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil sesiyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde gelecek emirle nihayet çarkların sulara şöyle bir dalıp çıkması, yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, sanki her şey kendi marifetlerini göstermek istermiş, çarkla sulara öyle dalıp çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burnu sedef rengi köpüğünü hasıl etmek istermiş gibi, harekete” geçerek güven ve huzur içinde iskeleden ayrılıp “Moda’ya doğru öyle sessiz”ce süzülmektedir.
Ayrıca yolcularına kıyıları, kıyıdakilere içindekileri doyasıya seyir imkanı da vermektedir Neveser.
Gün gelecek çocuk (yazar) büyüyecek, Neveser de eskiyecektir. İşte o zaman, yazar öleceğini anladığı sevgili bir hasta ile son görüşmelerinden, son konuşmalarından birini yapıyor gibi olacak, Neveser o sırada “Sarayburnu’nu dolandıktan sonra, Hayırsız Adalar’ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi, önce Marmara’ya burnunu” çevirecek, “fakat kaptan onu yine Moda’sına” yanaştırmak istediğinden “o artık iskelelere ‘Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim’ demek ister gibi” yaslanacak ve “yanaştığı iskeleden güçbela, sanki dürtülmekle ayrılıyor” gibi, “yorgun argın” çalışacaktır.
Zaman daha da geçtikçe “Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi” karıştırmaya başlayacağı için seferden “affolunacak”, yazar onu çok özlediği “bir akşam onu yine Köprü’ye yanaşmış, bu son seferlerinin birinde” kendisini “bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi” bekler bir halde bulacaktır.
Yazar, Neveser’i neden çok sevmektedir? Çocukluğunun vapuru olmasının dışında Neveser, masalsı bir nesne gibi her yeri ve her köşesiyle onu cezbetmektedir: “Bir sabah, beyaz yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer, ürperir bulduğum salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor, bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsılmaz süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyle karışık akışını dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp çıkışları, makinenin gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum.” diyen yazar, Neveser’in içinde iken Marmara denizini, Mühürdar’ı, Haydarpaşa garını, Selimiye kışlasını, Harem’i, Salacak sırtlarını, Kzıkulesini seyretmekten büyük haz duymaktadır.
Aynı zamanda Neveser, yazar için önemli tarihi dönemleri, sosyal ve siyasal değişmeleri de temsil etmektedir. İşgal gemilerinin Boğaz’a doluşmaları, buradan sürülmeleri, Cumhuriyet’in ilanı, vapurların seferlerine tekrar başlamaları, harf devrimi… Bu önemli olaylar Neveser’de toplanmakta ve Neveser’in konumlarıyla birlikte verilmektedir.
Bununla da kalmayıp, doğrudan yazarın hayatına ilişkin değişmeleri de vermektedir Neveser: “Neveser kah mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabı Babıali’den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua koleksiyonunu mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul’a indiren vapur oluyordu.” Ya da “Neveser artık talebelik günlerimin vapuru olmaktan çıkmış, beni artık işime götürüp getiriyor, Neveser artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin “Vapurda üşürsün diye elime zorla verdiği kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur olmaktan çıkıp, artık tasarruf maksadıyle ikinci mevki bileti alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yakasıyle ilişiğim kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu sigara dumanları içindeki iş masamın başında Neveser artık iskeleye halat atışını, bir gıcırtıyle alınışını hayalen yaşadığım, şu daireden, şu işten, şu zalim insanlardan kurtulup kendimi içine atabilsem, iyi oluvereceğini sandığım, şu telefona sarılıp: “Neveser bu akşam saat kaçta hangi iskeleden kalkacak? diye sormak istediğim, hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur oluyordu. Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş, çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış olacağı için daha doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan vapur oluyordu.” sözleriyle yazar kendi hayatıyla ilgili değişmelere ışık tutmaktadır.
Yazarın, Neveser’in ihtiyarlaması karşısındaki soğuk, hatta acımasız sayılabilecek tutumunu da yine onun sevgisiyle açıklamak gerekmektedir. Onun: “Derken birgün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalağa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir fıta gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden “nev”, sahiden yeni olmamış mıydı? O fotoğrafın çekildiği günden beri günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!” sözleriyle dışlaşan bu tavrı, sevdiği şeyin zahmet çekmemesini, vaşkalarının elinde oyuncak olmakla güzel hatıralarının zedelenmemesini istememesinden kaynaklanıyor daha çok. Hemen izleyen paragraftaki “Neveser’e kimse ilişmiyor” deyişi de tek başına, onun mezkur bağlamdaki çekinceleriyle birlikte, açıklamasa da Neveser’in muhtemel kaderini korkuyla beklediğini ele vermeye yetiyor.
Nitekim, Neveser’in akibetiyle ilgili kuşkularının gerçeğe dönüşmesi için fazla bir zaman geçmesi gerekmiyor. Yeni gelen vapurlara, seferlerine son verilen vapurların adlarının verilmesi Neveser için de sonun başlangıcını gösteriyor. Onca dökülmüşlüğüne rağmen Moda’ya yanaşmayı sürdüren Neveser, “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim” demek ister gibi iskeleye yaslanıyor, “iskeleden güçbela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine yorgun argın çalışıyor”. Onun bu durumunu üzüntüyle seyreden yazar, Neveser’in yeni vapurlara yol vermeye başlamasını içi burkularak izlerken (”Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi.”) neredeyse onunla özdeşleşiyor.
Neveser ve onunla geçen tatlı günleri adına asıl korktuğu başına geliyor yazarın, Neveser mizahi bir malzeme olarak basının, kadir kıymet bilmez insanların diline düşüyor: “O artık mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini yapıyorlar, Ağrı Dağında Nuh’un gemisini aramaya gelmiş Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh’un gemisini bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık ‘patpat-ı bahrî’ diyolardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor, ‘Neveser hırıltılı sesler çıkararak hâlâ çalışıyor!’ diye yazıyorlardı. Bazen de şehir haberleri sütununda şöyle bir havadisini verdikleri oluyordu: ‘Dün akşam, Anadolu postasını yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka vapurla Köprü’ye getirilmişlerdir.’ Bir akşam, Bostancı iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun o dakikalarda iskelede olması lazımken görünürde bir şeyler yoktu. Memura sordum: ‘Allah bilir, beyim’, dedi, ‘Neveser dönecek, zaten giderken yarım saata yakın bir gecikme ile gitti. Siz yine tramvaya binin.’ Oradaki yolcular söylene söylene, tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser’i beklemedim.”
Yazarın mahcubiyele “ben bile Neveser’i beklemedim.” deyişini iyi anlamak gerekiyor. O, öylesine seviyor ki Neveser’i bir çöküşün eşiğinde görmek istemiyor. Neveser seferden menedilmediği halde bir an önce seferden “affolunacak” diye bekliyor, bunu istiyor, umuyor. Öyküsünün finalini de bu düşünceler üzerine kuruyor, muhayyel bir son planlıyor Neveser için ve bu doğrultuda belki Edebiyatımızda eşine rastlanılmayacak mükemmel bir hüzünlü bir tahkiyeyi gerçekleştiriyor. Neveser’le vedalaşma anlamına da gelecek son bir buluşma planlıyor yazar; bu son buluşmadaki Neveser’in kendi çocukluk ve ergenlik günlerindeki gibi olmayacağını bile bile niyetine sıkı sıkıya sarılıyor: “birgün Neveser’e muhakkak son defa binmiş olacağım.”
Tarifedeki saatleri “bunak bir ihtiyar gibi karıştırmaya başlayan” Neveser’in seferden men edilmesini arzuluyor şiddetle. Onda, oğulları, gelinleri tarafından çekiştirilen, torunları tarafından alaya alınan elden ayaktan kesilmiş bir ihtiyar hali gördüğü için istiyor bunu. Hayaline öylesine inandırıyor ki kendisini Neveser’in çürüğe çıkarıldığı haberinin gazetelere aksettirildiğini düşünmekle kalmıyor, Mecidiye ve Gülcemal gibi saltanatla ilişkileri nedeniyle tarihi değere sahip bulunan eski gemilerin yanında bir yere yerleştiriyor onu. Hatta gazete ilanıyla satışa çıkartılacağını kurarak bir an önce söklüp ya da biryerlere götürülerek kayıplara karışmasını istiyor onun.
Bu hayaller içinde bir şeyden de çok emin görünüyor: Bir süre sonra Neveser ve Neveser’le birlikte kişisel tarihine ilişkin en önemli görüntüler çürüyüp bitecek: “…burnunda o eski zaman adını yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup, artık adı da hafızlardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karların altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser’i, bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle çırpındırdığına, burnuyle yarıp köpüklendirdiği suları ta adının hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir kaderle çürüyüp gidecek.”
***
Ziya Osman Saba, anılarına dayanarak yazdığı bir öyküde şimdiden geçmişe dönerek hayatında önemli yeri bulunan bir nesnenin serüvenini anlatıyor.
Anlattığı olaylar uzunca bir zaman dilimini içerdiği halde, geçmişi şimdiki zaman içinde mükemmel bir şekilde özümlediği için biz olanlara geçmişten çok halde tanık olduğumuzu sanıyoruz.
“Neveser” öyküsüne bakarak Ziya Osman Saba, şair ve öykücü olmasaydı ne oldurdu diye kendimize sorduğumuzda, onun çok iyi bir ressam olacağında karar kılıyoruz. Çünkü, Ziya Osman Saba öykü boyunca usta bir ressam gibi küçük fırça darbeleriyle hiç zorlanmaksızın İstanbul’dan harika manzaralar çiziyor.
Öykülerken güçlü bir şair oluşunun avantajlarını da çok iyi kullanıyor Ziya Osman Saba. Öyküde yoğunluğun ancak şiirsel kavrayış ve söyleyişlerle verilebileceğinin farkında… Düşüncelerini, duygularını uzun cümlerle verişi de şairliğinden kaynaklanıyor olmalı. Sanki, şiirsel bir akışı dizginleyemiyor Saba; kimi hatalı söyleyişleri göze alarak biran önce peşpeşe sunmak istiyor soyutlamalarını. Bu açıdan Abdülhak Şinasi Hisar’ın söyleyiş biçimine yaklaşıyor. Belki, anılarını şiirsel bir dille aktarırken onları felsefi bir temele de isnat ettirebilseydi Hisar’ı da aşardı.
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt 2, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998)