SİBEL ERASLAN YAZDI: HAYATIN 21 GRAMLIK AĞIRLIĞI…
I-
Uyurken gittiğiniz yer neresidir? Kısmen, parça parça hatırlayabildiğiniz kadarıyla düşlerinizin izdüşümü üzerinden şöyle ya da böyle tarif edebilirsiniz de oraları, ya bayıldığınızda veya anestezi altındayken nerelere uğradığınız konusu ise tam bir kara deliktir… Daha şaşırtıcı olanıysa; ayıldığınız andaki zihinsel bitiştirme gayretiniz ve siz uyurken geçiştirilmiş zaman deliğini çarçabuk örmedeki içten kabiliyetinizle ilgilidir. Siz sanki hiç uyumamış gibi, siz sanki hiç atlamamış ve siz sanki hiç eksik bırakmamış gibi davrandığınız halde, dışarıdaki insanlar, kah acıyarak kah tebessüm ederek ama en çok da mazur görerek bakarlar size… Siz gittiniz ve geldiniz… İşte uyandınız ve hayatı yeniden kesik uçlarından birleştirdiniz… Ruhunuz, tıpkı bir yengecin korunaklı kabuğuna girdiği andaki gibi yine o tanıdık bedenine geri döndü… Hayat; bir dejavü gibi yeniden işletmeye başladı kendini…
Bu yazıyı yarım saatlik bir anesteziden sonra, üstüne beşaltı saat kadar da uykunun ardından kaleme alıyorum misal… Kitaplarım, bardaklar, masanın üstündeki bozuk paralar, kolonya, birikmiş postalar, yarısı yenmiş kraker paketine bakacak olursanız, her şey benim geri dönmemi sessiz sedasız beklemiş gibi… Kısmen kedim fark ediyor acaip ve kısa süreli bu kayboluş yolculuğunu ve kucağımı uzun uzun ve hoşnut olmayarak kokluyor; ilaç kokusundan nefret eder, belalı bir yerden döndüğümü fark eden bir tek o…
Geri döndüğünde insan, hayatın anlamına dair garip bir güçsüzlüğe de çarpıyor. Bu kadar abarttığımız hayat, her an ışıkların kesilebileceği derme çatma bir arka mahalleciğe dönüşüyor zihninizde… “Raciun”… Gidicilerdensiniz… Peki bu telaş niye? “Gitmeden önce söyleyeceklerimdir!” telaşı mı, hayatın anlamı? Ölü insanların cesetlerinin takriben 21 gram kadar hafiflediğini tesbit etmiş adli tıpçılar. Hayatın anlamı, bu 21 gramın içinde mi duruyor? Ve tüm savaşları dünyanın, sonra özgürlük, adalet, aşk, sanat, bilim, sevinç, hüzün ve keder gibi simamızı çizen tüm darbeleri hayatın, bu 21 gramlık hafif ama ağır yazgının içinde mi çömeliyor? Ve nereye gidiyor bu 21 gram?
II-
Hafta içi Antonie Robert ve Xavier Rigault’un yaptığı “Persepolis” adlı filmi seyrettim. İran Devrimi, İran-Irak Savaşı ve tüm bu maceralar içinde sıkışıp kalmış bir aile anlatılıyor bu animasyonda. Ailenin küçük kızı Mercan, tüm bu paramparça olaylar arasından önce Avrupa’ya tahsile gönderiliyor, başından geçen nice berbat maceradan sonra, İran’a yeniden dönüyor. Aslında Ne Avrupa’da ne de İran’da tam olarak mutlu değil Mercan… Siyah beyaz ve animasyon filmin ana teması özgürlük ve kendisi olarak kalabilmeye dair meydan okumalardan müteşekkil…
Filmin ancak son karesinde görebiliyoruz Mercan’ın gerçek renklerini. Lanet olası örtüsüne, hayatın anlamı olan içki, dans ve seksin yasaklandığı o lanet olası ülke İran’a sırtını dönüp de Fransa’da bindiği taksinin içinde tanışıyor Mercan, hayatın renkleriyle. Film, siyah beyaz… Aslında yukarıdaki tartışmayla çok da benzeştirerek seyrettim bu politik filmi. Devrim ve diğer radikal tüm dönüşümler, hayatımızın içindeki anestezi anlarına benziyor. Uyuyorsunuz. Ya da daha önceki hayatınız bir uykudur. Uyanıyorsunuz. Hangisi gerçek? Devrim mi, öncesi mi? Ya sonrasında, hayatı nasıl bitiştirip yapıştıracaksınız?
Film bu tür felsefi soruları sormasa da hatta sert ve kabasaba bir İran karşıtlığı propagandizmi eşliğinde çekilmiş olsa da benim açımdan etkileyici… Çünkü bir kız çocuğunun bedeni üzerinden çekilmiş…
Filmi kadın bedeni üzerinden deşifre eden yapımcılar, akılları sıra a-politik bir film hazırladıkları imajını vermeye çalışıyorlar. Devrim, savaş, ülke ekonomisi, gündelik hayat gibi konular bir tarafa, İran’lı kadının bedeni ve bedenini kullanma hakkı diğer yana…
Sadece bir kadının vücuduna ve güdülerine odaklanarak aranan (aslında aranmayan) hayatın anlamı üzerine kurulu bir film Persepolis… Filmi izledikten sonra İran erkeği bu filmin neresindeydi diye soruyor insan mesela… Kızını, erkek arkadaşıyla nahoş bir pozisyonda yakalayan sakallı polislerden, tazminat karşılığı kurtaran baba: “Erkek arkadaşınla sokakta gezmeyin, bundan sonra evde buluşun” diyor sözgelimi.
Kendi kızına erkek arkadaşıyla çatı katında paylaşacağı bir sünger yatağı öneren pasif baba, tek derdi seks ve müzik olan genç İranlı oğlanlar, bir de işi gücü kadınların kalçalarını seyretmek olan İranlı esnaf, polis ve “Keyhan” okuyucuları…
Başka? Yok. İran’da erkek yok ama aklı fikri kimle yatarsam daha mutlu olurum diyen örtüsünden gına getirmiş kadınlarla dolu koca ülke… Bastırılmış ve patlamaya hazır bir cinsellik üzerine kurulmuş filmin dili… Tipik bir oryantalist bakış açısı: Şark kadını, yatağın dışında herhangi bir anlamın peşinde değildir…
Aslında; saklandırılarak kışkırtılmış cinsellik beklentisi sadece İran kadını üzerinden dillendirilen bir tema değil. Benzer kışkırtılmış beklentiler bizim ülkemizdeki İslami kesim kadınları üzerinden de dayatılıyor, “onlar var ya onlar, örtülüdür ama altlarında neler gizlidir” şayiasında olduğu gibi… Veya mülakatlarda, polemiklerde sürekli içine çekilmek istendiğimiz ve ne yazık ki ister istemez içine düştüğümüz o daracık ve çok sorunlu alan gibi… Cinsellik başa bela!
Aslına bakarsanız, cinsellik konusunu bu kadar abartmaya gerek yok, hiç birimiz patlamaya hazır atom bombaları saklamıyoruz yatak odalarımızda. Ama bunu konuşmaya henüz hazır değiliz. Oryantalist zihin ise bu konuda nerdeyse söylenmedik hiçbir şey bırakmamış olmanın verdiği sıkıntıyla olsa gerek, cinselliğe dair tüm hazırlıksız mahcubiyetlerimizin üzerine adeta zincirinden boşanmış bir yağmacı edasıyla yaklaşıyor.
Büyütecek bir şey yok…
Her şey ama her şey, 21 gramın içine rahatlıkla sığışıyor…
(GERÇEK HAYAT, 11 NİSAN 2008)