1 Nis 2009

YASİN YARAR | Diğer

FETİŞLEŞTİRİLMİŞ SANAT HAKİKATİN NERESİNDE DURUR?

Varlığı bir başkasının varlığına bağlı olan insan, daima bir arayış içinde olma yolunu seçmiştir. Her arayıcı (Her ne kadar Zübeyir Yetik: “Aramak kaybetmektir” dese de.) bir zeminden, algıdan,düşünceden hareket eder. Ve aramasını örgütleyen, tertipleyen ve düzenleyen motive eden bir düşünceyle beraber yürür. Aslında aradığı şey, hareket ettiği zemindir. Fakat sorun tam da buradan başlar. Genel itibariyle arayıcı, hareket ettiği geleneksel zeminle yüzleşmek için dışarıya çıkar. Çıkmalıdır da. Yoksa ‘kendi dışında oluşan zeminin, hakikatin neresinde durduğu’ sorusu bütün hayatı boyunca kendisini rahatsız edip duracaktır.

İçselleştirilememiş, kendiliğinden kılınmamış bir düşünce, çoğu zaman yük olmaktan başka bir şey olmaz. Her yük de arayıcı ile aranılan arasına kalın perdeler gerer. Burada önemli olan sorulardır: “Dışarı çıkan kaç kişi akıp giden zaman içinde dışarı çıkma amacını unutur, kaç kişi gerçekten aramakta direnir, kaç kişi yolda gördüklerinin tutsağı olur da kendi hakikatine yabancılaşır?”

Hikmeti, hakikat üzerine gerilen perdeleri aralamak olan arayış, ancak kendini örten şeyleri ortadan kaldırdıkça gerçekleştirir. Ama bunu yapmak o kadar da kolay değildir. Çünkü çoğu zaman sanatçı, hakikati bulmak için ilişkiye girdiği durumları fetişleştirerek bir daha bul(a)mamak üzere ondan uzaklaşır. Kant’ın söylediği; “Sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir.” yargısı fetişleştirmeye verilebilecek en güzel örneklerden biridir. Kant’ı varlığını bir başka varlığa izafe etmeyen biri olarak kabul edersek yukarıdaki yargı çok da sorunlu olmaz kanaatimce. Ama varlığı bir başkasına (Allah’a) bağlı olan insan, salt güzelliğin peşine düşmez. Sadece güzelliğe tav olma saflığını göstermez ya da göstermemelidir. Çünkü bir arayıcı olarak Müslüman sanatçı, ilişkide bulunduğu varlığın ötesinde bir amaca dönüklüğü taşır zihninde.

Süleyman (as) eşyayla ilişkiye girmesini Allah’ı hatırlatma amacına dönük olarak ifadelendirir ki vahiy, bu hakikati açan kelimeleri tarihe şahit kılar. O zaman bir arayıcı olarak Müslüman sanatçının, nesneyle girdiği ilişki, onun hakikat arayıcılığında nerede durduğunu da belirler aynı zamanda.

Biliyoruz ki varlık alanında bulunmamızın menzilinde duran amaç dönmektir. Bu yargı açıklanması gereken iki hali barındırır içinde. Açıklanmaması durumunda yazının yazılma amacını boşa çıkaracağı için kısaca değinmek istiyorum;

Birincisi, “dönmek üzere” yargısına muhatap olan kişi “dönmeyi” merkezileştirirse bu dünyada yaşıyor olma gerçekliğini göz arda edecektir ki, bu tercih insanı mistizme götürür. Diğer taraftan “dönmek üzere” yargısının taşıdığı anlam dünyasının dışında kalma tehlikesi de vardır ki bu tutum insanı, maddeciliğe götürür. Böylesi bir algı zemininde hareket eden kişinin sanatı fetişleştirmesi oldukça olağan bir durum olur. Sanatı fetişleştirme ya da fetişleştirilmiş sanat, zamanın hiçbir aralığında hakikat üzerindeki örtüyle ilgili olmayacaktır. Çünkü o artık “boş vadilerde salınan” olacaktır. Artık kendine sanrılar üreten ve bu sanrılar çıkmazında kaybolan bir uğraş haline dönecektir sanat. Bir hakikat arayıcısı olarak Müslüman sanatçının, bu mevzide bulunması ve bu türden eylemler ortaya koyması mümkün değildir. “Peki, hangi mevzu ve mevzinin hareket zemininde bulunmalıdır?” sorusu bizleri şu yargılara kulak vermeye götürür;

Öncelikle farkında olmalıyız ki mevcut sanat formu, vahyi merkeze alan bir sanatçının anlam dünyasının karşılığı değildir. Birinci derecede yapılması gereken; mevcut forma dair yanlış algıları ortadan kaldırmaktır. Çünkü başka bir anlamlar dünyasınca inşa edilmiş bir formu, ne kadar güçlü bir retorikle kuşatmaya alırsanız alın bir şey çıkmaz. Her bir zerresi farklı anlamlar dünyasının ürünü olan bir yapıda, o anlamlar dünyasının dışında bir anlam çıkarmak pek mümkün değildir. Öyle olduğunu zannedersiniz; ama olan zandan başka bir şey değildir.

Nasıl ki “Şafii olan Allah’tır” düşüncesine sahip olan kişilerin, farklı bir anlamlar dünyasının inşa ettiği “tıp formu” içindeki itirazsız yaşayışı, “şafi olan ilaç ve doktordur”a evrilmiş ise fütursuzca kabullendiğimiz mevcut sanat formu da, mevcut durum korunursa bizi götüreceği yer fetişleştirilmiş sanat olacaktır. Ve bu yapı içinden “hakikati açmak” durumu asla mümkün olmayacaktır.

Sanatta algı meselesini ortadan kaldırmanın yegâne yolunun mevcut paradigmanın dışına çıkmak olduğunu söyledik. Bu söylemi gerçek kılmanın zorluğundan da bihaber olunmamalı. Fakat farklı bir paradigmayla orta yere örneklik teşkil ederek hakikati açma durumu mümkin dairesindedir. Şöyle ki; Şuara Suresi’nde Allah bizleri bir olaya şahit kılar. Olay şudur;

“Musa onlara “Atın, ne atacaksanız” dedi. Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun’un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz” dediler. Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!” (Şuara 43–44–45)
Dönemde hakim kültürel etkinliğin büyü olduğunu ve iyi büyü yapmanın nitelikli sanata karşılık geldiğini hesaba katarsak Firavunun çevresinde toplanmış büyücülerin, gündemi belirleyen sanatçılar olduğunu söylememiz fazla zorlama bir yorum olmaz. Buradan hareketle söz konusu dönemde, oturmuş bir sanat etme durumu olduğunu ve bu durumun güçlü bir forma karşılık geldiğini söyleyebiliriz.
Sanatı, algılanana farklı bir bakış, farklı bir algı getirerek onu, herkese mevcut görünümün dışında farklı bir görümle sunmak olarak kabul edersek, sanatı, dönem büyüsüne karşılık gelecek yakın bir eyleyiş olarak ifadelendirmek olasıdır. O hâlde;

Büyücü
Sanatçı
Varlık (eşya)
Varlığın dönüşümü = İp ve değneğin dönüşümü
Yeni görünüm = yılan
Dönüştürücü = büyücü
Algısı farklılaşan = insan
Varlık (sözcükler)
Varlığın dönüşümü = sözcüklerin dönüşümü
Yeni görünüm = şiir
Dönüştürücü = sanatçı
Algısı farklılaşan = insan

Şeklinde bir tablo yapılabilir.
Bu bilgi ve tablo akılda tutulmak kaydıyla şöyle bir düşünüş ortaya konabilir. Musa (as) Mısır’a gelmeden önce bilinen ve oldukça güçlü olan bir sanat etme formu vardı. Herkes sanatını/büyüsünü mevcut form üzerinden kurguluyordu. Musa (as) kendisine yönelen meydan okuma sürecinde;

  • Güçlü bir formdan
  • Kabullenmiş ve uygulana gelen bir sanat etme biçiminden
  • Güçlü bir muhalefetten
  • Hem iktidar hem de halk düzeyinde destekten

yoksundu. Musa (as) yukarıda saydığımız desteklerden yoksun olma ve hakikati kekeme olarak ifade etme bahanelerin aldatıcılığına yenik düşmedi. Hakikati ifade etmede aynı dili kullanmasına karşın aynı formun içinde hareket etmedi. Çünkü biliyordu ki aynı form içinde hareket etmesi durumunda (Allah’ın müdahalesi dışında. Kaldı ki bugünü soluyan sanatçı için Allah’ın müdahale etmesinin ihtimalinin mümkünlüğü su götürür bir durumdur) galip gelmesi mümkün olanın dışında bir yerde duruyordu. Buna sebep Musa (as) mevcut formu, aynı dili kullansa da ortadan kaldırdı. O yeni bir paradigma orta yere koydu.
Hz. Musa’nın attığı asa, büyücülerin attığı ip ve değnekten daha gösterişli olsaydı. O galip de gelse formun dışına çıkamadığı için eninde sonunda yenilgiyle sonuçlanacak olan bir durumun içine girecekti. Fakat Musa (as) mevcut form yerine başka bir form orta yere koydu. Hz. Musa’nın attığı asa, onların büyülerini yuttu. Yani mevcut formu korumak yerine onun dışına çıktı ve galip gelen/hakikatin üstünü açan o oldu.
Sonuç olarak modern zamanlarda yaşayan Müslüman sanatçı, mevcut forma itiraz etmeksizin sanatını icra etmektedir. Ve sanat yaptığı zannı içerisinde yaşayarak sanatı fetişleştirmektedir. Hakikatin üstünü açmakla sorumlu Müslüman sanatçı ağzını açar açmaz dilinden “sanatın sanattan başka amacı yoktur, sanat, içinde ideolojik bir durum taşımaz” ezber cümleleri dökülmektedir maalesef.
İslam dünyasında, olağan olanın dışına çıkan İran sinemasının başarısı farklı bir sanat etme formunu kullanmasıyla ilgili olmasın sakın? Yine ortaya konan eserlerin büyük bir çoğunluğunun aidiyet problemi taşıması da yine aynı gerekçeyle ilgili olması ile bir ilişkisi yok mudur sizce?
Kanaatim o dur ki tüm maddi gücüne ve abartılı reklamlarına rağmen Hollywood sineması, İran sinemasının kendi kimliğin oluşturmasına engel olamamıştır. Ve İran sinemasının yeni bir sinema dili yakaladığını söylemek yerinde bir değerlendir olacaktır. Üstelik İran sineması uluslar arası arenada kendisi kabullendirmiştir. Bir çıkış yakalamak üzere İran sinemasının parlak isimlerinden biri olan Abbas Kiyarüstemi filmlerine bakmak söylediklerimin sağlamasının yapılması anlamında değerlendirmeye konu edilebilir.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn