<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; İbrahim</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/yazar/ibrahim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>SEVGİLİNİN EVİ: KÂBE SİMGECİLİĞİ ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/sevgilinin-evi-kabe-simgeciligi-uzerine-bir-cozumleme/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/sevgilinin-evi-kabe-simgeciligi-uzerine-bir-cozumleme/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 22:55:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>VEDAT AYDIN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bereket]]></category>
		<category><![CDATA[haccetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hacerül esved]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Harem]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[inkar]]></category>
		<category><![CDATA[işaret]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[merve]]></category>
		<category><![CDATA[mina]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[müzdelife]]></category>
		<category><![CDATA[ömer lekesiz]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[say]]></category>
		<category><![CDATA[Selis]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgilinin Evi]]></category>
		<category><![CDATA[Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[vedat]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın]]></category>
		<category><![CDATA[zemzem]]></category>
		<category><![CDATA[zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3321</guid>
		<description><![CDATA[İnsanın kendini evinde mutlu hissetmesi, aslında insanın bir mekâna bağlı olarak yaşaması gerektiğinin işareti sayılmalıdır. Nasıl ki, ana rahmine düştüğümüzde muvakkat olarakkonakladığımız o huzurlu mekân bizi her türlü dış tehlikelerden koruyorsa, ev de insanı hem ruh hem de beden sağlığı bakımından korumaktadır. Tarihin başlangıcından beri eve verilen önem, insanın, kendini güvende hissedebileceği bir arayış içerisinde olduğunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>İnsanın kendini evinde mutlu hissetmesi, aslında insanın bir mekâna bağlı olarak yaşaması gerektiğinin<span id="more-3321"></span> işareti sayılmalıdır. Nasıl ki, ana rahmine düştüğümüzde muvakkat olarakkonakladığımız o huzurlu mekân bizi her türlü dış tehlikelerden koruyorsa, ev de insanı hem ruh hem de beden sağlığı bakımından korumaktadır. Tarihin başlangıcından beri eve verilen önem, insanın, kendini güvende hissedebileceği bir arayış içerisinde olduğunu göstermektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sevgilinin Evi, Ömer Lekesiz’in Ev-Kâbe simgeciliği üzerine bir çözümleme çalışması olarak sahasında ilk sayılabilecek çalışmalardan biridir. Yazar, eve ait ne kadar imge varsa, kültürden kültüre, dilden dile değişen bu imgeleri kimi zaman daraltıp, kimi zaman genişletip dolaştırır okurun zihninde. Evin bir köşesinde hayal kurarken, mutfakta çay hazırlarken, merdivenleri süpürürken, balkondan gökyüzünü seyrederken, kapıları açarken, lambaları yakarken… aslında yaşadığımız evde kişisel tarihimizi de oluştururuz bir bakıma. Evin duvarlarına sinen anılarımız, bir dostla yaptığımız sohbet, kimsenin duyamayacağı, göremeyeceği derinlere gömülüp kalacaktır, tıpkı kalbimizde gömülü olduğu gibi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sevgilinin Evi, Ev-Kâbe üzerine bir çözümleme olması bakımından bir ilk sayılabilir dedik. Kâbe üzerine sayısız kitap yayınlanmasına rağmen, Sevgilinin Evi’nde Kâbe’nin tarihsel serüvenini aktaran klasik kitaplardan farklı olarak bir ev olarak Kâbe’nin mahiyeti, simgesel değeri ve farklı inançların bu kutsal eve yükledikleri anlamları derinlemesine incelendiğini görürüz. Semavi dinlerin kutsal yer (tapınak) kavramlarını ele alış biçimleri üzerine detaylı açıklamalarda bulunmaktadır yazar. “Âdem’le birlikte düşünüldüğünde Kâbe, yerin Kutsallaştırılması açısından büyük önem taşımaktadır. Yerin Kutsallığı ilkin gökyüzüyle bağlantılı, yani yücelerde biriyle ilişkili olmasındandır. Ağaç, yüksek bir taş, dağ vb. ile sembolize edilen bu bağlantı, çoğu zaman, yerle göğü birleştirdiği, ikisinin arasını sağlamca biri diğerine karışmayacak şekilde tuttuğu gibi, aynı zamanda gökle yer arasında iletişimi sağlayan evrensel bir sütunla izah edilmektedir. (sh. 99). </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sevgilinin Evi, Hac vazifesini yerine getirmek veya Umre ziyareti yapmak isteyenlerin yerine getirmek zorunda oldukları menasikleri ele alan bir fıkıh kitabı değil,<span>  </span>adıyla müsemma bir geniş ufuk ve entelektüel bir bakışla ele alınmış bir çalışma. Dört bölüm ve bir ek’ten oluşan Sevgilin Evi: Ev-Kâbe Simgeciliği Üzerine Bir Çözümleme başlığıyla dört başı mamur bir eser olarak ortaya çıkmış. Birinci Bölümde, Evin kelimeleri, Evin imgeleri, Evler ve düşler, Duvar, Köşe, Merdiven, Kapı, Pencere, Mahzen, Kutsal ev: Tapınak, Tapınağın evrenselliği, Kudüs, Camiev Mescid-i Nebevi başlıkları ile “Ev Simgeciliği” üzerine izahlar yapılmaktadır. Adı geçen kavramları, Hasan Aycın’ın çizgilerini de kullanarak okuyucun görsel açıdan da dikkatini çeken Ömer Lekesiz, kavramların anlamlarını gelenekten geleceğe uzanan bir genişlikle ele alıyor. Bu da okuyucuda simgelerin dilinden, hakikatin keşfine uzanan bir arayış arzusunu canlı tutuyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yazarın Taberi’den aktardığı şu müjde hükmündeki satırlar, Kutsal Ev Kâbe’nin değerini Müslümanların nezdinde çok açık biçimde ortaya koyuyor: “Kim benim Beyt’imi ziyaret edip, yalnız benim rızamı isterse, bizzat beni ziyaret etmiş, bana elçi gelmiş, bana misafir olmuş gibidir. Kim bana konuk olursa bana yakışan, ona kerametimi ithaf etmektir. Kerim’e lakıy olan, elçi ve misafirlerine ikram etmek, ihtiyaçlarını temin etmektir.” (sh. 107). Müslümanlar tarih boyunca, Kâbe’ye karşı büyük bir aşk ve sevgiyle yönelmişler, Allah’ın misafiri olmak için hep coşkulu bir arzu taşımışlardır. Kâbe, kendini ziyaret edenin bir sıfat kazanmasının –Hacı- ötesinde, konuğu olana ikramını bizzat Cenab-ı Allah’ın verdiği ‘Sevgilinin Evi’dir. Bu bakımdan o eve konuk olanların yaşadıkları mutluluğu düşünmek bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor. “Unutmayın insanlık için inşa edilen ilk mabet, Bekke’dekiydi. Bereketli ve bütün âlemler için bir rehber(lik kaynağı). Apaçık işaretlerle dolu (Orası) bir zamanlar İbrahim’in durduğu yer(dir); kim içine girerse huzur bulur. Bundan dolayı, mabedi haccetmek, gücü yeten bütün insanların Allah’a karşı yerine getirmek zorunda oldukları bir görevdir. Hakikati inkar edenlere gelince, bilsinler ki, Allah, yarattığı âlemlerden bağımsızdır, her bakımdan kendine yeterlidir.” (Al-i İmran, 96–97).</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kâbe tarihi ve simgeciliği üzerine genişçe izahatların yapıldığı Sevgilinin Evi’nde, tasavvuf erbabının da görüşlerine yer verilerek, kitaba derinlik kattığı söylenmelidir. İbn Arabi’den, Hucviri’ye, Fuzuli’den İmam Rabbani’ye kadar tasavvuf büyüklerinin konuyla bütünlüğü sağlayan sözleri okuyucunun ufkunu açmaktadır. Hucviri’den aktarılan şu satırlar bu nevidendir: “…müşahedenin ta’zim olduğu her yer Harem’dir. Bütün alem, kurbu için miad ve ünsü için halvetgah olmayan bir kimse, henüz dostluktan haberdar değildir. Kul, mükaşefe ve temaşa makamında olursa, cümle alem, onun haremi (ve Kâbe’si) olur. Mahcup olur, perde arkasında kalırsa, Harem (ve Kâbe) onun için alemin en karanlık yeri olur. Varlıkların en karanlık ve kasvetli olanı, sevgiliye ait olup da içinde sevgilinin bulunmadığı hanedir.” (sh. 156).</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Müslümanlar için yeryüzünde en kutsal mabet olarak kabul edilen Kâbe hakkında etraflı bilgi edinmek isteyenler Sevgilinin Evi, Ev-Kâbe simgeciliği üzerine bir çözümleme kitabına başvurmalıdırlar. Allah’ın Misafiri olmak niyeti taşıyan Hacı adaylarının özellikle bu kitaptan öğrenecekleri çok şeylerin olduğunu söylemek gerekiyor. Makam-ı İbrahim, Hacerü’l-Esved, Zemzem, Safa ile Merve, Tavaf,, Sa’y ve zikir, Arafat, Müzdelife, Mina.. gibi Haccın temel rükünleri hakkında çok aydınlatıcı bilgilere ulaşabilirler. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sevgilinin Evi -Ev-Kâbe Simgeciliği Üzerine Bir Çözümleme-, Ömer Lekesiz, Selis Kitaplar</span></p>
<p class="MsoNormal">NOT: BU YAZI EŞZAMANLI OLARAK www.okumayeri.net SİTESİNDE DE YAYINLANMIŞTIR. </p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/sevgilinin-evi-kabe-simgeciligi-uzerine-bir-cozumleme/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEN KAZANDIM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/ben-kazandim/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/ben-kazandim/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 22:46:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ASUDE ZEYNEP TOPRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Asude Zeynep Toprak]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ikra]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Rabb]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynep]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3300</guid>
		<description><![CDATA[İkra, dedi mevsimler, seslenen rüzgârdan başkası değildi… İnadına bir mevsimin baharını zorluyordu ağaçlar. İtaatkâr bir savruluştan başkası değildi bu. İtaat kelimesini başkaca ne anlatırdı ayrımsayamıyordum. Ayrımsamanın bir önemi de yok aslında. İsimlerini zikretmekten dilimde tüy kalmadı ama kalbim tüy yumağına döndü… Ne zor işmiş aynı yerde bulunan iki organın iki ayrı dili konuşması. Dilim tüterken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>İkra, dedi mevsimler, seslenen rüzgârdan başkası değildi…<span id="more-3300"></span></span></p>
<p>İnadına bir mevsimin baharını zorluyordu ağaçlar. İtaatkâr bir savruluştan başkası değildi bu. İtaat kelimesini başkaca ne anlatırdı ayrımsayamıyordum. Ayrımsamanın bir önemi de yok aslında. İsimlerini zikretmekten dilimde tüy kalmadı ama kalbim tüy yumağına döndü… Ne zor işmiş aynı yerde bulunan iki organın iki ayrı dili konuşması. Dilim tüterken, kalbim koyu soğuklara hapsolmuş meğer. Aynı dili konuşmazken kelimelerim, iki ayrı lügat olmuştu bedenim… Rüzgâra karşı ayakta durmaya yeltenmekti bu. İnancımın son damlasına hürmet ediyordu yeryüzü…</p>
<p>Önce sessizce seccadeyi kaldırdım, seccade aramıza set çekmiş gibiydi. İnsan büyüdükçe mi korkuyordu ölümden? Ölümün benden korkacağını düşünmüştüm hep. Ben güzel kokumla onu şok edecektim… İnsan büyüdükçe mi yitiriyor kokusunu? Kokulu bir ölüm! Ko(r)kulu bir iman… Rüzgâr bu işi biliyor! Ses ediyor yokluğuma, yokluğuma el veriyor;</p>
<p>- Öl de bitsin!</p>
<p>Seccade tarafımdan kaldırıldı… Renk attı odam bir anda. Renk atmış bütün duygularım semaya vurdu kendini. Dilimde kelimeler dönüyordu &#8216;hu&#8217;, kalbimde dünya dönüyordu, göklere çıktı dünya, dünya uçuyordu… Dünyanın merkezini değiştirecek kadar güçlü bir kalbim vardı, dilim zikirde kalbim lâldi… Güçlü ve umursuz, beş para etmez, ciğersiz bir yürek! Sus, dur işte dönme! Başım dönüyor içimden… Dilim dolanıyor kalbime, önce bir huzur doluyorum… Kalbimin belini sarıyor dilim ama zehirli! Çare etmez bir dert bu başkası değil! Bir su serpse yüreğime diye bakıyorum gözlerime, bir damla huzur dökülmüyor. İddiaya giriyor tuzlar benimle. Tuzları yenilgiye uğratmak adınaydı gözyaşlarım… Ben kazanmalıyım! Kendini kandırmaktan öte değildi bu! Yağmur indi gözlerimden, hissettim! Yağmurdan önce şimşek çaktı gözlerime, ışığı duvara asmışım nice zaman önce;</p>
<p>&#8216;evet, özürlerini ortaya koysa bile, insan kendi kendisinin şahididir(ne yaptığının farkındadır)…/ kıyâme, 75;14/</p>
<p>Dilim, kalbimi bıraktı… Süzülerek bir huzurun kapısını çaldı… Sabah olmak üzereydi, yağmur dindi…</p>
<p>***</p>
<p>Dünyaya uyandım yine. Her sabah olduğu gibi uyanmıştım. Tek farkla, dilimi hissetmiyor, gözlerimin varlığından rahatsız oluyordum. Sonunda anladım; &#8216;rüya değilmiş&#8217; yenmişim tuzları…</p>
<p>Hayat ve çaba, düzen ve isyan iç içe duruyordu günde. Güne bir hayret ancak bu kadar yakışırdı. Güne hayretimi oyuncak mı eyledin Rabbim? Gün benden bense gözlerimden şikâyetçiydim. Hiçbir güne bu kadar yakışmamıştım! Hiçbir güne bu kadar &#8216;ben&#8217; doğmamıştım. Güneş iklimleri zorluyordu. Rüzgârın sesi çıkmıyordu, korktum!</p>
<p>&#8216;insana susamış bir susuzdur&#8217; dünya… Örtüsünü bürünürken Elinden düşürmediği bir hınçla, bu dünya sahrayı ekberdi… Dilim kalbime yapıştı!</p>
<p>Hayreti içime, bir emirle, bir rüzgârla değdirdi mevsimler. Mevsimleri içinden insanların geçeceği boşluklarda yarattı Rabb… İnsanlar geçerken trafik yaptılar. Geçerken bir derenin kıyısından seyre daldılar!</p>
<p>Dilim yoktu sanki çekilin diyemedim telaşlarına… Geçerken dünyadan, bir el olsun edemedim kalışlarıma. Yamalı birkaç düş besleye durdum, öykünecek bir dal, alnımı secde garantisine değdirirken, sakalına değip geçen sesini işittim;</p>
<p>&#8216;hatırla o zamanı ki,<br />
 İbrahim… Yıldız kaybolup gidince &#8216;Ben kaybolup gidenleri sevmem&#8217; dedi… &#8216;(6/74)</p>
<p>Bir &#8216;ikra&#8217; emri esti kalbime, dilim mükâfatına kavuştu… Bir öykünün dili Lâl oldu…</p>
<p>Kokuyu duyuyor musun a rüzgâr?</p>
<p>BEN KAZANDIM…</p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/ben-kazandim/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İBRAHİM YILDIRIM&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:56:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[Hal ve Zaman Mektupları]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Ölü Bir Zamana Ağıt]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3120</guid>
		<description><![CDATA[Ölü Bir Zaman’a Ağıt, Vatan Dersleri’nin ikinci kitabı. Daha dar bir zamanı, daha derin analiz ediyor. Bu romanın üçleme arasında durduğu yeri siz nasıl tanımlıyorsunuz? İlk başlarda Vatan Dersleri’ni iki roman olarak düşünmüş; ancak, bir söyleşi sırasında “Bir üçüncüsünü de yazabilirim” diye vurgulamıştım. Karar vereli epey oldu,  üçüncüsünü de bitireceğim.  Öte yandan, zaman içinde, ( [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Ölü Bir Zaman’a Ağıt, Vatan Dersleri’nin ikinci kitabı. Daha dar bir zamanı, daha derin analiz ediyor. Bu romanın üçleme arasında durduğu yeri siz nasıl tanımlıyorsunuz?<span id="more-3120"></span><br />
</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span><span style="font-weight: normal;">İlk başlarda Vatan Dersleri’ni iki roman olarak düşünmüş; ancak, bir söyleşi sırasında “Bir üçüncüsünü de yazabilirim” diye vurgulamıştım. Karar vereli epey oldu,<span>  </span>üçüncüsünü de bitireceğim.<span>  </span>Öte yandan, zaman içinde, ( -üçüncü Vatan Dersleri okura ulaştıktan sonra- ) üç romanı bir arada, tek bir kitap halinde yayınlamayı da istiyorum. Bunun içindir ki, her şeyi yeniden düzenledim, yapıyı üç romanı düşünerek baştan ele aldım. Dolayısıyla ikinci kitap olan “Ölü Bir Zamana Ağıt” ister istemez bir köprü roman haline geldi… Evet, söylediğiniz gibi bu romanda sadece bir döneme yoğunlaştım. Ama ilk romanın çok geniş olan açılımını unutmadan.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu kitapta 30 yıllık bir süreç var.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hal ve Zaman Mektupları, 1900’lerin başından 20. yüzyılın sonuna kadar geçen bir süreci içeriyordu. Ölü Bir Zamana Ağıt,<span>  </span>bu geniş zamanın; hassas, belirleyici önemli bir noktasında duruyor,<span>  </span>orada yoğunlaşıyor… Ama Türkiye’nin yüzyıllık serüvenini unutmadan.<span>  </span>Az önce sözünü ettiğim ve önemli nokta diye vurguladığım hassas zaman aralığı ise 1970 ve 1971 yılları… Bu yoğunlaşmaya karşın, farklı zamanlara da açılıyor roman. Bugüne de geliyor, geriye de gidiyor… Açılmazsa zaten derinleşemez, 20. yüzyılı anlamaya, kavramaya çalışan bir roman olamazdı.<span>  </span>Kısacası Ölü Bir Zamana Ağıt, Türkiye’nin belirli bir dönemini, sıkıntılarını, bireylerini anlatan;<span>  </span>geçen y yüzyılı anlayabildiği kadar anlamaya çalışan ve artık 20. yüzyıla veda etmek isteyen bir yazarın kaleme aldığı, bir <strong>“köprü roman”.</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>“Ölü Bir Zamana Ağıt” çok katmanlı olmasından dolayı en başta anlaşılması güç gibi görünüyor. Ama okuma bittiğinde çok ciddi bir netleşme yaşanıyor. Çünkü çok ince işçilikli bir eser. Romanı, mektubu, anıyı, şiiri, öyküyü hep bir arada yoğuruyorsunuz. Mozart müzikte çok sesliliği “Tanrı bütün insanları aynı anda dinler.” diyerek açıklamış. Sizin de bu romanınız bir edebiyat korosu gibi.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Romanının tam da söylediğiniz gibi olması gerektiğini düşünüyorum: Evet roman – bence- çok sesli bir koro gibi olmalı. Yoksa romancı kendi düşüncesinden uzaklaşamaz, olaylara,<span>  </span>kişilere mesafeli davranamaz. Böyle düşünüyorum. Dahası romancının içine doğduğu çağı, ülkeyi, dünyayı anlaması, kavraması tartışması için iyi ve serinkanlı bir yöntem bu… Aynı zamanda, çokseslilik Vatan Dersleri için kaçınılmaz bir durumdu, teknik gereklilikti. <span> </span><span> </span><span> </span><span> </span><span> </span>Çünkü 1950’ye kadar olan dönemi, <span> </span><span>  </span>2000’in,1980’in ve 1970’in yaşam, düşünce koşullarına göre anlatmaya karar vermiştim. <span> </span>Daha açık söyleyeyim: 20.yüzyılın başlarındaki Türkiye’yi değişen zamanın, çeşitli dönemlerin ruhunu hissederek bir kavrama çabasıydı benimki… <span> </span><span> </span>Bunu yapmaya çalıştım. Ne kadar başardım bilemiyorum. Ama denedim.<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu riskli bir durum değil mi? Türk okuru böylesi bir yazına çok da hazırlıklı değil.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span><span> </span><span> </span>“Okuyamadım, zorlandım” <span> </span>diyen, dolayısıyla yazış ve biçim kolaylığı arayan ortalama okura tabii ki saygı duyuyorum. Ama onlar için bir şey yapamam.<span>  </span>Anlayışımdan ödün vermem/veremem çünkü… Öte yandan ülkemizde çeşitli okur kümeleri için her boydan, her türden o kadar çok roman yayınlanıyor ki, bu verimliliğin zaman içinde, hazırlıklı, <span> </span>okurlar yetiştireceğini sanıyorum. Dahası bunu umuyor, <span> </span><span> </span>özlemle, iyi niyetle bekliyorum. Ama şu an benim için, hazırlıklı olanların eleştirmesi, hatta beğenmemesi. Çok daha önemli. Bunu birilerinin “anlamadım, zorlandım ama yine de okudum” demesine yeğ tutarım… Ben romanın, roman kurgulamanın,<span>  </span>onu biçimlendirmenin,<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Seslendirmenin eylem halindeki akıl olduğunu düşünüyorum.<span>  </span>Romanlarımı,<span>  </span>kıyasıya eleştirecek hazırlıklı okurlarla bu eylemi paylaşmak beni mutlu eder. Ama çeşitli riskleri düşünerek üretilen romanlara da saygı duyuyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Kitabın katmanlılığını Türkiye’ye benzetmişsiniz. Ben öyle düşünmüyorum. Türkiye’deki bir karmaşa, kaos. Sizin kitabınızın üzerine emek verilmiş bir sistemi var.<span>  </span>Bir anlamda Türkiye’yi anlamak, anlatmak için emek vermişsiniz… Bu bir şeyleri,<span>  </span>ülkeyi değiştirmek ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir mi? <span> </span><span> </span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, belirttiğiniz gibi ben de Türkiye’nin bir kaos, kargaşa, olduğunu düşünüyorum. Ama çok güzel bir kaos veya kargaşa!<span>   </span>Belki de bu durumu,<span>  </span>hem sevindiren, hem üzen hem neşeli, hem acılar veren karnaval ortamı olarak tanımlamalıyız… Ben, yalnızca bu ülkeyi, anlamaya, anlatmaya çalışan biriyim.<span>  </span>Evet, yalnızca bu! Çünkü romanın ülkeyi, toplumu değiştirebileceğine kuşkuyla bakıyorum. Ancak,<span>    </span><span> </span>Türkiye için değişim isteği soyut bir şey değil, kendini öncelikle öne süren, neredeyse elle tutulacak somut bir şey. Bence romancı bu isteğe yabancı kalmamalı, değişime katkılar vermeli, düzenlemeye yardımcı olmalı.<span>  </span>Bu da önce anlamakla, hissetmekle olur. <span> </span>Kısacası bu romanlarda karmaşayı ve bu karmaşa içerisinde yaşayan sıradan insanları ve aydınları anlamaya çalışıyorum. Aydınlara önceki romanda daha çok yer ayrılmıştı… Bu romanda da onun izleri var. 1970&#8242;lerden önce “geri kalmış ülke” denirdi Türkiye için. Sonraları “az gelişmiş ülke” Daha sonraları iktisatçılarımız, aydınlarımız “gelişmekte olan ülke” demeye başladılar&#8230; <span> </span>Romanın kahramanı Neşet İlhan ise <span> </span>“tamamlanmamış ülke” diyor Türkiye için. Bu bir imge. Tamamlanmamış ülke ve tamamlanmamış aydınlar… Kaosun, kargaşanın nedeni bu… <span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Galip Işık’ın adım adım ilerleyen bir öyküsü var kitapta. Neşet İlhan aslında çok sabrediyor Galip Işık’a.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Neşet İlhan için “sabır” sözcüğü yerine belki<span>  </span>“meraklı” yı kullanmalıyız… Daha doğrusu onun meraklı olduğu için sabrettiği de söylenebilir. Neşet İlhan, aynı zamanda mükemmeliyetçi biri. Bundan dolayı hiçbir şeyi tamamlayamıyor, eksik bırakıyor, ama sonuna kadar direniyor… <span> </span>İşte mesele buradan kaynaklanıyor. Galip Işık’ın öyküsü onun vehimleriyle ilerliyor. Neşet İlhan bu arada sadece Galip Işık’ı değil kendisinin dışındaki insanları, daha doğrusu bambaşka bir Türkiye’yi tanıyor… Çünkü o bir kentte doğmuş, bir burjuva… Galip Işık ise köy enstitüsü mezunu bir öğretmen. İstanbul’un çok anlatılmamış Kocamustafapaşa- Şehremini çizgisinde bulunan bir semtinde yaşıyor ve Neşet İlhan İstanbul’un çok anlatılmış semtlerinden, Nişantaşı, Feriköy, Kurtuluş hattından gelip onu anlamaya çalışıyor. Bu durum romanda pek su yüzüne çıkmıyor; okurun algısına bıraktım bunu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Kitabın okurunun Neşet İlhan’a benzemesi gerektiğini düşündüm. Sanki yazar Neşet İlhan’ın Galip Işık’a gösterdiği sabrı, anlayışı bizden de bekliyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Roman Neşet İlhan’ın kendisinin dışındaki Türkiye’yi Galip Işık üzerinden anlaması noktasından hareket ediyor. Okurdan beklenen bu olmalı mı, bilmiyorum. Neşet İlhan, Galip Işık’ın evine gittiği zaman daha önce bambaşka bir hayata tanık oluyor, hiç karşılaşmadığı davranış ve alışkanlık biçimleriyle tanışıyor. Hatta hiç yemediği yemekleri yiyor. Bana gelince surdibindeki bir semtte yaşayan köy enstitüsü mezunu öğretmenin evinde neler olduğunu, nasıl bir yaşam sürdürdüğünü öğrenmek için çok çalıştım…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bir köy enstitüsü mezunu öğretmen namaz kılıyor örneğin. Bu bilindik şablona zıt gibi görünüyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Söylediğiniz gibi bu bir şablon ve ben bundan dolayı oluşan, bilindik ama haksız zıtlık algısına hiç şaşırmıyorum. Çünkü ülkemde birçok şey, bu tür ön belirlemelerle olup bitiyor. Oysa köy enstitüsü mezunu hacılar, çok zengin iş adamları var. Üstelik köy enstitüsü mezunlarını tek tipleştiren, şablonlaştıran her şeyi kendi dünya görüşüne göre biçimlendirmeye çalışan, başkasının ne dediğine önem vermeyen (-sağdan soldan-) toplum önderliğine soyunmuş kişiler… Bu tür kişilerin,<span>  </span>inançlarından, kanaatlerinden, ideolojik kanışlarından daha doğrusu ön yargılarından kaynaklanan bu durum, bu haksız şablon nasıl değişir bilemem ama nedeni hakkında bir düşüncem var: Başkalarını anlamak istemeyen ve kendi bakış açısının en doğru olduğunu sanan içe kapanan gruplar, tek tek insanları belirliyor, zihinlerinde şablonlar oluşturuyor. Yani bir tür otistik bir durum bu! Kısacası bir tür yarım kalmış aydın hastalığı…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Neşet İlhan enginara benzemesini istemiş romanın. Elleri kararsın istiyor. Neden?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Enginar kolay pişirilmeyen ama bence çok lezzetli bir yemek. Yaprakları biraz dikenlidir ve ayıklarken elleri kararır insanın. Ama sonunda diğerlerinden daha büyük emek vererek,<span>  </span>yemek yapacağınız çiçek tablasına ulaşırsınız. Üzüm salkımı gibi bir roman da yazılabilir ama üzümü, pek emek harcamadan kolayca yedikten sonra elinizde atmanız gereken çöpü kalır. Neticede bu Neşet İlhan’ın Galip Işık’ın öyküsü için harcadığı emeğin metaforu…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Siz neye benzetirdiniz romanı?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span><span> </span>Neşet İlhan’dan vazgeçmeyeyim. Ben de enginara benzetirdim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu romanın renginin Sümbülî olacağını söylemiştiniz. Evet, yağmur öncesi sıkıntısını taşıyan roman, dönemin sancılarına işaret ediyor. Ama bu kitaba hâkim bir koku da var. Felsefenin önemli bahislerinden biridir kokunun düşünmeye etkisi. Galip Işık hafızasıyla mücadele ederken sürekli bir koku duyuyor. Yanmış nemli kâğıt, kasaba eczanesi kokusu ve kireçle inceltilmiş hayvan leşi karışımı bir koku.<span>  </span>Siz de roman boyunca o kokuyu izlemişsiniz.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>1970 yılında İstanbul&#8217;da bir kolera salgını vardı ve aylarca saklandı. Bunun bir kokusu vardı ve okura duyurmak gerekiyordu. Tabi sadece bu da değil. Neşet İlhan’ın Galip Işık’ın evine gittiğinde aldığı kokular var. Üzerlik tütsüsü kokusu, karabiber ve kaynamış süt kokusu gibi. Bunlar Neşet İlhan’ın kendi evinde pek algılamadığı, yabancı olduğu başka bir hayatın kokusu… Kokular benim romanlarımda epey önemli ve özellikli… Ölü Bir Zamana Ağıt bu kokuları izleyerek de okunabilir…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Diğer duyulardan çok daha öne çıktığı fark ediliyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, çünkü kokuyla bir başka zamana gidebiliyorsunuz. Bıçkın ve Orta Halli’de yoğun bir ağdalanış çilek reçeli kokusu vardı. Hal ve Zaman Mektupları’ndaki koku ise kekremsiydi, hava ince ince barut salgılıyordu.. Ölü Bir Zamana Ağıt’ın Sümbülî havası ise o döneme ait koku karışımın rengi…<span>  </span>Sümbülî, sözcüğü aynı zamanda Tevfik Fikret’e bir gönderme. <span> </span>Bir de uzun süre yağmur yağmıyor. Hava her şeyi biriktiriyor, şişiyor… Her şey tufan öncesi gibi; sası, sessiz ve kirli</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bir sonraki romanda yağmur artık uzun uzun yağacak gibi görünüyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, yağacak. Umarım bereketli olur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Peki, gökyüzü o çiğ yumurta sarısı rengine ne zaman bürünecek?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Üçüncü kitapta o da olacak mutlaka. Bu arada şunu da belirtmeliyim:<span>  </span>Ben Vatan Dersleri’ni kum saati gibi düşündüm. Ölü Bir Zamana Ağıt, <span> </span>kum saatinin ince bölümü, <span> </span><span> </span>Üçüncü roman o altta kalan bölüme benzeyen, büyük bir ihtimalle de o daha yoğun, kalabalık ve uzun bir roman olacak.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Yazmaya başladınız mı Vatan Dersleri’nin üçüncü romanını?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>O zaten yazılmakta olan bir roman. Ama şu sıralar üzerinde çalıştığım iki kitap daha var: “Her Cumartesi bir Rüya” ismini vereceğim bir roman ve üç uzun hikâyeden oluşan “Üç Uzun Karabasan” . Onlar bittikten sonra Vatan Dersleri’nin üçüncü kitabını toparlayacağım. Kısacası önce biraz teneffüse çıkmak, başka şeyler yazmak, yayınlamak istiyorum.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

