10 Nis 2009

YILMAZ YILMAZ | Haberler

ETHEM BARAN’LA SÖYLEŞİ

-Öykü yazıyorsunuz. Neden öykü?

-Romanla başlamıştım aslında. Sonra on dört on beş yaşında bir çocuğun, romanını yayınlatamayacağını düşünüp öyküye, dolayısıyla dergilere yöneldim. Ve öyküyü çok sevdim. Edebiyat ailesinin bu küçük, ele avuca sığmaz, kural tanımaz, haşarı çocuğunu kim sevmez ki…

-Öykücülerimizin son dönemde roman da yazdığını görüyoruz. Nasıl bakıyorsunuz bu duruma? Öykü bir sıçrama noktası mı?

-Öykünün sıçrama noktası olduğu düşüncesi eskiden daha ağırlıklıydı sanki. Öykü ayrı bir tür olarak kendi çevresini denetim altında tutabiliyor artık. Öykücü oldukları halde roman yazanlar var; romana geçtikten sonra ara sıra da olsa yeni öykülerle karşımıza çıkanlar var; romanı hiç denemeyenler var. Tabii öyküyle başlayıp dönmeyenler var. Yine de bütün bunlar, öykünün romana giriş kapısı olduğu düşüncesini uyandırmamalıdır. Yayınevlerinin bakış açısını, okur tercihlerini de göz önüne almak gerekir elbette. Ben de en son bir roman yayınladım ama ardından yine öykü geliyor…

-Genç öykücülerden beğenerek takip ettiğiniz üç isim…

-Bu soruya verilecek cevabın etkisini bildiğim için, karşılaştığımda da korkuyorum açıkçası. Ben de yıllarca benim adım onların arasında geçecek mi diye heyecanlanırdım. Kimin adını verseniz diğerine haksızlık etmiş olacaksınız. Bu yüzden genellikle zaten herkesin bildiği adlar ön plana çıkarılır. Ben her şeyden önce kendimi bir okur olarak görüyorum ve yeni yazarları, kitapları elimden geldiğince izliyorum. Hatta bu yüzden yazmaya ayıracak zamanım kalmıyor. Bunlar hakkında da gazete ve dergilerde yazmaya çalışıyorum. Seçtiklerim bir ölçüdür elbette ama onlar dışında kalanlar asıl listeyi oluşturuyor. Genç öykücüleri okuyorum. Haksızlık etmek istemem, o yüzden isim vermeyim.

-Birçok öykü ödülü var. Bu ödüllerin genelde ‘bilinen’ kalemlere verilmesi, ödülün ‘tanıtıcı, değerleri keşfedici’ özelliğini yansıtıyor mu?

-Ödül konusu her zaman tartışmaya açık bir konu. Belki de zaten öyle olması gerekiyor. “Bilinen kalemler” saptamasının üzerinde durmak gerekir sanırım. Ve sormak gerekir, her zaman öyle mi oluyor? “Bilinen” kalem belli bir olgunluğa eriştiği için mi ödüle değer bulunuyor? “Gelecek vaat ettiği” için mi? İlk kitabıyla ödül alan çok yazar var biliyorsunuz. Ödüllerin her zaman isabetli olup olmadığı ayrıca tartışılabilir tabii…

-Ödüllerin bir artısı ya da eksisi oluyor mu öykü sanatına?

-Ödüller yazarı ve yapıtını işaret etmesi, görünür kılması açısından önemli tabii. Kitapların raf ömrü Amerika’da 20 saniye, ülkemizde 8-10 dakika arasında. Yeni çıkan bir kitabı rafta ancak bu kadar süreyle tutabiliyorsunuz. Durum böyle olunca, okurun kitabı fark etmesi için ayırıcı bir özellik, işaret lazım. Ödüller edebiyat dünyasının canlılığının korunması için de önemli rol üstleniyor. Ancak, bir yazar, ödül almak için yazmaz. Aslolan yapıtın kendisidir. Söz konusu yarar ya da zarar doğrudan öykü sanatına yönelik değildir; olsa olsa yazarın yeni bir sorumluluk yüklenmesini sağlar.

-Öykü kitapları üzerine eleştiri/değini yazıyorsunuz. Bunları iki kapak arasında toplamak gibi bir niyetiniz var mı? [Güzel de olur şüphesiz]

-Yalnızca öykü kitapları üzerine değil romanlar ve doğrudan yazarlara ilişkin yazılar yazmaya çalışıyorum. Bir ara, bir dergide düzenli olarak edebiyata ilişkin denemeler de kaleme almıştım. Yine de bunun benim işim olmadığını düşünüyorum. Ben oturup öykü ve roman yazmak istiyorum. Anlayacağınız, şimdilik bunların iki kapak arasına girmesi gibi bir düşüncem yok.

-Başucu kitaplarınızı sorsak…

-Başucu kitaplarım zaman zaman, beynimin ya da ruhumun, gönlümün, hangisininse artık, keyfine göre değişiyor. Bir zaman bir iki yazarın ya da kitabın peşinden sürükleniyorum. Ama sonuçta değişmeyenler var tabii… En başta Don Kişot. Her okuduğumda yeniden keşfettiğim en keyifli kitabım. Sonra Marquez, Carlos Fuentes, Virginia Woolf, Marcel Proust; bizim edebiyatımızdan Cemil Meriç, Sevinç Çokum, Yaşar Kemal, Hasan Ali Toptaş… gibi yazarların kitapları. Başucu kitabım diye bir ayrıma gitmiyorum sanırım. Çok karışık okuyorum aslında.

-Edebiyat dergilerinin öyküye bakışı hakkında/ayırdıkları yer hakkında düşünceleriniz…

-Edebiyat dergileri yayın anlayışları ve hacimlerine göre belli sayıda öyküye yer verirler. Öykü kitapları hakkında yazanlar ve öykücülerle söyleşi yapanların sayısı bilindiği gibi romana göre daha azdır. Çünkü öykünün okuru da azdır. Sevindirici olan, öykü dergilerinin varlığıdır. İyi ki onlar var değil mi?

-En son hangi öykü kitabını/kitaplarını okudunuz?

-En son Ali Ayçil’in Kovulmuşların Evi ile Abdullah Ataşçı’nın Vicdan Saatleri’ni yeniden ve B. Nihan Eren’in Yavaş, Murat Yalçın’ın Kesik Hava ve Faruk Duman’ın Sencer ile Yusufçukt adlı öykü kitaplarını okudum ve çok sevdim.

-Öykü günleri yapılıyor. Sizce bu günler okur nezdinde gereken ilgiyi uyandırıyor mu/ öykü günleri öyküyü gündemde tutabiliyor mu?

-Öykü, sayıca az da olsa kendi okurunu yaratmış bir tür. Ve bu okur son derece nitelikli, öyküye sadık, tutkulu. Öykü günleri tabii ki öyküyü canlı tutuyor, okurla yazarı bir araya getiriyor. En son Antalya Öykü Günleri’ne katıldım, ilgi çok yoğundu, okurlar çok hevesli ve heyecanlıydı. Elbette yazarlar da. Keşke öykü günleri daha çok şehre yayılsa. Neredeyse her şehrin kültür merkezi var, az çok okuyup yazanı, hatta dergi çıkaranı var. Niçin bu potansiyel harekete geçirilmiyor?

-Yozgat’ta doğdunuz. Ben de şu an Yozgat’tayım. Bu yıl ikinci yılım orada. Yozgat’ın öykülerinizdeki yeri nedir?

-Taşra benim öykülerimde önemli bir yer tutar. Yozgat da öyle. Bazı yer adlarını özellikle veririm ki Yozgat’ın coğrafyası edebiyatın alanına girsin. Ben hep oraları yazıyorum, geçmişte kalmış, unutulmaya yüz tutmuş, edebiyatın dışına itilmiş bir dünyayı yeniden yaratmaya çalışıyorum.

-Bize ayırdığınız vakit için teşekkür ederiz.

 

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn