1 Eyl 2009

YILMAZ YILMAZ | Öyküler

sümüklüböcek

Aksayan bacağını yanında sürükler gibi taşıyor. Küçük çocukların birbirine bağlayıp koşarak arkalarından sürükledikleri tahta parçaları gibiydi.

Yanımdan hızla geçiyor, arkasından bakıyorum uzunca bir zaman. Sokağın köşesinden dönüp kayboluyor. Yerde, sürüdüğü topal ayağının bıraktığı izler var. Sırma gibi parlıyor izler… Bir an onun bir sümüklüböcek olabileceğini tekrar anımsıyorum. Büyük, kaba bir sümüklüböcek. Hemen aranıyorum sağımı solumu, bir tutam tuz bulabilmek için. Yok.

Birazdan aynı yolu kullanarak gerisin geri dönecek, deliğine çekilecek. Tuz bulmalıyım, üstüne dökünce alacağı durumla ortaya çıkacak gerçek yüzü. Gerçek yüzü… Onun, anneanneme yap diye direttiği otlu-boklu karışımlar, şuruplar olmasaydı, kim bilir belki de annem bugün… Neyse!

Onun sümüklüböcek olabileceğini, sanırım, bir ay kadar önce, yine böyle ayağını sürükleyerek götürürken fark ettim.

O, mahallenin tek bakkalıydı. İşte, bakkaldan çıkmış, meyhaneye doğru gidiyordu. Ayağı da peşinde. Tam yanımdan geçerken durdu, baktı, baktı. Sonra devam etti yoluna. Sanki yıllardır taşıdığı sırrı bana bırakmak ister gibi… Ardı sıra uzayıp giden o ışıltılı izi ilk o zaman gördüm. Sümük gibiydi.

Sekiz yaşına yeni girmiş bir çocuğun uydurması ya da oyunu işte, demenizi istemiyorum buna. Gerçekten öyleydi. Kimseyi inandıramamıştım.

Annem; büyüklerimin benden bir sır gibi sakladığı gerçeği yıllar sonra öğrenecektim, sebebini o zamanki yaşımla bilmediğim bir hastalıktan boylu boyunca yatıyordu. Ölmeden önce kulağına bu gerçeği bir daha fısıldamıştım: Anne, bakkal amca bir sümüklüböcek…

Anımsadığım, annemin ölmek üzereyken yüzüne yapışıp kalan minik bir tebessümdü.

Annem…

Ona kızıyordum, hem beni tek başıma bırakmıştı hem de sümüklüböceğin asıl yüzünü  gün ışığına çıkarmama yardımcı olmamıştı. Erken, zamansız bir ölümle gitmişti. Yıllar sonra kitaplara hapsettiğimde yüreğimi, ‘her ölüm erken ölümdür’ dizesiyle sarsılacak, bu dizenin ölen hemen her şair ardından anılmasıyla annemin –erken, ölümünü bir daha bir daha anımsayacaktım.

Belki de sümüklüböceğin laneti tutmuştu annemi…

Küçük bir çocuğun kaç çeşit oyunu varsa, benim de o kadarcık oyunum vardı, demek isterdim her zaman. Öyle olmadı ne yazık ki! Çocukluğum boyunca, ya da annemin ölümüne kadar; hep hastanelere gitmelerle, şifalı otlardan anlayan amcaların, yüzünde koca koca benleri olan yaşlı teyzelerin, kazayağının, tavşankulağının, zencefilin, hatminin, üvez yapraklarının hatta sümüklüböceklerin peşinde koşmuş olmaktı, tüm yaşadığım oyunlar. Anı adına aklıma çoğunlukla bunların gelmesi hep annemden. Güzel annem…

Geçenlerde; yine böyle bir söyleşi için, kapıma kadar gelen güzel, cıvıl cıvıl bir televizyoncu kız şöyle bir soru sordu: Senaryolarınızda; çocukların çok mutlu, huzurlu günler geçirdiğini görüyoruz. Babalar ve anneler, hatta sokaktaki tanıdıklar ya da yabancılar bile sevgi doludur çocuklara karşı. İncitmekten çekinir herkes çocukları… Gerçi günümüz sokakları için aynı şeyleri söylemek olanaksız… Neden? Sanırım çok güzel bir çocukluk geçirdiniz…

Böyle bir soruya kendimi hazırladığım için yanıt vermekte zorlanmamıştım; ama yine de içimde kıpırtısız yatan ölü bir dönem vardı. Adı çocukluk olan bu ölü dönem için televizyoncuya neler söyledim biliyor musunuz?

Aslında herkesin geçirdiği gibi bir çocukluk geçirdim diyelim. Yani, bu ülkede yaşıyor olmak bence zaten başlı başına bir güzellik, tüm acıların orta yerinde filizlenen mutlulukları biz çocuklara sunan büyüklerimiz oldu her zaman. Onlar bize güzel günler armağan etmek için çalışş olmasaydı, benim senaryolarımda böylesine güzel çocukluk anıları olmazdı sanırım.

Evet, biliyorum. Bir yanınız, bana sahtekârlık yaptığımı söylemek için sabırsızlanıyor, farkındayım bunun. Sizi engellemeyeceğim, haykırmak sizin en doğal silahınız; çünkü siz de çocuksunuz hâlâ benim gibi… Bakın size, gerçeği olduğu gibi anlattım. Taşıyamıyorum artık bu yalanı…

Konunun dağıldığının farkındayım, fakat bu ayrıntının gerekli olduğunu annemin rahatsızlığını anlatmayı bitirince anlayacaksınız. Çocukluğu, benim gibi felaket kere felaket geçen birisinin, böylesi beyaz yalanlarla teselli bulmasını hoşgörün.

Şu sümüklüböceği anlatıyordum. Başlamıştım değil mi anlatmaya? Evet başlamıştım.

Annem için çiçeklerden böceklerden ilaç üretmeye çalışan teyzeler, amcalar arasında dolaşmakla yaşımı alıyordum. Hastane ve doktorlar, adını bilmediğim bu hastalığa bırakın ilaç vermeyi teşhis bile koyamıyordu. Üstelik ‘bizim doktora moktora verecek kadar paramız yok’tu. Anneannemin şu sözü çaresizliğimizi göstermek için yeterlidir sanırım.

Babam, benim için kocaman bir soru işaretiydi. En azından annemin bir şeyler söylemek istediği her anda anneannemin onu susturduğunu düşününce… Babam, ben doğmadan önce bir trafik kazasında ölmüş’müş.

Hatta hiç unutmadığım, bugün bile anımsadığımda karnımı tuta tuta güldüğüm bir şey yaşamıştık bir gün. Annem son zamanlarda hep yataktaydı, anneannem de onun hemen yanındaki geniş koltuğuna oturmuş, elinde tığı ya da mili, bir şeyler örmekle meşgul… Ben ilk hazır çorabımı lise sonda giydim. Anneannemin büyük zahmetlerle, o böyle söylerdi her zaman, ördüğü, gözünün karasını verdiği bu örme çoraplar, sobanın evin soğuğunu kıracak kadar yakıldığı zamanlarda ayaklarımı ısıtmıştı. Sadece çorap mı; içlik, fanila, pere, eldiven, askı, kazak, hırka… Sanırım bir yolunu bulsaydı bana bir gocuk bile örebilirdi. Konuyu gene dağıttığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu ayrıntı önemliydi benim için.

İşte annemin yatakta olduğu, anneannemin bir uyuyup bir ördüğü örgü koltuğunda oturduğu benimse televizyonda film izlediğim bir gündü. Film; beni o kadar çok etkilemiş, içine çekmişti ki yavaş yavaş televizyonun ekranına doğru yaklaşğımın farkında bile değildim. Her defasında anneannemin uyarısıyla biraz geri çekilir tekrar izlemeye koyulurdum filmi. Fakir bir aile, hasta bir anne, onla yardımcı olmaya çalışan iyiliksever bir komşu teyze ve bir de afacan mı afacan bir çocuk… İki fark vardı; ben afacanlık yapamıyordum ve iyiliksever komşu teyze rolünü bizde anneannem üstenmişti.

Çocuk, mahallede arkadaşları tarafından alay edilen biridir; çünkü babası yoktur. Yine böyle ağladığı, çocuklar tarafından dışlandığı bir gün annesine sorar:

“Anne, benim babam yok mu?”

“Olmaz olur mu oğlum her çocuğun babası vardır.”

“Nerde o zaman benim babam? Gelse ya, benimle alay eden çocukların karşısına geçse ya, onun babası benim dese ya…” Anne, çaresizdir.

“Senin baban öldü. Trafik kazasında öldü. Çok güçlü, yiğit bir adamdı senin baban…”

Ağzım açık, şaşkınlıkla izlemiştim bu filmi, ne çok şeyimiz benziyordu.

“Anneanne, bak filmdeki afacanın da babası trafik kazasında ölmüş. Onun da babası yokmuş.”

Uyuklayan anneannem kendime gelince koltuğundan kalkıp televizyonu kapatmış, beni elimden tutup yataklarımızın olduğu küçük odaya götürmüş, yatağıma yatırmıştı. Giderken de “O film, biz film mi çeviriyoruz. Hem senin baban yakışıklı falan değildi, tamam mı?”

Çocuk dünyam hayal kırıklıklarına alışık olduğu için depresyona girmedim.

Elli yaşını süren biri olarak şöyle bir özet sunabilirim size: Babasız elli yıl, anneannesiz geçen otuz altı yıl ve annesiz geçen kırk iki yıl…

Annemin yaşam denilen büyük fanus içinde kapladığı alan o kadar büyükmüş ki ölümünün  üzerinden yıllar geçtiği halde beni sarsmaya, komaya sokmaya devam eder.

Belki; anneannemin son ilacında bir yarar sağlayabilseydik bugün annem yaşıyor olurdu. O ot, bu böcek derken sonunda sümüklüböceğe dayanmıştık.

Mahallemizin bir ayağı ‘bozuk’  bakkalı, bozuk tabiri anneanneme aittir, Necdet’in laneti tuttu demiştim annem öldüğünde.

Anneannem sümüklüböcek avına çıkmam için beni öyle bir motive etmişti ki nerdeyse gidip bakkal Necdet’i indirecektim aşağıya… Yosunlu çeşme başlarında, küf kokan harabe binalarda, kanalizasyon çıkışlarında sümüklüböcek kovalamaya başlamıştım.

Onlara öylesine alışştım ki, tutup poşetimin içine atmak için kamışlardan bir maşa bile yapmıştım. Sümüklüböceğin bıraktığı izler işime yarıyordu aslında; böylelikle bir dedektif ruhuyla o izlerin peşine düşüyor ve alçak sümüklüböceği kıskıvrak yakalıyordum. Yakaladıktan sonra, kalan izleri yok ediyordum; bazen izin üzerine ayağımla vurarak bazen de idareli olarak kullandığım çişimle silerdim izleri. İzleri silmemi anneannem özellikle söylemişti; bu sümüklüböcekler uğursuz, anneannemin tabiriyle ‘mendebur ve habis’ şeylermiş. Onun için vücutları ortadan kaldırıldığı zaman izleri de silinmeliymiş ki tekrardan vücut bulmasın.

İyi de anneanne, izlerden nasıl tekrardan doğuyor ki?”

“Kıt kafalı torunum, nasıl olacak; her izde milyonlarca mini minnacık yumurta vardır. O yavrular analarının öldüğünü anladıkları vakit çatlatıp yumurtalarını salarlar kendilerini şehre. Tabi minik oldukları için gözükmezler yaaa!”

“Hiii! Anneanne sonra annesini öldüren çocuğun peşine mi düşerler?”

“Ha şunu bileydin! Onun için izleri hemencecik yok etmek lazım… Yoksa o yavru gelir, anasını öldüreni bulur. Onlar sümüklüdür, sümük de zehirlidir. Akıtırlar sana o zehri.

“Zehirli mi, hiii!”

“Korkma oğlum, biz zehrini alacağız…”

Anneannem bu kadar uyduruk kıssayı  nasıl bir araya getirirdi, bilmiyorum. O yaşlarda hepsini bir masal gibi dinlemiş, geceleyin evin pencerelerini, kapısını sıkı sıkıya örterek yatağa girmeye başlamıştım.

Zehir almayı şöyle yapıyordu anneannem: Sümüklüböcekleri önce ağzı kapalı, içi su dolu bir kabın içinde bir gün bekletiyordu. Sonra onları oradan alıp içi tuz dolu kaynar sulara döküp haşlıyordu. Haşlama suyunu ilaç olarak kullanıyordu. Bu suyla annemin başını yıkıyor, alnını ovuyordu.

Anneannemin sümüklüböcekleri kaynatmasını gördükçe içim kalkıyor, kusacak gibi oluyordum. Bugün bile bunları hatırlamak midemin bulanmasına neden olmaktadır.

Yaklaşık kırk gün boyunca, hemen her gün sümüklüböcek toplamaya çıktım istemeye istemeye. Bence, haklıydı yavru sümüklüböcekler, yani anneleri ya da babaları haşlanarak öldürülüyorsa acılarını tarif etmek olanaksızdı.

Sonradan öğrendim; bu sümüklüböceğin şifa verici olduğunu bizim meymenetsiz bakkal uydurmuş. Benim sümüklüböceğe benzettiğim bu adam kendi cinsine bu kıyımı neden layık gördü, şimdi bile anlamakta zorlanıyorum.

Canım annem…

İyileşmedi. Ne böcekler ne çiçekler şifa oldu derdine. Başındaki hastalık neyse, sonunda onu aldı benden. Güzel başını tülbentlerle bağladığı günler o kadar uzakta, o kadar geride kaldı ki.

Aslında anneanneme de söylediğim lanet yüzünden ölmüştü annem. İyi gibi duruyordu en azından. Ne zamanki sümüklüböcek suyuyla yapılan o iğrenç ilaçla başını yıkadı, başını ovdu anneannem… Buydu bence sebep…

Neyse, sanırım bu sebeple sevmiyorum sümüklüböcekleri. Sanırım, şimdi okuduğunuz bu öyküyü daha sonra senaryo olarak düzenleyeceğim. Geçen yıl çektiğimiz filmde, dikkat ettiyseniz bir ayrıntı olarak yer almıştı sümüklüböcek. Gerçi dikkatinizi çekseydi, sorma gereği duyardınız, değil mi?

Benim çocukluğum ve sümüklüböcekler, işte bütün mesele bu…

E, nerde çıkacak şimdi bu söyleşi demiştiniz?

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn