KLİŞEDEN KAOSA VARMADAN

KLİŞEDEN KAOSA VARMADAN
1 Ocak 2008 - 1:09

Sayın Şuara, Sevgili Şiir Dostları Bildiğiniz gibi ilk insandan bu yana var olan şiir, sözcüklerin mana âlemimize tercüman olduğu müzikal bir şölendir. Henüz bebekken çıkardığımız manasız sözlerden tutun da sevinç naralarımız, acı dolu inlemelerimiz bütünüyle şiire dâhil, şiir içredir. Gönül âleminin bu engin pınarı kurumaz sevgili okuyucular. Gönülden gönüle çağladıkça...

Sayın Şuara,
Sevgili Şiir Dostları
Bildiğiniz gibi ilk insandan bu yana var olan şiir, sözcüklerin mana âlemimize tercüman olduğu müzikal bir şölendir. Henüz bebekken çıkardığımız manasız sözlerden tutun da sevinç naralarımız, acı dolu inlemelerimiz bütünüyle şiire dâhil, şiir içredir.
Gönül âleminin bu engin pınarı kurumaz sevgili okuyucular. Gönülden gönüle çağladıkça çoğalan, coşkusunu paylaştıkça arttıran bu zevk ve ahenk, sokaktaki adamdan fildişi kuledeki münevvere kadar aynı hislere sözcülük etmiştir, kıyamete kadar da bu vazifeyi ifa edecektir. Şiir elimizden tutar, şiir yüreğimizi ortaya koyar. Şiirsiz bir dünya meyvesiz bir sofraya benzer. Şekersiz bir baklava gibidir.
Okurla buluştuğunda onunla hemhal olabilen ve bu hali uzunca bir vakit, hatta her istenen anda yeniden yaratabilen nadir sanatlardandır şiir. Yazıldıkça namütenahi yayılacak olan bu tecrübe şairin gözlem gücü ile etkisini kuvvetlendirecektir. Şiirle çıkılan bu keyifli yolculuk şairle yol arkadaşlığı etmeye kararlı her okur için tarifi imkânsız yani anlatılmaz yaşanır bir durumdur.

Yukarıdaki satırlar bütünüyle şiir hakkında bugüne kadar okuyup-duyduğum klişelerden oluştu. Şiire dair insana bir şey kazandırmayan bu ifadeler yanlış da sayılmaz. Katıksız klişe olup sayfalarca devam edebilecek bu ifadeler zihnimizi hareketsiz kıldıkları gibi anlam da iletemezler. Herkesçe malum olduğu kadar, kabullenilir olması mıdır bunları klişe yapan? Bu sanatlı ifadeleri yaratan zihnimiz olduğuna göre onları bu kadar kolay tüketen dilimiz klişeleştirmiştir. Bir başka deyişle klişe, sözü edilen hatta sözü çok fazla edilen kelimelerde ve bunların hep benzer şekilde dizilişlerinde yaşar.
Teraneyi terane yapan sadece dinleyeninin çok olması değildir. Dinleyenlerin sorgusuz sualsiz kabul göstermesi de değildir. Asıl mesele onay verilen teranenin yayılması için her zaman belli bir farkındalık içermese de çaba harcanmasındadır. Teranenin kullanımına çanak tutmak kalabalıkların görevidir. Bu yüzden teraneler kalabalığın malı ve bu yüzden de uzun ömürlüdür.
Azınlık ise kalabalık olmadan önce kendi teranesini henüz yaratmamış olandır. Ya da yaratılan teranenin etkisini kalabalıklar üzerinde yanlış şekilde denemiş olandır. Öne sürülen iddianın üstünde çok fazla ve tekrar ederek konuşmamış, üretmemiş olandır. İddianın tekrar edilmesi kabul edilmesini kolaylaştırdığı gibi fazlasıyla kullanıma açıldığında klişeleşme sürecine girmiş demektir.
Yenilik iddiasındaki her fikri klişe olmaya götüren yolda işte bu rağbetin süresidir belirleyici olan. Eski ve klişeleşmiş olana karşı direnci yeni bir klişeye dönüşene kadar devam edebilir.
Yeniliğe direnen hiçbir eski yoktur ki yeni olduğu dönemde bütün eskileri silmek istemesin. Yoksa iddiasızlık içinde nasıl var olacaktır?

Edip Cansever’in ifadesiyle “alışkanlıklarımızı kınayamamak”tır klişeye ömür veren etken.
Sözlerle yeni biçimler kurmaya kalkışmayı kahramanlık addeden Cansever, bu gayret için “sonu yok” demiştir. Artık nerdeyse tamamen biçimden ibaret tartışmalara zemin olan Türk Şiiri’nde, yenilik iddialarına yine en çok biçim üzerinden karşı çıkılmıştır.
İsmet Özel’in 1960’larda anlam itibariyle Türk Şiirine getirdiği özgün yenilikler bu yönüyle çabuk kabul görmüştür. Dil üzerinden değil ama anlam üstüne yaptığı deformasyon ile kişisel tepkilerini, değişime açık zihnin sürüncemelerini cesurca ortaya koymuştur. Bu yönüyle O, teşbihte hata olmaz ise, Garip şiirinin maruz kaldığı tepkilere maruz kalmamıştır. II. Yeni’nin dil ve anlama getirdiği deformasyonun etkilerini İsmet Özel’de üzerinden geçilip gidilmiş bir çaba olarak görebiliriz. Özel, sağlam deneylerle şiir okuyucusunun karşısına çıkmış, klişeleşme süreci bu yüzden gecikmiş ve kendini dil üzerinden yenileyen bir şaire dönüşmüştür.
Diğer yandan Özel’in fazlasıyla kabul gördüğü de iddia edilebilir. Özellikle İsmet Özel söylemi etkisi altındaki şairler tarafından çoğaltılan bir klişeye dönüşmek üzeredir İsmet Özel ismi. “Dil üzerinden yenilenme” derken bu klişeleşme ihtimaline dikkat etmek gerekir.

Orhan Veli’nin Türk Şiirine dâhil ettiği gündelik hayat, o dönemde bir yıkım olan ama şimdilerde bir “nasır” ile anılan Garip şiirinin klişeleşme sürecini çabuk tamamlamış olduğunu düşündürür. Bütünüyle vezin, uyak ve klişe konulardan (gül ve bülbül diyalogları dediğimizde en meşhur klişeyi anmış oluruz) uzaklaştırılmış bir şiirle çıktığından, II. Yeni’nin ortama hızlı girerek yayılım göstermesini kolaylaştırmıştır. Her biri aslında bambaşka şiirler yazan II. Yeni şairleri tarihsel bir birliktelik içinde dil ve anlam üzerinde deformasyon çalışmaları yapmıştır.
Tüm bunlardan önce 1940 yılında Yusuf Ziya Ortaç Akbaba dergisinde şunları yazmıştır:
“Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti… Türk şiirinin berceste mısraı diye (Yazık oldu Süleyman Efendiye) rezaletini alkışladılar… Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şakır şakır oynadıklarını gördük! Sanatın darülacezesiyle tımarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular! Ey Türk gençliği! Sizi bu hayâsızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum!” (Asım Bezirci, Orhan Veli,- yaşamı, kişiliği, sanatı, eserleri-, Evrensel Basım Yayım)
Bu sert eleştiri o dönemde, daha önce de söylediğimiz gibi II. Yeni’nin temellerini atmış bir şiirin gençlik tarafından çok sevilip sahiplenilmesini engelleyememiştir. Yenilik ve iddiayı “gençlik” daha kolay kabullendiğinden iddia ve yıkım düzeyi ne kadar yüksek olursa rağbet o kadar fazla açığa çıkar. Yeniliğin maruz kalacağı iki tavır vardır: görmezden gelme veya eleştiri, diğeri ise kabuldür. Anlaşılmayanın karşısında olma eylemi yeniliğe karşı mukavemet geliştirmeye yarar. Oysa şair okuyucusunu eğitebilen biridir. Karşılaştığı mukavemeti kıracak olan şairin eldeki malzemeyle “varyasyonlar” üretebilmesi şairi başarılı kılacaktır. Yeter ki şairin çabası görmeye değer bir şey üstüne olsun.
Hüseyin Cöntürk’e göre her çağın dünden devraldığı şiirde az ya da çok sayıda klişe unsur vardır. Bu ölü unsurlara rağmen şair bir şey iletmeye çalışır. Fakat klişe unsur fazlalaşırsa, şairin özgürlüğü ve dolayısıyla başarı ihtimali azalır. Şair devraldığı şiirde klişe unsurun ne kadar baskın olduğunu hissediyorsa, bu unsurun kendi özgürlüğünü tehlikeye koyduğundan ne kadar endişe ediyorsa, o kadar yeni bir dil aramaya, o kadar deformasyon yapmaya kayar. Fakat aşırı bir deformasyona kaymak da tehlikelidir. Çünkü bu onu bir kaosa götürebilir. Deformasyon yapmadan da yeni bir şiirsel şive (poetical idiom) getirmek mümkün ise de ölçülü ve bilinçli bir deformasyonun şairin imkânlarını çok daha genişletebileceği bundan önceki kuşakların verdikleri ürünlerden anlaşılmaktadır
Cemal Süreya 1956’da yazdığı Türkü şiirinde kullandığı “… Kahin-klin kahin-klin, … Gülüm-mera gülüm-mera, … Çal-para çal-para” ifadeleriyle kadınlara duyduğu aşkı tanımlar. Üvercinka şiiri ile Güvercin Kanadı’nı deforme etmekle kalmamış kendine özgü söyleyiş biçimi, şaşırtıcı buluşları ile geleneğin karşısında gözüken ama aslında gelenekten beslenen yenilikler açığa çıkarmıştır. Anlatılamaz olanı aktarılamaz olmaktan çıkarmak şairin işlevi olabilir. Ve yine Cöntürk’ün ifadesiyle de tekrar edilmeyen ileti, muhatabına tam olarak iletilemez.

Cahit Zarifoğlu’nun Akşam Sofrasında Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu şiirinde
……………
Anaya onların gönül kıran sesleri ağabeylerimin
İ’yle başlayan ve birbirinin aynı isimleri
Yani i ile i ve i’yle i
i olur mu i “diyor”
İsim ve insan yerine geçen “i” harfi çağrışımla kullanılırken zihnimizde bir karşılık bulmak üzere serbest bırakılmıştır. Şairin hiçbir zorlayıcılığa başvurmadan yaptığı bu kısaltmalar bize özgür irademizi hatırlatır.

İ E

BR ŞY

Gösteren gösterilenden bağımsızdır. Alt satırda anlama işaret eden ve anlamdan yalıtılmamış sessiz harfler bulunurken üst satırda anlama sonsuz çağrışımlarla beraber sadece kendini ekleyen sesli harfler görüyoruz. Buna rağmen bir bütün olarak baktığımızda bu harflerde “BİR ŞEY” görürüz. Birbiriyle rekabete girmelerini sağlasak bile kusursuz bir iletişim sağlanmayacağı için bu harfler bize her seferinde yeni bir imkân sunacaktır.
Bu durumda “bir şey” ne kadar klişe ise, “i,e, br, şy” içinde “bir şey”i görebildiğimiz, görmeye devam ettiğimiz sürece deformasyon, bir kaos açığa çıkarmadan işlevini yerine getirmektedir
Yani bize göre mesele şiirde yeni bir şey ararken eldeki malzemeyle “bir şey” i görmeyi önemsemekte saklıdır. Gerisi kaosa giden yolda oyalanmaktır denebilir.

(Hece, Kasım 2007)