ÖMER LEKESİZ’LE SÖYLEŞİ

ÖMER LEKESİZ’LE SÖYLEŞİ
1 Mayıs 2011 - 12:07

-Nasılsınız..neler yapıyorsunuz..nasıl geçiyor günleriniz? -Hamdolsun, iyiyim. Baharın eli kulağında… Doğal olarak mahşeri İstanbul’dan İstanbul’un fotoğrafik mekanlarına kaçıyorum bazen; fotoğraf yorar derler ama beni dinlendiriyor. Rutin işim Sahaf Kebikç’i açık tutmak… Perşembe günleri hariç, kitap meraklılarını ve dostlarımı orada ağırlıyorum… Okuma mekanım evimdir… Ağırlıklı olarak görme biçimleri üstüne okuyorum son günlerde… Modernizmin...

-Nasılsınız..neler yapıyorsunuz..nasıl geçiyor günleriniz?

-Hamdolsun, iyiyim. Baharın eli kulağında… Doğal olarak mahşeri İstanbul’dan İstanbul’un fotoğrafik mekanlarına kaçıyorum bazen; fotoğraf yorar derler ama beni dinlendiriyor. Rutin işim Sahaf Kebikç’i açık tutmak… Perşembe günleri hariç, kitap meraklılarını ve dostlarımı orada ağırlıyorum… Okuma mekanım evimdir… Ağırlıklı olarak görme biçimleri üstüne okuyorum son günlerde… Modernizmin dayattığı Kartezyen görme-merkezcilik giderek beni de boğuyor olmalı ki, bize mahsus göz / nazar algısının ve onun diğer duyulara etkisinin izlerini sürmeye çalışıyorum; Marleau-Ponty başımın tatlı belası… Onun cevaplarından doğan yeni soruların izinde koşup duruyorum açıkçası…

-Yazılarınız, değerlendirmeden daha geniş bir alana geçti, yazılarınızın rengi değişti… Daha felsefi daha inanç eksenli.. neler söyleyeceksiniz bu konu hakkında?

-Aslan, yediği besinlerin toplamından oluşur. Bu arada dikkatinize hayran oluğumu hemen belirtmeliyim. Her kitap üzerine yazan ve dahası çok yazan biri değilim. Asıl işim okumak; okurken kendimleyim yani sadece bana görünüyorum ve kendi mahremiyetimi –eksikliklerimi / fazlalıklarımı / bencilliğimi- kendimle dengeleyebiliyorum. Yazmanın beni mahcup kılan bir tarafı var, mahremiyetimi belli oranda faş ettiği için… Bir zorunluluk haline gelmedikçe yazmıyorum bu yüzden; zorunluluk dediğim, yeni bilgiye yer açma eylemidir aslında… Müslümanım ve maalesef Batılıyım (Batıcı değil). Nas, kul ve fani yönümü, felsefe ise düşünce yönümü biliyor… Aslan demiştim yukarıda; besinim neyse yazı adına görünür olanım da o. Bunları derken “eleştiriden” uzaklaştığım sanılmasın; ucuz tatminlere (ve tatmin etmelere) kapalıyım sadece; eleştirideyim hep ama düzeyi ve içeriği farklılaşmış bir eleştiri… Nabokov’un değil, Arabi’nin, konuk’un, Bachlerad’ın, Guenon’un bahçesinde nefes almaya çalışıyorum daha çok…

-Bu soru hep merak konusudur ve çok ta sonuca varılmıyor gibi , eminim size daha evvelden yine sorulmuştur.. nedir Öykü ile Hikaye’ nin farkı?

-Biri –Hüseyin Atlansoy’un çok sevdiği kelimeyle- “hurç”, diğeri çıkın, heybe daha çok. Aralarındaki en temel fark, ikincisinin “edebi” olmasıdır. Biz hikayenin içindeyiz; onunla var olur ve onunla var kılarız; öykü ise bizim içimizdedir, bizimle var olan, bizim var kıldığımızdır. Bu açıklamadan daha fazlası teknik bir dilin kullanımını dayatır ki, gelin okurlarınızı bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek (keçiboynuzu yemek) zorunda bıkakmayalım.

-Yeni projelerinizin olduğu duyumunu aldık, mesela İnsan Yayınlarıyla yapacağınız bir proje… Biraz bahsetmeniz mümkün mü?

-Ben tembel adamın tekiyimdir; proje üretme işleri bile beni yorar. İnsan Yayınları’nın sahibi sevgili İlhan Akıncı aradı yılbaşında; belli ki, benim sahafiyemdeki tembellik keyfimi kıskanmıştı; buna itiraz ederek, İnsan Yayınları için bir şeyler yapmamı istedi. İnsan, çeyrek yüzyıllık bir yayınevi; çok iyi kitaplar yayınladılar; dizi olarak eksikleri neredeyse yok. Ben yine de birlikte bir “nazariyat” projesi yapabileceğimizi düşündüm. İnsan Yayınları çoğunlukla “kavuklu”nun kitaplarını yayınladı, bir de “pişerkar”ın kitaplarını ekleyelim buna dedim, sağolsunlar kabul ettiler. Sevgili Özkan Gözel, Zeynep Sayın ve Sibel Eraslan’la Oleg Grabar, Labarthe, Nancy, Bahabba, Morion, Blanchot vb. yazarlardan bir seçme yaptık; bunların çevirilerini ve yayın aşamalarını izleyeceğim. Oturduğum yerden, yani sahafiyeden… İlhan Akıncı da muradına ermiş olacak böylece, beni tembellik zevkinden mahrum etmekle…

-Türk Edebiyatı’nda eleştiri kültürü hangi seviyede.. Ya da oluştumu bu kültür sizce?

-Türk edebiyatında eleştiri sadece “münekkitsiz” başlamadı, ayın zamanda tanımsız ve doğaçlama bir uğraş olarak başladı. Tanpınar’ın eleştiri çabasını kısmen dışarıda tutarak söylersek Ataç, Fethi Naci eleştiriyi “kitap/yazar merkezli” bir konuma indirgediler. Bu nedenle herhangi bir kitap / yazar hakkında yazılan bir bilgilendirme yazısı bile “eleştiri” sayıldı; bugün de bu yanlış algı ve uygulama maalesef sürüyor. Ahmet Oktay’ı ayrıca zikretmeliyim çünkü o, olması gereken eleştiriyi iyi kavrayanların ilki sayılabilir. Eleştiri bir kitap, bir yazar üstüne yazılandan çok daha fazlası olmakla ilkin onun dikkatini çekti. Bir kavram, örneğin toplumcu gerçekçilik onun elinde, yüzlerce yazarın ürünlerini de değerlendirdiği esaslı bir çalışmaya dönüştü. Asıl eleştiri budur. Hayati bir konuyu kavramlaştırıp, onu edebiyat ürünleri üzerinden açımlamaya çalışmaktır. Edebiyat eserleri üstünden bunu yaptığınızda adı “edebi”, sosyolojik veriler üstünden yaptığınızda adı “sosyolojik” eleştiri olur. Eleştirmen edebiyat mahallesinin nüfus katibi değildir ki salt kitabın, yazarın izini sürsün ya da o mahallenin zabıta memuru değildir ki iyi kitabın, kötü kitabın peşinden koşsun… Edebiyat eleştirisini belirttiğim tarza yaptığınızda zaten iyi olan, kötü olan orada yer alacaktır; anılanlar var olacak, anılmayanlar çayıra salınmış olacaktır. Eleştirinin gerekliliği, keskinliği, seçmeciliği dediğimiz şey de böyle kendiliğinden tahakkuk edecektir.

-Edebiyat ve internet… İnternet Edebiyatı taşıyabiliyor mu? Edebistan bu bağlamda hangi zorlukları yaşıyor..

-Bu konuda niyet ve yöntemin belirleyici olduğunu sanıyorum. Edebistan, “editör” merkezli bir e-edebiyat seçkisi… Tıpkı basılı dergilerdeki gibi bir değerlendirme / eleme sürecini izliyor. Ayrıca, basılı dergilerden daha fazla yazma tutkunlarına yer ayırabiliyor; onların kendi ürünlerinin düzeyini fark etmeleri için daha fazla imkan ve zaman sağlayabiliyor; bu zaman zaman bir düzey problemine neden olsa da yeni yetenekler kendilerine sağlanan söz konusu özgürlüğü istismar etmedikleri sürece uzun vadede kazançlı çıkıyorlar.

-Edebiyat dünyasında eleştirmen az… Neden?

-Eleştirmenin azlığından daha doğal ne olabilir? Aynı durum Batı edebiyatı için de geçerlidir… Eleştiriyi, kitapların görünmesi, değerlendirilmesi, tanıtılması olarak aldığımızda, mevcut gazete kitap eklerinden, dergilerden, sanal ortamdan uzunca bir eleştirmen isim listesi çıkarmak mümkündür. Yukarıda belirttiğim anlamda bir eleştiriyi ve eleştirmeni kastediyorsak, o zaten az sayıda olmalı.

– Yönünü eleştirmenliğe çeviren, bu işe yeni başlayanlara neler söylemek istersiniz..?

-Büyük harfle yazılan “eleştirmen”lige yönelenler için söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Seçimini bu yönde yapanlar tavsiyenin ötesine geçmişlerdir çünkü; seçimleri, kendi eksikliklerini, yanlıgılarını belirleme ve onları aşma eylemi olacaktır biraz da. Konu, küçük harfle yazılan bir eleştirmenlikse, onlara okuduklarını iyi anlamadan yazmamalarını, çeteci yaklaşımların dışında durmalarını, -biraz zor ama yine de- mütevazı olmalarını, az sözle çok şeyi ifade etme deneyimlerini sürekli geliştirmelerini, “edebiliği” mümkün olduğu kadar gözetmelerini ve bu manada seçmeci olmalarını tavsiye edebilirim.

www.haberkultur.net ‘ten alıntılanmıştır; 19 Nisan 2011